Turgay Erpul’a
Türkiye’nin iki yüz yıllık Batılılaşma birikimi ülkede yaşanan bunca olumsuzluğa rağmen içimizi ferah tutmamızı sağlayabilir mi? İki yüz yılın sonunda ülke geldiği noktadan geri döndürülemez diyebilir miyiz?
1917’de Rusya’da gerçekleştirilen Ekim Devrimi ülke içinde sağlamlaşıp dünyaya devrim ihraç edilmiş ve devamında SSCB’nin öncülüğünde dünya çapında bir Sosyalist Sistem kurulmuştu. Ama sonra ne oldu? 80’lerin sonlarına doğru başlayan yalpalamalar ve çürümelerle, yanlış politikalar sonucunda başta SSCB’de geri dönüş yaşanmış ve akabinde de Sosyalist Sistem’in kaleleri domino etkisiyle yıkılmış, hatta bazıları parçalanarak yeni devletçikler ortaya çıkmıştı.
Sosyalist olarak kurulmuş koca sistem yanlışlıklar kumkuması sonucu çöktüyse, iki yüz yıldır bizim Batılılaşma yolunda birikimimiz var, diyerek her melâneti başımızdan def edemeyiz. Bu gerçeği yıllardır toplumca yaşadık, gördük. Gelenler âdeta gitmemek üzere gelmişler.
Her büyük olumsuzlukta klişe soru şudur ya: Nereye kadar? Ne yanlış gidilen yol bitiyor, ne de nereye kadar soruları. Du bakalım n’olcek rahatlığı bu ülkenin demirbaş söylemlerindendir. Ne olacak? Olmaz dediğin olacak!
Kazanılmışlıklar yemeğe benzer. Birçok malzemeden emek ve zaman harcanarak bir yemek ortaya çıkarılır ama yemeğin başına çöküldü mü çok kısa bir sürede o yemek tüketilir. Toplumlar, devletler de böyledir; önceki kuşaklar, yöneticiler bin bir emek, özveriyle çeşitli alanlarda ülke ve toplum için birikim, değer yaratırlar ama eli çabuk ve uzun ve de aklı, öngörüsü az birileri gelir onları bir seansta har vurup harman savururlar.
***
Dekor duruyor ülkede. Belirli periyotlarda ortaya bir sandık koyuluyor. Mecliste de var belli sayıda insan. Devlet kurumları gırla. Vitrin güzel. Hatta, sürekli vitrinin camları silinip parlatılıyor.
Kişi partner seçerken daha demokratik bir ortamda seçimini yapıyor! Siyasi arena daha kısır. Birbirine benzer seçenekler konur seçmenin önüne: Hadi seç! Onlar da buna demokrasi desinler.
Uslu durmayan muhalifler içinse müfettiş, kayyım, kaset, yargı, mafya, şiddet, hapis, var oğlu var. Seçenekler seçimlerdekinden daha çok. Demokrasi ve umutların hadım edildiği yerde daha da ileri gidip çizmeyi aşana paslı makas şakırdatılır; akıllı ol!
Söyleyecek sözünü ağzının içinde tutuyorsan, yazacaklarını hep kurşun kalemle yazıp siliyorsan, sıktığın yumruğunla -zoru görünce- el sallıyorsan, başına bir kötülük geldiğinde Allah beterinden saklasın’la kendine terapi yapıyorsan, bu toplum adam olmaz, deyip kendinin hangi topluma ait olduğunu bilmiyorsan; değil iki yüz yıllık Batılılaşma birikimi, bin yıllık birikimin olsa ne fark eder? Herkes önce aynaya baksın.
***
2002 yılının Kasım’ında seçimler yapılmıştı. Kısa bir süre önce kurulup seçimlere giren parti 2001 Krizi sonrası %34 oy oranıyla Meclisin %66’sını kazanmıştı. Seçim sonuçlarının açıklandığı günün mesai bitiminde bir arkadaşım yanıma uğradığında elbette sohbet konumuz buydu. Benim karamsarlığımı görünce arkadaşım: Kadroları yok, sürdüremezler, dedi. Bu cümle bende bir an sulu klima ferahlığı yarattıysa da arkadaşım gittikten sonra düşünüp durdum ve kendi kendime: Keşke senin dediğin gibi olsa, demiştim içimden. Böyle demem, çok bildiğimden, elimde belge-bilgi olduğundan değildi. Sadece zihnimde olan ve beni karamsarlığa iten şuydu:
Siyasal’da uzatmalı öğrenciliğimi ve devamında askerliğimi bitirmiş, evlenme ritüellerinin başlangıcında Ne iş yapar oğlunuz? sorusunu savuşturmak için herhangi bir işe girmem gerekiyordu. Stajyer bir avukat arkadaşımızın özel bir firmada avukatlık yapan arkadaşının tüyosuyla gittim bir firmaya görüşmeye ve hemen işe müfettiş olarak alındım.
Aile şirketi firmayı yöneten küçük kardeşe sorunca müfettişlikte ben ne yapacağım, diye, yanıt daha derbederdi: Valla biz ilk kez şirkete müfettiş alıyoruz, biz de bilmiyoruz bu kadroda sizin ne iş yapacağınızı! Bizim bir tanıdığımız var, o, şirketlerde müfettiş olmalı, demişti onun için biz de müfettiş aldık!
