La Chimera (2023), görünürde mezar soyguncularını anlatan, ancak bu sıra dışı fikrin altında “yas” ve yaşam konusunu derinden düşündüren bir film. Temanın üzerine kurulduğu tarihi mezar hırsızlığının kendisinden çok, ölülerin eşyalarına (ve hatıralarına) kimin, hangi akla el koyduğu ile uğraşan, yası da bu çerçevede işleyen bir film.
Mutlu Lazzaro’dan La Chimera’ya
La Chimera’nın yönetmeni Alice Rohrwacher.. Onun sinemasında iyi niyet gibi “saf” duygular pek güvenilir değil 2018 yılında çektiği Mutlu Lazzaro filmi bunu göstermişti. Lazzaro iyi biri, hatta fazla iyi. Saf, itirazsız, kendini başkalarından farklı görmeyen bir karakter. Fakat film, onun bu iyiliğine başka bir yerden bakmamızı, politik olmayan iyiliğin nasıl kullanıldığını gösteriyordu.
Lazzaro kimseye zarar vermiyor ancak herkes onun üzerinden bir şeyler alıyor. Emeğini, sessizliğini, bağlılığını, saflığını çalıyorlar.
La Chimera’yı izleyince, Rohrwacher’in filmlerinde nasıl politik bir hat kurduğunu daha çok düşündüm. Romantizme yaslanmayan, insanın en temiz görünen yerlerine kuşkuyla bakmasına izin veren, buna rağmen bağlılık ve dayanışmanın nerede, nasıl kurulabileceğini incelikle gösterebilen bir bakış. İyilik, yas, sadakat, hatıra ve inanca cesaretle bakıyor. Filmlerde bunların hiçbiri kendi başına masum değil. Bunların kimin elinde, kimin hayatında, kimin zararına işlediğine bakma fırsatı buluyoruz..
La Chimera filminin merkezinde yas ve bağlılık var. Arthur, ölmüş sevgilisi Beniamina’nın ardından yaşamayı tam anlamıyla sürdürememiş bir adam. Büyük bir yeteneği var; Etrüsk mezarlarının yerini sezebiliyor. Bu mezarlarda ölüler, eşyalarıyla gömülmüş oldukları için, bölgede yaşayan mezar soyguncuları, yani “tombaroli”, bu yeteneği para olarak görüyor, Arthur içinse toprağın altı, kendi kaybına açılan bir geçit.
Aslında film burada kolay bir romantizme yaslanabilirdi. Kaybettiği kadının ardından dünyadan kopmuş, yaralı erkek hikayesi sinemada hem tanıdık hem kolay alkış alacak bir seçim olurdu. Rohrwacher o tanıdık yerde başka bir şey gösteriyor. Arthur’un kederini “güzel” gösterirken onun körlüğünü de saklamıyor. Yas, Arthur’u inceltmiyor, yaşayanlardan uzaklaştırıyor.
Mezar soyguncuları için ölülerin eşyası, bir geçim yolu. Antik kaplar, heykeller, kırık parçalar toprağın altından çıkarılıp piyasaya taşınıyor. Bunu yapanlar ise sadece hayatta kalmak zorunda olan yoksul defineciler değil; Kapitalizm bunu inceltilmiş yollarla, sinsice ve daha büyük oyun kurarak yapıyor. Mezarlardan çıkarılanları akbaba gibi bekleyen aracılar, koleksiyonerler, antikacılar, alıcılar var. Mezarlar açıldığı anda ölülerin dünyası pazarın malı oluyor. Öte taraftan, bir toplumun hafızası el değiştiriyor.
La Chimera’nın politik bakışı yalnızca geçmiş soygunculuğu ve yas üzerinden değil. Diğer hat için İtalia karakterine daha dikkatli bakmak gerek. İlk bakışta kenarda, yan karakter gibi görünen kadın, hikayenin içinde başka bir şeye işaret ediyor. Arthur hep toprağın altına, kaybettiği sevgilisi Beniamina’nın izine çekilirken, İtalia yeryüzünü, yaşamayı, bugünü temsil ediyor denebilir. Çocuklarıyla ayakta kalmaya çalışan İtalia’nın, başkasının evinde, başkasının düzeninde, kendine açtığı yer mühim. Gösterişli, “satılabilir” bir bilgisi yok ancak hayatta kalma bilgisi “derin”. Onun işi bir odayı, bir mekanı yaşanır kılmak, şarkı söylemeye çalışmak, çocukları doyurmak, kırık dökük yerlerden hayat çıkarmak, yaşamaya devam etmek. Geçmişin ağırlığı ile birlikte, yoksul ancak ona teslim olmadan yaşayan ve kendi gibilerle dayanışan bir karakter İtalia.
Filmde, yaşamla ilişkisi sınırlı olan; kadınların, çocukların, yoksulların, çalışanların arasında dolaşmasına rağmen çoğu zaman onları görmeyen ve kendi kaybını her şeyin önüne geçiren Arthur’un karşısında, İtalia’nın tuttuğu yeri önemli buldum. Bu yer, büyük bir kurtuluş, kahramanlık hikayesi barındırmadan, geçmişi reddetmeden ancak onun altında kalmadan, nefes alabilen, şarkı söylenebilen, oyunlu bir yer aslında. Mezar olmayan, yaşamayı sürdüren bir yer.








