… Her canlı, çevresindeki dünyayı nasıl algılarsa, Sarıkanat da öyle algıladı yeni dünyasını. Islaktı ama dardı bu dünya. Denizse alabildiğine genişti, büyüktü … Bulunduğu ortamı kokladı, sesleri dinledi. O yer, onu içine alandı; onu yumurtlayanın kekesi gibi…
Deniz insanları, denizciler yani, hani, rızkını o engin sulardan çıkaranlar, bilirsiniz işte, herkes gibidirler aslında. Onlar da herkes gibi iyi herkes kadar kötü, çokça cesur bir o kadar korkak, alabildiğine doğrucu en az bir o kadar yalancıdır. Deniz insanlarından, öyle koca transatlantiklerdeki armatörler değil, teknesinde balık yakalamaya çalışan, hayatın en ince ipine sarılmış insanlardan söz ediyoruz. Havanın sıcağı soğuğu yanında rüzgârı yağmuru, fırtınası karı ile sürekli ve -bana sorarsanız- düzenli boğuşan insanlar… Şöyle bir baktığınızda, belki burun kıvırdığınız, genellikle yorgun, üç günlük sakallı, avurtları çökük, hemen her zaman boynu bükük insanlardır ya, görünmezler kimseye. Görmezden gelir dışarıdaki insanlar onları. Balık kokarlar, mis gibi. Küçümsemeye gelmez o koku; hayat verir insana.
Vecdi Çıracıoğlu, annesine adadığı “Maviden, Deniz Güzeldir” başlıklı kitabındaki öykülerinde yine deniz emekçilerini anlatıyor. Boğaz üstünde süzülen o küçük (ama cesur) teknelerde görmezden geldiğimiz balıkçıların arasına girip, onları anlayan, onlardan biri olarak çalışan ve onları anlatan biri Çıracıoğlu, kendini kabul ettirmiş.
Vecdi Çıracıoğlu’nun, denizin kendine özgü hareketliliği, sevişircesine yumuşak ve bir o kadar da estetik dalgalanışını gerçekten çok güçlü bir biçimde betimliyor. “Zamanın akmasıyla düşen hava da kararmaya başlamış, denizin rengi göğün rengiyle aynılaşarak /…/ Boğaziçi kıyılarında tatlı bir rüzgâr eserken, ikigeçesini sarmalayan, Lâle Devri öncesi İstanbul’un simgesi erguvanlı korular da pas rengini almaya başlamıştı. Hava rengini yavaşça, gamlı bir günün akşamına sızdı.” Böylesi etkileyici betimlemeler yanında, “Karpit lambasını yaktım. Kükürt kokusu, parıldayan lerzan aydınlık ışığıyla sandalın içine yayıldığında…” gibi alabildiğine görsel betimlemeleri de var. “Saatin mucidi güneş” betimlemesi sizce de müthiş değil mi?
Yazarın betimleme gücünün denizden geldiğini düşünüyorsunuz ister istemez. İstanbul’un altı tarafı denizle çevrili; alabildiğine mavi, alabildiğine ufka uzanan, alabildiğine bereketli ve bir o kadar da cömert. Çıracıoğlu’nun güçlü betimlemelerinin içinde insan var. İnsansız deniz düşünülebilir mi? Ancak biz, bu alabildiğine engin deniz(ler)i nasıl da verimsiz çorak topraklara dönüştürmüşüz… ne bereketi kalmış ne berraklığı. Deniz insanları, öykülerde, direniyor bu gidişata. Kuşkusuz iyileri de var aralarında kötüleri de, doğrucuları da var yalancıları da. İstisnadır kötüler ve yalancılar. Denizciler için daha bir geçerli bu düş(ünce). Öyle içten, öyle duygulu anlatıyor ki -betimlemelerinin de etkisiyle- bin yıldır tanıdığınızmış gibi…
“Sessizlik koktu” diyor bir öyküde… Ahmet Telli’nin -sağlıklar diliyoruz- “Su Çürüdü”sü gibi. Giderek artan kirliliğin müsilajla birlikte bin bir türü yansıyor denizden. Hava kirliliğine ek bir de gürültü kirliliği var… şu yüksek sesle yankılanan. Gün ağarırken denize, yani balığa çıkan insanlar, belki de günün en durgun, en yalın, en sessiz, en soğuk, en güzel denizini yaşıyor.
Balıkçıların kendilerine özgü, çok eskilerden, çok ötelerden gelen sözcükleri var… Can Yücel’in şiirinden aşina olduğum(uz) “Ege denizi bu efendi deniz” tanımı, şairin şiirce “karıncanın su içtiği” anlamına gelmiyormuş… Ege için denizcilerin deyimiymiş “egendi deniz”. Deniz emekçilerinin diğer tanımlamaları, taktıkları adlar kitabın sonundaki “Meraklısına Lügatçe”de.
Maviden, Deniz Güzeldir
Öyküler
Vecdi Çıracıoğlu
Edisyon Kitap, Eylül 2025, 136 s.