Verdiğim bu örnekteki gariplik bir yıl sonra aynı firmada yine devam etti. Firmadaki ortanca kardeş bir kargo firmasından ayrılmış iki kişiyle Ostim’de yeni tanışmış ve tutup onları bizim şirkete getirip demişti ki: Bu arkadaşlar kargoculuk yapmış. Biz de firma olarak bizim sektörde pazar daralmasını gözleyip, yeni ek bir iş kuralım diye o sıralarda arayış içindeyiz… Patronun o eski kargocu iki kişiye ilk sorusu: Kargocular ne yapar? olmuştu. Sonra iş ciddiye binince ben de o zamana dek hayatında kargoyla bir zarf dahi göndermemişken, bu kez kargoya müfettiş olarak geçtim ve bir yıl sonra da en genç bölge müdürü oldum kargo firmasında.
Bu örneğimdeki gibi müfettişliğin, kargoculuğun ne olduğunu ne yapacağını bilmeyen insanların çalışıp, yönettiği bir firma, sektöründe birkaç yıl içinde liderliğe oynamaya başlamıştı…
***
Seçimi kazanan bu bir nevi taşra hareketi diyebileceğimiz parti de kadro bulur ve yoluna devam eder diye düşünmüştüm o zaman. Zaten aportta bekleyenler varmış ki koşarak kadrolara, görevlere talip oldular. Siyasi partilerin yedek parça parkları, depoları zengindir. O yüzden yeni iktidar oralardan çıkma parçalar bulup kendine monte etmekte mahir davrandı. Yola rahvan çıkan at, yolu öğrendikçe tırısa bile kalktı ve bugünlere geldik.
Kurnazlar aşireti mensupları geldiler ve o güzel atlara binip gidenler çok oldu. Onların zapturaptı altında yaşanan çürüme ise çöküşün bir nevi antrenmanı oluyor. Bir çıkış bulunamazsa Afganistan, İran, Lübnan, Suriye grubunda coğrafya derslerinde ismi anılır ülkenin.
Şair Ahmet Erhan, yıllar önceden hissetmiş miydi ülkeyi 12 Eylül’den daha kötü günlerin beklediğini? Bir ülke sürekli alacakaranlıkta kalmaz. Bir ülkenin alacakaranlıktan aydınlığa gitmesi ya da karanlığa gömülmesi o toplumun elindedir. Her toplum kendi kaderini kendi belirler ve lâyığını bulur. Sadece yönelmekle, niyet etmekle olmuyor çağdaşlaşma. Tüm kurumlarıyla, haklarıyla gerçekleştirmek gerekiyor, yoksa dua edip tanrıdan bir şeyler beklemekten bir farkı kalmıyor. İnsanların yatakları, koltukları soğumadan, sadece çene yorarak, klavye tuşlarına hunharca vurarak alacakaranlıktan aydınlığa çıkamaz hiçbir toplum.
***
Ülkelerin nasıl ki milli marşları vardır, aynı şekilde ülkelerin yaşadığı önemli dönemlere denk düşen marşları, şarkıları da vardır. Örneğin, bizdeki 10.Yıl Marşı gibi. Toplumların fertleri, bazı zamanlarda o ülkenin marşlarını okurken kendi içlerinde tereddüt yaşarlar, hatta utanca gark olabilirler. Örneğin, özgürlüğü, istikbâli tehlikeye girmiş bir ülkenin marşındaki o yiğit dizeleri yaşananlar yüzünden eskisi kadar gür sesle okumak insanların içinden gelmez bazen.
Toplumlar da sonuçta canlı organizmalardır. Nasıl ki insanoğlu âşık olunca, terk edilince o hallerine denk düşen şarkıları, türküleri söyler, dinlerse; bir toplum, bir ülke de uçurumun kenarına geldiyse korkma! diye başlasa da marşı, uçuruma bakınca kederlenip Yahya Kemal’in Rindlerin Akşamı şiiri Münir Nurettin Selçuk’un bestelediği Dönülmez akşamın uykundayız, vakit çok geç, şarkısını söylemekten kendini alamayabilir! Şarkı çok karamsar ama olumlu bir yanı var: o uçurumun kenarında insanlar can havliyle ya herro ya merro diyebilirler. Artık, toplumu yumuşatma seanslarının fayda etmediğine herkes kânidir ve devamında Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç, deyip kendi kaderini eline alabilir toplum.
Bu son çıkışta şansını deneyip de yine elleri boş kalırsa insanların, o hâle ilişkin de repertuarda şarkı mevcut ve o gün gelirse hep birlikte söyleriz:
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbâlime.
Bir anket yapsak ülke çapında, büyük çoğunluk der ki; çocuklarımız, torunlarımız iyi koşullarda yaşasın, günyüzü görsünler. Ne kadar fedakârca ve güzel bir dilek. E, peki kardeşim, ya yıllardır verdiğiniz oylarla ülkeyi uçurumun kenarına getirenleri desteklediniz ya da yan gelip yattınız ve bugün bu hâldeyiz. Sen ne gördün ki çocukların, torunların ne görecek bu kıraçta?








Evet Naim hocam dediğiniz gibi:
Bir anket yapsak ülke çapında, büyük çoğunluk der ki; çocuklarımız, torunlarımız iyi koşullarda yaşasın, günyüzü görsünler. Ne kadar fedakârca ve güzel bir dilek. E, peki kardeşim, ya yıllardır verdiğiniz oylarla ülkeyi uçurumun kenarına getirenleri desteklediniz ya da yan gelip yattınız ve bugün bu hâldeyiz. Sen ne gördün ki çocukların, torunların ne görecek bu kıraçta?
Kısacası Aziz Nesinin dediği gibi bu ülkenin %60 aptaldır.
Toplumun gerçek rontgenini çeken aynı zamanda psikoloğu veya psikayrin karşısına oturtulmuş ve transa girmiş bir toplumun ağlayacağım kalmamış bir durum.,Dr.zor iyileşir der bu topluma..