Kuir Ekolojinin Anlaşılması Zorunluluğu

Yazı: Doğa Emre BAYRAKTAR

Ekoloji hareketi hem kadın hareketi hem de LGBTQIAA+ hareketiyle kesişimsel olarak bir araya gelmiştir. Bu hareketlerin kesişimlerini, doğa üstünde kurulan tahakkümün, doğanın baskı altına alınıp sömürülmesinin kadın ve LGBTQIAA+’lar üzerinde kurulan tahakkümle benzeştiği, kurtuluşun hem doğanın hem ataerkil sistemden etkilenen bu kişilerin özgürleşmesi olduğuna inanan “ekofeminizm” ve “kuir ekoloji” üstünden okumak mümkün. Bu yazının konusu olan kuir ekolojiye giderken öncülü olan ancak LGBTQIAA+’ları kapsama konusunda oldukça yetersiz ve açıkça dışlayıcı duran Ekofeminizm üzerinden eksik yanlarını da ele alarak ilerlemek kuir ekolojinin gerekliliğini anlaşılır kılacak.

Erken dönem feministlerden olan Woolstonecraft, Stanton ve Anthony gibi kimseler kaz tüyü kullanımına, 1970’ler öncesi savaş dönemlerinde kadınlar et yemeye karşı çıktılar ancak bu eylemlerin dayandığı ekoloji merkezli bir teori o dönemde üretilmedi. Yine İngiltere’de oy hakkı talep eden Süfrajet hareketinde yer alan ve hapishanelerde zorla tutulan kadınlar bu dönemin gazetelerinde hayvanlarla benzeştirildi ancak bunun üzerinden politika üretmediler (Donovan, 2019).

Batı felsefesi ikicil bir kavram inşasına dayanır. Bunlardan bazıları; “kadın-erkek”, “doğa-kültür”, “insan-hayvan” ve “doğa-akıl” gibi çoğaltılabilecek ikiliklerdir. Doğaya ait kavramların da birer öteki, kadına ait olan, idare edilmesi gereken kavramlar olarak ele alındığını öne sürerek harekete geçen Ekofeminizm kavramı ilk kez 1974 yılında karşımıza çıkıyor (Plumwood, 2017; Merchant, 1983). Ekofeminizm; kadın hareketi ile yeşil hareketi birbirine bağlarken tüm tahakküm biçimlerini ortadan kaldırmayı, kaynakları korumayı ve özgürleştirici olmayı vaat eder. Ekofeminizm doğa ile özdeşleştirilen ve aşağılanan kadın ile, akıl ve bilim ile özdeşleştirilen erkek ikiliğine karşı çıkar ve eşitlik sağlamayı talep eder. Ekofeminizm bu savunusu ile farklı ezilme biçimlerine maruz kalanları, kadın ve erkek ikiliğine uymayan kişileri ihmal eder. Bu bakışıyla hareketin temelinde “beyaz” natrans kadın ve erkeklerin ele alındığı görülüyor ve kuir ekolojiye duyulan ihtiyaç anlaşılıyor. Bunun yanında liberal ekofeminizm, açıkça kadınların “erkekler” seviyesine yükselmesini talep eder. Bu talep hem birtakım niteliklere sahip olmanın “erilleştirilmesi” anlamına gelir hem de erkekliğin üst bir eşik olarak belirlenmiş olduğunu gösterir. Bu yanlarına karşın kuir ekolojiye giden yolu, toplumsal ekofeminizm gibi alanlarda üretilen fikirlerin açtığını unutmamak gerekir.

Ekofeminizm başlangıçta yüksek enerjili ve hiyerarşi karşıtı bir tutumla hareket etmiştir. Ancak güncel ekofeminizm tanrıça kültleri, cadılık ve şifacılık gibi kadınlarla özdeşleşen kavramları yücelterek ekofeminizmin başlangıçta sahip olduğu kapsayıcı ve eşitlikçi anlayışı ortadan kaldırması yönüyle eleştirilir (Bookchin, 1996).

Kuirlik ve ekoloji kavramının bir arada kullanımı oldukça yeni olmasına karşın aslında hem LGBTQIAA+’lar hem de ekolojistler uzun süredir farklı alanlarda mücadelelerini sürdüren kişiler. LGBTQIAA+ hareketi ve çevre hareketinin uzunca yıllar farklı alanlarda eylemliliklerde bulunduklarını vurgulamak önemli olmakla birlikte, 2010 yılında yapılan bir araştırma ise kuirlerin “düzcinsel” bireyler ile kıyaslandığında çevre hareketinde çok daha görünür olduklarını gösteriyor (Sbicca, 2012).

Kuir ekoloji, ekofeminizmin biyolojik özcü ve ikili sisteme bağlı kaldığını eleştirerek yola çıkar. Bu sınırlı ve hatta fobik olarak tanımlanabilecek yaklaşıma karşın çoklu oluşları barındıran kapsayıcı bir yapı talep eder (Morton, 2010). Ayrıca ekofeminizm, heteronormatif yapıyı sorunsallaştırmaz. Kuir ekoloji ise var olan tahakkümün, eril baskının ve şiddetin heteronormatif yapıyla ilişkili olduğunu öne sürerek bu yapıyı da karşısına alır. Bu görüşlerle bağlantılı olarak normatif yapıya göre vejetaryen-vegan olmak da erkeklerin yapmayacağı/yapmaması gereken bir şeydir. Ekofeminizmle bağlantılı olarak da et yemenin cinsellikle ilgili boyutu olduğunu öne süren teorisyenler vardır. Ancak temel ekofeminizm metinlerinin doğayla ilgili ilk öncellediklerinin doğal kaynaklar olduğunu, buna karşın kuir ekolojinin doğayı insan olmayan diğer canlıların haklarını gözeterek de ele aldığını söylemek önemlidir.

