Son dönemlerde siyasal İslamcı hareketlerin en derin çelişkisi, kamusal söylemde ABD ve İsrail karşıtlığını bir ‘iman testi’ne dönüştürürken, kapalı kapılar ardında aynı aktörlerle örtük güvenlik ve çıkar uzlaşmaları yürütmeleridir. Bu ikili dil, ideolojik tutarlılık değil; stratejik oportünizm üretir. Anti-emperyalizm retoriği, kitle mobilizasyonu için kullanılırken; diplomatik ve ekonomik temaslar gizlenir, normalleştirilir ve ‘zaruret’ adı altında meşrulaştırılır. Sonuçta siyasal İslam, eleştirdiği güçlerle çatışarak değil, onlarla uyumlanarak varlığını sürdürür; ahlaki üstünlük iddiası ise pazarlık masasında sessizce terk edilir. Bu, inanç değil; çıkarın kutsallaştırılmasıdır.
Bu tabloda Kürtlerin ‘şeytanlaştırılması’, hem iç siyasette günah keçisi üretmenin hem de dış uzlaşmaları örtmenin işlevsel aracına dönüşür. Siyasal İslamcı söylem, Kürtleri emperyalizmin aparatı ilan ederken, aynı emperyal güçlerle kurduğu temasları ‘devlet aklı’diye aklar. Bu çifte standart, ne teolojik ne de siyasal olarak savunulabilir: İlke tutarlılığı yoktur, etik sorumluluk yoktur, hesap verme yoktur. Ortaya çıkan şey, inanç diline bürünmüş bir realpolitik makyajıdır; ve bu makyaj, en çok da hakikatle yüzleşmekten kaçanları korur.
ABD’nin askeri ve diplomatik varlığı olmasaydı, bugün Suriye ve Irak coğrafyasında Kürtler adına taş üstünde taş kalmayacağı artık tartışmalı bir iddia değil, çıplak bir jeopolitik gerçektir. Bu gerçek, romantik direniş anlatılarıyla ya da ideolojik sloganlarla örtülemez. Kürtlerin son yirmi yıldaki göreli varoluş alanı, kendi siyasal akıllarının ürünü olmaktan çok, küresel güç dengelerinde ABD’nin zorunlu müdahalelerinin yan etkisidir. Bu tespiti yapmak, Kürt halkını küçümsemek değil; tam tersine, onu yanlış anlatılardan kurtarma çabasıdır.
Buna rağmen, Apocu siyasal gelenek ve onun güncel uzantıları başta DEM Parti çizgisi olmak üzere hâlâ 20. yüzyılın demode kavramlarıyla Kürt toplumuna siyaset satmaya devam etmektedir. ‘Devletsizlik erdemi’, ‘ahlaki üstünlük’, ‘demokratik modernite’ gibi kavramlar, sahadaki çıplak güç ilişkileriyle sınanmadığı sürece yalnızca avutucu mitlerdir. Bu mitlerin ortak özelliği, Kürt halkına güç değil; teselli sunmalarıdır.
Sorun şudur: Apocu ideoloji, devleti tarihsel bir kötülük, siyasal egemenliği ise ahlaki bir sapma olarak kodlarken; Kürtleri fiilen koruyacak hiçbir kurumsal garanti üretmemektedir. Devletsizliğin bir tercih gibi sunulması, gerçekte devletsizliğin bedelini ödeyen milyonların deneyimini silmek anlamına gelir. Devlet eleştirisi yapmak ile devletsizliği kutsamak arasında derin bir fark vardır. Bu farkı görmeyen her siyasal söylem, toplumu özgürleştirmez; onu yapısal kırılganlığa mahkûm eder.
Bugün Kürtlerin Suriye ve Irak’ta ayakta kalabilmesi, kendi siyasal vizyonlarının başarısı sayesinde değil; ABD’nin bölgesel denge kurma ihtiyacı sayesinde mümkün olmuştur. ABD çekildiği anda ne olacağı sorusu ise herkesin bildiği ama yüksek sesle söylemekten kaçındığı bir gerçektir. Bu gerçek karşısında hâlâ ‘silahlı halk’, ‘ahlaki direniş’, ‘devletsiz demokrasi’ masalları anlatmak, siyaset değil; tarihsel sorumsuzluktur.
Apocu gelenek ve DEM Parti çizgisi, Kürt toplumunu geleceğe hazırlamak yerine, onu geçmişin kavram müzesinde oyalamaktadır. Bu çizgi, Kürt tarihine katkı sunan canlı bir siyasal akım olmaktan çıkmış; bir tür ideolojik antika koleksiyonuna dönüşmüştür. Kürtler bu koleksiyonu gelecekte ziyaret ettiklerinde, orada romantize edilmiş direniş değil; devletsizliğin neye mal olduğunu göreceklerdir: korumasızlık, pazarlık gücünün yokluğu, sürekli dış iradeye bağımlılık ve stratejik değersizlik. Bu nedenle Kürt halkını uyutan şey gerçek güç ilişkilerinden koparan ideolojik sis perdesidir. Kürtlere egemenlik üretmeyen siyasi bakış, güvenlik de üretemez. En nihayetinde Apocu ideoloji ve siyasal uzantıları, bir siyasal antika olarak tarihte yer alacaklardır.








