Kürtler dünyanın en sus halidir!

Mazlum Çetinkaya

 

Konya’da katledilen Dedeoğlu ailesine…
Ben faşist zamanlarda büyüdüm baba dedi oğlum, elinde tahra ile sen kendini savunurken ateşten ve kurşundan bir Mevlana yürüdü üstüme şu modern Kerbelâ’da.
Daha dün kendimizi bu ölümden ve bu cinayetlerden ve etten bu köpeklerden nasıl koruyabiliriz derken, memleketin tam da en orta yerinden, coğrafyanın en Müslüman kenarından ve harita metot usulü aranınca en kolay bulunabilir bir kentte kanımıza ekmek doğradılar, milli ağzımıza tıka basa bayrak doldu ve salya ve “hürmet” dolu soğuk bir ekmeği doğradılar…
Dünya sustu!
Medeni Avrupa sustu!
Alem sustu!
Sen nasıl bir vahşetsin “ey iman dolu göğsüm!”
Oğlum, gitme baba diyor.
Annem arıyor, beni etten bir duvar yap kendine diyor.
Oğlum, gitme baba diyor.
Beni bu sınır hikâyelerinin hududunda vurdular hep, koordinatlarım yanılttı, bir sınır ağzı oldum keskin bir nişancının tetiğe dokunan titrek elinde.
Anne bırak, artık yetti, gitmeli beni düşürdükleri sürgün salya vurdukları bu yerlerden, gitmeliyiz!
Çıkıyoruz yola, yeni bir yola, ağzı salya sümük katiller ardımızda…
En sevdiklerin bile; ağzında, komşu bahçende, türkü duraklarında, yamaç taşlarında, sırtını verdiğin şu zamanlardan kaçıyorlar, korkuyorlar…
Bir cümle işte; yurtça ve toptan millileşiyoruz, yurtiçi ve yurtdışı bütün aşklar millileşiyor anne!
Beni uzak bir cumhuriyette vurmadılar, en yakın cumhuriyetin içinden bana doğrulttukları tetikleri sayıyorum tek tek.
“Şehirlere bombalar yağarmış her gece” annem “bırak da sarılayım ayaklarına, kum gibi ezip geçme” diyor ya şarkıda…
Buralara sonbahar yağıyor, senin bu yüzlere düşüreceğin bir aşk yok onu anladım! Kum gibi ezip geçiyorsun yüreğimi, oysa senin eteğinde halkların kardeşliği var sanmıştım, yalanmış hepsi yalan, aramak değil sevmek, bulut bulut yitirmektir sevmek. “sevmek diye bir şey yokmuş!”
Uyandırdı annem ve oğlum bu rüyadan beni, bana ait olmayan şu ölümden uyandım acılara tutunup…
Avunup gidiyorum bana ait olmayan türkülerde, dostlarım gelmiş diyorum, elinde bir demet çiçekle bana uğramışlar; aşkı, insanı ve beni bilip…
Çarşamba çayı üzerinde Apa Barajı’ndaki günlerin ağrısı ile bir Ağrılıyla konuşuyorum, Konya’dan bir Ağrı’lı, “annem, senin o birinci gidişindi diyor, bu artık son gidişin olacak bilesin, sonra adımlarıma ağzından bir bıçak atıyor annem adımlarıma bıçak atıyor.
Ahhh annem! Ben ellerimi nereye saklayayım, bu işe yaramaz ellerimi, bu kıymık dolu ellerimi…
Ah annem sana yalan söyledim, yalan söyledim sana; halklar kardeş değil, kalleşmiş!
Birazdan yola çıkacağız, bize ait olmayan bir yola. Veysel, Ayşegül, Mehmetali, Suna ve diğerleri uzaktan elleriyle ulaşırlar sana, ekmek yanar sacın üstünde, akşam olur, Konya’da bir yanık kokusu, sevdiğin yazar “bu yanık kokusu neye benziyor der!” Anne; bilmiyorum, bu yanık kokusu neye benziyor, sen söyle anne!
O güzel kadın, o güzel anne beni arıyor; “sana boncuklardan kuş yaptım” diyor. işte benim son ölümüm, giderayak son ölümüm budur benim…
Bizi yakıyorlar, Mevlana da olsak, yine yakıyorlar bizi!
Sözcüklerden boğazım kuruyor, kendimi bir çölde Allah’ı ararken buluyorum, boğazım düğüm düğüm, dudaklarım yapış yapış…
Ver elini anne; ölmezden önce diyor bu toprağın en eski yağmuru Şems; anne ver elini diyor, kalbimiz kısa devre yapıyor, işte faşizm!
Bak Araboğlu Makası’ndan alıyor beni, ben ve Yaşar, uçurtması Trakya’da vurulan.
Ellerim kan revan, bizi bir halkın ağzına alıp doğruyorlar, bir yerde ormanlar yakılıyor, diğer bir yerde de insanlar…
Ormancı sol hareketler olayı kınıyorlar!
Ve orman yakanlar hemen bulunuyor!
Bizi yakanlar da faili bulunmaz bir hâl alıyor!
Burası Türkiye…
Meram bağlarında kunduram kaldı…

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x