Ekofeminizmin temel kaygısı olan kadınların ve erkeklerin eşit olması fikri hem insanlar için hem diğer canlı ve cansız doğa unsurları için kuir ekoloji sayesinde genişletilir. Kuir ekolojiye göre LGBTQIAA+ hareketi olmadan heteronormatif yapının ve buna bağlı olan hayvan sömürüsünün, çevre tahribatının önüne geçmek mümkün değildir. Yukarıda da değinildiği üzere insanlar ve insan olmayanlar arasındaki ilişkinin yeniden ele alınmasını kuir ekoloji sağlar. Bunu yaparken zaten tüm canlıların kolektif bir biçimde beraber bulunduklarını öne sürer. İnsan dışı tüm oluşların insanla birlikte kuir ekolojinin konusu olması doğada ne olduğunu da anlamaya fayda sağlar. Bu kapsayıcılıkla ilgili insan dışı hayvanların da birer özne olduklarını kabul etmek özellikle vurgulanması gereken bir noktadır. Bu noktadan itibaren kuir ekoloji özellikle vegan yaklaşımlarla da iç içe geçerek düşünümsellik geliştirmelidir. Kuir ekolojinin insan olmayan hayvanları nesne konumunda tutma hatasına düşmesi hem çeşitliği kabul etmeyen heteronormatif yapıyı yeniden üretmesine hem de iddia ettiği kapsayıcılık iddiasını kaybetmesine sebep olur (Arons, 2021).

Kuir ekoloji insan cinselliğinin ve toplumsal cinsiyetin de “doğallaştırılarak” kabul edilmiş yapısını sorgular. Hem akademik alanda hem aktivist sahada hakim olan cinsellik ve cinsiyet algılarının sanıldığının aksine doğal olmadıklarını öne sürer. Bunu yaparak karşısında durduğu normatif bilgilerinde sorgulanmasını ve dönüşmesini sağlar. Kuir ekoloji, “doğal dünya” kavramına yeni bir yorum getirir ve “doğal” olarak ifade edilenin aslında biyolojik ve üretilmiş sosyal kavramlara dayandırılarak inşa edilmiş yapay ürünler olduğunu ifşa eder.

Kuir ekoloji aynı zamanda mekan ve cinsellik konularıyla da ilgilenir. Kent ve kırsal ayrımı üzerine gider. Kuir oluşlara dair araştırma yapan teorisyenler çoğunlukla mekânsal olarak kentlerde yaşayan kuirleri araştırmalarının özneleri haline getirirler. Kentli kuir kimliğine yönelen bu ilgi kırsalda yaşayan kuirlerin deneyimlerinin göz ardı edilmesi anlamına gelir. Kırsal ve kent arasında hiyerarşik bir yapı gözeten ve kentli deneyimlerini önceleyen bir anlayışın ürünüdür (Bladow, 2013).

Judith Butler’da kuir ekolojiden toplumsal cinsiyet üzerine yaptığı araştırmaları sırasında faydalanmıştır. Butler, doğal olduğu düşünülen yapıların aslında eğilip bükülebilir ve yeniden üretilebilir olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca hem bedensel ve içkin olanın hem de çevresel ve dışarıda olanın bu eğip bükme kabiliyeti sayesinde herkes için yeniden kurulabileceğini ortaya koymuştur (Morton, 2010).

Sonuçta yukarıda da ifade edildiği üzere kuir ekoloji, ekolojik tahayyülün sınırlarını sürekli değişmeye ve dönüşmeye devam eden kuirliğe uygun olarak geliştirmeye çalışır. Kapsayıcı, sömürüsüz, şiddetsiz, baskısız ve zulümsüz bir dünya talep eder. Buradan hareketle yalnızca çevre hareketine duyarlı kimselerin, LGBTQIAA+’ların, kadın+’ların, işçilerin, yoksulların, ırkçılığa uğrayanların ve daha nicelerinin değil; herkesin kapsayıcı bir dünya tahayyülüne yöneldiği bir yapıyı oluşturmak için kuir ekoloji önemlidir.

Kaynakça

Arons, W. (2012). Queer Ecology/ Contemporary Plays. Theatre Journal, 64, 565-582.
Bladow, K. (2013). America Goes Green: An Encyclopedia of Eco-friendly Culture in the United States. Içinde K. K. White & L. A. Duram (Ed.), America Goes Green: An Encyclopedia of Eco-friendly Culture in the United States: II. ABC-CLIO.
Bookchin, M. (1996). Toplumsal Ekolojinin Felsefesi Diyalektik Doğalcılık Üzerine Denemeler (R. G. Öğüdül, Çev.). İstanbul: Kabancı Yayınevi
Donovan, J. (2019). Feminist Teori (12. bs). İstanbul: İletişim Yayınları.
Merchant, C. (1983). Death Of Nature. New York: HarperCollins Publishers.
Morton, T. (2010). Guest Column: Queer Ecology. PMLA/Publications of the Modern Language Association of America, 125, 273-282.
Plumwood, V. (2017). Feminizm ve Doğaya Hükmetmek (2. bs). İstanbul: Metis Yayınları.
Sbicca, J. (2012). Eco-queer movement(s) Challenging heteronormative space through (re)imagining nature and food. European Journal of Ecopsychology, 33-52.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x