Köktendinci hareketler ve seküler sol

Türkiyeözelinde toplumdaki ezilenlere sunulan bu alternatif kimlik ılımlı İslam adı altında AKP’li kimliği oldu. Afganistan’da Taliban, Irak’ta ise İŞİD idi.
Geçtiğimiz on yıllar boyunca neo-liberal politikalar sadece kapitalizmi dünya çapında yaymadı ve bununla birlikte zengin ve fakir arasındaki makasın tarihte emsali görülmemiş şekilde açılmasına neden olmadı aynı zamanda Müslüman ülkelerde köktendinciliğin yayılmasına da yardımcı oldu. Ekonomik krizlerden kaynaklanan şokların din temelli mezhepsel tepkileri beslemesi sonucu bir proje olarak köktendincilik toplumun en yoksullarına bir kurtuluş olarak götürüldü. Bizim gibi biraz daha seküler, diğer bir deyişle “laik” ülkelerde ise köktendincilik ılımlı İslam projesi altında makyajlanarak toplumun en ezilen kesimlerine bir kurtuluş kimliği olarak sunuldu.
Genelde hem bir yanılsama hem de ezilen yoksulların bir rahatlaması olarak dini gören Sol, müslüman ülkelerde küresel kriz dönemlerinde yoksullara alternatif bir değerler sistemi sunamayarak geriye dönük bir anlayışı (Osmanlı gibi) geliştiren köktendinci hareketlerin “başarı”sının gerisinde kaldılar. Türkiye özelinde toplumdaki ezilenlere sunulan bu alternatif kimlik ılımlı İslam adı altında AKP’li kimliği oldu. Afganistan’da Taliban, Irak’ta ise İŞİD idi. Temelde aynı bakış açısına sahip olan tüm bu köktendinci hareketler toplumun en çok ezilen ve sesi kısılan kesimi olan “alttakiler”e dayanıyordu. Ve yoksullara kurtuluş olarak “İslam”ı sunuyorlardı.
Açıkçası köktendinci bu hareketler “kültürel özelliklere” ya da “kültürel eksikliklere” dayanarak kolayca toprakta yetişmiyordu. Köktendinci hareketler yükselişlerini, zamanda geriye dönüş mümkün olmasa da idealleştirilmiş bir geçmişe dönüş sözü vererek sadece Kuran’a ve peygambere borçlu değiller aynı zamanda laiklerin veya Sol’un yenilgisine de borçlular. Özel bir örnek olarak Türkiye’de yaşanan tam da budur. Türkiye kuruluşundan itibaren hiçbir zaman laik bir ülke olmadı çünkü dini, kontrol adı altında, siyasi birim ile çakıştırmaktan asla vazgeçmedi ve bundan taviz vermedi. Çünkü modern kapitalizmin devleti olan ulus-devletin tüm üst-yapısına hâkim olan milliyetçiliği Türkiye’de milliyetçiler, ortak bir dine ve o dinin ortak bir mezhebine dayandırdılar. Genel kabul gören anlayışa göre milliyetçiliğin üç türü vardır: dinsel milliyetçilik, coğrafi milliyetçilik ve dilsel milliyetçilik. Türkiye kuruluşunda milliyetçiliği bir din, Müslüman-Sunni bir ortaklık üzerine kurdu. İşte tam da bu yüzden burjuva sınıfına mensup asker-sivil memurlar batılılaşmanın bir gereği olarak laikliği benimserlerken aynı zamanda devleti dinin içine sokarak onu tahrif de ettiler (Diyanet gibi). Dini ve köktendinci hareketleri devletten uzaklaştırırken dönem dönem solu ezmek için de kullandıkları dinin ve köktendinci hareketlerin içine devleti soktular.
Bugün tüm Müslüman ülkelerde seküler solun başarısızlıkları ve yenilgileri köktendinciliğin yükselişini de sağladı. (Mısır’da Nasırizm’in yer yer despotça davranması, İran’da sol aktivistlerin devrimin anlamını yanlış değerlendirmeleri, geçmişte bölgenin iki büyük kitle partisi Irak Komunist Partisi ve Sudan Komünist Partisi’nin İslam ile uzlaşma politikaları benimsemeleri ve diğer yandan askeri darbeler gibi. İslami köktendinciler bu tip darbelerin her zaman ideolojik destekçileri olmuşlardır.) Eğer siz ezilenlere veya toplumun en cahil kesimlerine kendilerini ifade edebilecekleri ve bir çıkış yakalayabilecekleri bir kimlik/alternatif bir değerler sistemi sunmaz iseniz gidecekleri yer köktendincilik olacaktır. Dünyadaki tüm ideolojiler arasında din en karmaşık olanıdır. Ve sadece bir inanç ya da bir afyon olarak geçiştirilemez. Çünkü dinler olağanüstü uzun ömürlü ve uyarlanabilir olanlardır. Dini sadece “yaşam koşullarının” yani maddi dünyanın bir yansıması olarak açıklamak aşırı indirgemecilik