Muhalefet partileri düzenin politikalarını bir faaliyet alanı görürken radikal bir hareketin araçları olmayı akılların ucundan bile geçirmiyorlar. Oysa ülkenin ihtiyacı olan bir birliktelik. Ve dayanışma ezilenlerin aklında bir şimşek gibi çakmadıkça toplumsal yalpalama ezilen kitleleri bir kurtuluş olarak sola değil gerici bir milliyetçiliğe ve yobaz bir köktendinciliğe doğru sürüklüyor. Babadan oğula geçecek bir saltanatın hayali, bir karabasan gibi toplumsal akıl ve vicdanın üzerine çökerek korkunun imparatorluğunu kuruyor.
Muhalefet partileri kitlelerin radikalleşmesinde kurtuluşu değil devletin bekasının ölümünü görüyorlar. Tam da bu yüzden sessizlik hareketsizliği harlıyor. Ve toplumsal suskunluk derinleşerek kitleleri köleleştiriyor. İçsel bir hal alan köleliğe boyun eğme ve rıza gösterme bir alın yazısına dönüşerek gönüllü kabullenmeyi peşi sıra getirdiğinden kişiye ya da ulusa olan tapınç psikolojik bir vakaya dönüşerek körüklenen kutuplaşma ve ayrımcılığın kıskacında “kendi gibi olmayanlara” karşı tahammülsüzlüğü de getiriyor. İmha ve yok etme devletin ve kişinin bekasıyla eşitlendiğinde ise ölümün kara bulutları tüm ülkenin üzerini örtüyor. Ve muhalefet uyku halinde bir rüya görmeye devam ediyor…ve sessizliğe bürünen ülkenin üzerine bir kafes geçirildiğinin farkına varılamıyor…farkına varan bir avuç muhalif ise hapsedilmiş bir ülkenin boğuculuğunda dayandıkları yere kadar dayanabiliyor…dayananlar ya hapsediliyor ya da sürgün ediliyor…ödenen bedeller karanlık bir sessizlikte sallanıp duruyor…aydınlığa kavuşamıyor…ve sessizlik sürüyor…
Ve tüm bunların gölgesinde sermaye ve devlet tüm kalelerini koruyor. Tüm etki alanını genişletiyor…
Ve ülke ekonomisi büyüyor…ekonomi büyürken muhalefet küçülüyor…
Ve her yer ekonomi olduğunda paranın kokusu ve devletin korkusu insanlığın tüm erdemlerini kaplıyor. Varlığımızın en önemli özelliği olan varoluşsal duyarlılık yerini umursamazlığa bırakıyor.
Ve bir kez daha geriye sadece koca bir sessizlik kalıyor…
Dayanışma ve direnişi boğan koca bir sessizlik…
Aslında insanlığımızı boğan bir sessizlik!
Ve bu boğucu sessizlik içinde bir iki sendika ve sendikacı seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Bağımsız Maden İş Sendikası genel başkanı Gökay Çakır ve örgütlenme uzmanı Başaran Aksu nezdinde sendikal hareket ve sendikal mücadelenin önemini bir daha görmek gerekiyor.
Dünya genelinde sendikal hareket ve mücadelede kriz yaşanırken, Bağımsız Maden İş çalışma ve direnişini görmememiz imkansız bir durum. Tüm bunlara rağmen Türkiye’de toplumsal muhalefet özgürlük, demokrasi gibi konuları sadece “Çerçeve Yasa ” düzeyinde yorumlamaya çalışarak tamamen bir akıl tutulması yaşıyor. Bağımsız Maden İş’in yürütmüş olduğu bu mücadeleyi sadece işçi hakları ve ekonomik bir durum gibi yorumlamak bizi yanılgıya götürür.
Bu mücadele demokrasi ve özgürlük taleplerinden ayrı tutulamaz.
Gökay Çakır ve Başaran Aksu bizlere, sendikaların yerinin meclis ya da saray odaları değil, madenler, fabrikalar ve sokaklar olduğunu bir kez daha hatırlatıyorlar.
EVG sendikası üyesi ve DB Services İşletme Konseyi (Betriebsrat) üyesi
Mustafa Kumanova












