Mustafa Kumanova
İçinde yaşadığımız sistem tam bir kaos… İster hoşumuza gitsin ister gitmesin Türkiye’nin farklı yerlerinde gelişen olaylar bizleri etkiliyor. Denizler kirleniyor. Ormanlar yanıyor. Her taraf betona boğuluyor. Ve en sanayileşmiş şehirler en fazla kirliliği üretiyor. Aleni yolsuzluklar yapılıyor. Cinayetler işleniyor. Ve tüm bunların sonuçlarının ceremesini ezilenler çekiyor. Diğer yandan, Türkiye’nin de bir parçası olduğu Ortadoğu ya da Afganistan’da mülteci krizine yol açan “teröre karşı küresel savaş” olanca hızıyla devam ediyor. Ve mülteci “krizi” kapımıza dayanıyor.
Orman yangınlarından bile olumlu ya da olumsuz iç siyasete ilişkin rant devşiriliyor. İster doğal çıkmış olsun ister insan eliyle çıkarılmış olsun bu yangınlara küresel kapitalizmin doğayı daha fazla kar hırsıyla sömürmesinin sebep olduğu bir türlü anlatılmıyor. İşin ehli anlayış ve görüşleri politika yapıcılar ellerinin tersiyle iterek itibar göstermiyorlar.

Ve insanların neredeyse tamamı içinde oldukları karmaşanın içinde neden olduklarını umursamıyorlar. Hele Türkiye’de hiç umursamıyorlar. Ve bir çıkış yolu var mı sorusu böylece anlamını bile yitiriyor. Çünkü çıkış yolu çıkış yolu arayanlar için bir anlam ifade ediyor. Çıkış yolu arama zahmetine bile katlanmayan ve umursamayanlar için değil…