olur. Bunun sosyolojik olduğu kadar sosyopsikolojik nedenleri de vardır. İnsanoğlunun iki şeye karşı inanılmaz bir zaafı ve saplantısı vardır: “mutlak bir güce daha yakın hissetme fırsatı sunan dini inanç ve kar etme yoluyla gelen servet.” Günümüzde din dediğimiz olgu müslüman ülkelerin hemen hemen hepsinde tüm üst-yapıya egemen olmaktadır veya olmuştur. Elbette din sömürüsü ve din yalancılığına karşı mücadele etmek esastır. Diğer yandan devletin dini pratik özgürlüğüne karşı müdahalesine de karşı olunmalıdır. Bu dinin ve devletin kesin ayrılığıdır. Ve gerçek laiklik, devlet işlerinde dini müdahalenin fakat aynı zamanda -sıkça unutulan- din işlerinde devlet müdahalesinin reddedilmesidir. Türkiye’de ve diğer müslüman ülkelerde sol bu tür bir gerçekçi yaklaşıma sahip olmalıdır. Mücadelenin ilk adımı bu olmalıdır.
Şu anda Afganistan’da gerçekleşen Taliban hareketi emperyalizm üzerinden analiz edilmektedir. Oysa Marxistler için emperyalizmin de veya modern ulus-devlet yapılanmasının da hiçbir gizemi yoktur. Tüm bunlar toplumdaki gizli sınıf savaşının araçlarıdır. Sol’un yapması gereken tüm bunlara ve bu kurumlara kavramlarla saldırmaktır. Emperyalist devletlerin siyasi liberalizm umurlarında bile değildir. Afganistan’da yapılmak istenen Suudi Arabistan benzeri bir Taliban ailesi tahakkümü kurup oranın yeraltı kaynaklarını(lityum madeni) aynı petrol gibi yağmalamaktır. İşte tam da bu noktada toplumsal tepkiyi bastırmada köktendincilik kilit rol oynar. Devletin resmi dini tutuculuğunu Kur’an’a bağlı kalan bir dogmatizm ile tüm Müslüman dünyasına yayan iki köktendinci devlet -sunni Suudi Arabistan ve şii İran- bugün emperyalizme göbekten bağlıdır çünkü ikisi de petrol denizinin üzerinde oturmaktadır. Afganistan da sahip olduğu lityum madeni ile benzer bir yol izleyecektir. Ve köktendincilik geçmişin miti ile insanları kandırıp soymada işlevsel bir araçtır.
Bugün Afganistan’da yaşayan insanların benliklerinin Taliban tarafından işgal edilmesinde köktendinciliğin bu anlayışının büyük bir payı vardır. Taliban, sultası altındaki herkese, “Bizim gibi düşüneceksin, bizim gibi hissedeceksin ve bizim gibi yaşayacaksın!” diyor. Neye nasıl inanıyorsa onun mutlak doğru olduğuna kanaat getiriyor ve onu zorla dayatmaya çalışıyor. Diktatörlükler, dinci olsun olmasın, böyledir işte! İnsanların zihinlerini ve ruhlarını ele geçirmeye çalışır. İnsanların iç dünyalarına yerleştikleri ölçüde de kalıcı olacaklarını bilirler. Taliban ile Türkiye’deki gerici bakış açısının gönül bağı bu mantıktan kaynaklanmaktadır.
Diğer taraftan, 1980 sonrası tüm dünyada dini bir yeniden dirilmeye tanık olundu. Seküler ve devrimci Sol’un üzerine ölü toprağı serpildikçe aynı anda bu yeni diriliş Türkiye dahil tüm Müslüman ülkeleri de etkiledi. Laiklik dini birim ile siyasi birimin ayrılığı ilkesine dayansa da yeni neoliberal düzen içerinde siyasi birim ile çakıştırılarak yaratılan kimliklerle tüm özgürlükçü ve demokratik hareketlerin önüne geçerek işçi sınıfının tarih boyunca kazandığı hakları budadı. İşte tam da bu noktadan sonra artık işçi yalın halde değildi. Milliyetçilik ile birlikte artık var olan Türk işçi ve Sünni Müslüman işçiydi. Ve eğer devlet eliyle bir kimlik yaratıyorsanız, o kimliği ezen kimliğe çevirmek saltanatı sürdürmenin bir gereğidir. Çünkü toplumdaki sınıf savaşını gizlemenin yolu böl ve yönet taktiğinden geçer. Ve her ezen kimlik bir ezilen kimlik yaratır ve besler. Ve böylece egemen ve zenginlere karşı verilmesi gereken asıl mücadele unutturulur. Toplumsal öfke ve şiddet toplumsal akıl ve vicdanın üzerini din ve milliyet ile kaplayarak patronlara değil kendinden olmayanlara yönelir.

Sol’un yapması gereken de ” tarihin çarklarını geri döndürmeye çalışan” böylesine gerici bir dinci ve milliyetçi hareket karşısında yalın kimliğiyle işçi sınıfını geri döndürmektir.

Mustafa Kumanova

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x