Normal şartlarda kötüleşen durum karşısında yoksul insanların mevcut düzene karşı kızgınlıklarını belli etmelerini beklersiniz. Ya da anayasal krizler toplum yapısı üzerinden yükselerek kendi varlığına bir tehdit oluşturduğu için burjuva sınıfından “demokratik” bir hamle beklersiniz. Maalesef bunların hiçbirisi bu ülkede olmuyor. Benzer şekilde dünyada da olmuyor. İnsan artık yazacak bir kelime ve edecek bir söz bulamıyor. Öze kimse yönelmiyor ve olan biten durum tespiti yapmaktan ve reel politikayı eleştirmekten ibaret kalıyor. AKP ya da R.T.E sadece gelinen sonuç. Bu topraklarda tüm bunların nedeni olan din, milliyet ya da ulus-devlet denilen yapılanma ile kimse yüzleşmek istemiyor. Oysa bu kavram ve kurumlarla mücadele etmedikçe sınıfsal mücadele verilemeyeceğinin kimse ayırdına varamıyor. Batı burjuva devletlerinde anayasalar siyasiler gücü ele geçirince ipin ucunu kaçırıp pusulayı şaşırmasınlar diye vardır. Türkiye’de ise anayasalar asker-sivil memurlar ve bilumum siyasetçiler halkın ensesinde daha da fazla boza pişirsinler, çalsınlar çırpsınlar yağmalasınlar diye vardır. Türkiye’de ezilenler neden ezildiklerinin ya da hangi sınıfa mensup olduklarının ve hatta kendi sınıfının ne olduğunun farkında bile değiller.  İlginç bir şekilde ekonomi neredeyse dibe vurmak üzere ve insanların satın alma gücü her sene daha da düşüyor, buna rağmen bu “halk” sesini dahi çıkartmıyor. Ve muhalif partiler de bu karanlık içinde ışığı “seçim sandığında” arıyorlar. Oysa özgürlük, demokrasi ve eşitlik seçim pusulasında yazmıyor. Şehrin, meydanların ve sokakların duvarlarında yazıyor. Hak, hukuk ve adalet seçim sandığına sığdırılmaya çalışılıyor. Oysa hak, hukuk ve adalet çığlıklarla yükseliyor.
Mesele sadece bunlarla da sınırlı değil, dünya çapındaki bu yıkım yangın, sel, deprem gibi felaketlere karşı da küresel çapta çözümler ve politikalar üretmemiz elzemdir.
Ancak, ezilenler sorunlarının en temel nedenlerini bile bilmiyorlar. Bilinç ileriye gideceğine bu ülkede/dünyada geriye gidiyor.
Ezilenler kendilerine, neden bir patrona bedava kölelik yapmak zorunda oldukları ya da maaşlı tek adam ve siyasetçilerin nasıl bu kadar zengin olabildikleri sorularını sormuyorlar. Bir zenginin son model lüks arabasını gördüklerinde hayallere dalıyorlar. O zenginin yerinde olma hayallerine… O zenginin kendileri olmasa zengin olamayacağını ve o arabaya binemeyeceğini asla idrak edemiyorlar. Oysa, yoksullar olduğu için zenginlerin, zenginler olduğu için yoksulların var olduğu gerçeğini görememek, zenginliğin ve yoksulluğun ilahi takdir olduğuna kanaat getirmek, “gelenek ve göreneklerin bir karabasan gibi beyinlere çökerek” bilincin her hücresine zerk ettiği “çalış senin de olur” yalanına ibadet etmek, “kendini geleceğin milyoneri görmek” fakir ve yoksulları kanla canla tapıncın vazgeçilmez aldanışı içinde hırsız zenginlerin kölesi olmaya sürüklüyor. 
Sanki tüm bunlar bir “doğal gelişim” yasasıymış gibi kabulleniliyor. Böylelikle birleşmeleri ve ortak bir mücadele yürütmeleri mümkün olmuyor. İşin içine bir de din ve milliyet girince tüm yağma ve talanın üstünü örterek “kendinden olmayana” karşı kin ve nefret ruhsal bir hastalık haline dönüşüyor. Kendine hak olarak gördüğünü kendinden olmayana göremiyor.
Batı’ya iltica etmek Türkler için bir hak olurken bir Afganlı ya da Suriyeli söz konusu olduğunda bir hak olmaktan çıkıp ırkçılığa dönüşüyor.
Bir ulus-devlet kurmak Türkler için bir hak olurken Kürtler söz konusu olduğunda bir hak olmaktan çıkıp “teröristlik”e dönüşüyor. Ve benzeri örnekler… Çünkü büründüğü milli ya da dini kimlik devlet koruması altında kendini rahat ifade etmesinde ve istediğini yapmasında kendisine toplumsal bir güvence veriyor. Kendisi gibi olmayı kabul etmeyenlere de baskı ve dışlamayı reva görüyor. Türkler ya da Müslümanlar kendilerine yapılan haksızlıklar karşısında tepki verirken, aynı tepkiyi kendileri aynı haksızlığı kendilerinden olmayanlara yaptıklarında veremiyorlar. Oysa hepsi ezilen ve altta kalanlar.
Ve gerçek demokrasi ezilenler mücadele ettikçe kazanılıyor. Ne yazık ki günümüzde böyle bir mücadele yok. Olması da zor görünüyor. Kargaşa ve karmaşanın içinde insanlık kayboluyor. Çocukların tutunabilecekleri bir gelecek ortada kalmıyor.

Ve bir avuç radikal devrimci tüm sessizlik ve karanlık içinde aydınlık için savaşıyor.

Ve “eski dünya ölürken yeni dünya doğma çabasında. Işıkla gölgenin bu savaşı canavarlara gebe”. (Antonio Gramsci)

Sistemi sorgulamayan ve ulus-devlete karşı mücadeleyi yükseltemeyen “alttakiler” ise sadece kendilerine atılan kırıntılar için kavga ediyorlar.

Kırıntı olmayan yerde de birbirlerini yiyorlar!

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x