Ölümüyle, doğumuyla, bir törenin gereğiyle ilgili değil yalnızca; var olduğu için Mercedes Sosa’yı yazıyorum.
Bazı insanlar öldüklerinde eksilmezler. Bir yerden çekilir, başka yerlere dağılırlar. Sesleri bir evin duvarında kalır, bir meydanın uğultusuna karışır, uzak bir köyde radyodan sızar, bir annenin söylediği ninnide yeniden doğar. Mercedes Sosa da biraz böyleydi. Ölümünden sonra susmadı; yalnızca artık kendisi söylemiyordu. Onu dinleyenler söylüyordu.
Arjantinliydi. Ama yalnızca Arjantin’e ait değildi.
Latin Amerika’nın yoksullarına, sürgünlerine, toprağından koparılmışlarına, susturulmuşlarına, bir şarkının içinde kendine yer arayanlarına aitti. Sesinin sınırları bir ülkenin sınırlarından daha genişti. Belki de bu yüzden ona bakarken yalnızca bir sanatçının yüzünü görmüyorum.
Yüzünün çizgilerinde bir halkın uzun acısını görüyorum.
Sanki alnından geçen her çizgi bir yol.
Her yol bir sürgün.
Her sürgün bir bekleyiş.
Her bekleyişin içinde de inadına korunmuş bir umut.
Ellerine bakıyorum.
İnce, uzun, maharetli ellerine…
O eller yalnızca mikrofon tutmuş eller değil sanki. Bir çocuğun başını okşayabilecek, bir sofraya ekmek koyabilecek, bir yorganın ucunu gecenin üşüyen tarafına çekebilecek eller. Parmak uçlarında hâlâ bir annelik duygusu varmış gibi. İnsan ona baktıkça, koynunda yıllardır taşıdığı eski bir beşiği seziyor.
Ne çok şeyi yatırmış o beşik.
Çocukları, anneleri, sürgünleri, sevgileri, kayıpları, memleketleri…
Ve belki en çok da umudu.
Çünkü Mercedes Sosa’nın söylediği şarkılarda umut, insanın başına gökten düşen bir iyilik değildi. Umut, acının içinden geçerek kendine yol bulan bir şeydi. Bu yüzden onun sesi hiçbir zaman yalnızca güzel bir ses olarak kalmadı. Güzelliği, hayatın karşısında bir tavra dönüştü.
Şarkı söyledi.
Ama yalnızca şarkı söylemedi.
İnsanın kendi sesini yeniden bulmasına yardım etti.
Bir halk susturulduğunda önce şarkıları susturulmak istenir. Çünkü şarkı, insanın kendisine ve birbirine ulaşabildiği en kısa yollardan biridir. Sözleri elinden alınan insanın melodisi kalır. Melodisi de alınırsa nefesi kalır. Ve nefes, bazen bir halkın son direnişidir.
Sosa’nın nefesinde böyle bir şey vardı.
Bir kuşun kafesin demirlerine çarpa çarpa kanadını öğrenmesi gibi…
Her çarpışmada biraz daha genişleyen bir ses.
Her seste biraz daha büyüyen bir dünya.
Onun sesindeki kelebek, yalnızca kendi ülkesinin bahçelerinde uçmadı. Başka halkların kıyılarına kondu. Başka dillerin acısını duydu. Başka gecelerin içinden geçti. Geceleri ısınamayan insanların odalarına usulca sokuldu. Bir sobanın ateşi kadar değil belki; ama insanın yanındaki insana biraz daha yaklaşmasını sağlayacak kadar ısıttı.
Çünkü sanatın en büyük mucizelerinden biri de insanın yalnız olmadığını hissettirmek.
Mercedes Sosa bunu yaptı.
Üstelik hayatının kolay tarafında değil, zor tarafında yaptı.
Sürgünü gördü. Susturulmayı gördü. Ülkesinden uzaklaşmak zorunda kaldı. Sonra geri döndü. Ve geri dönüşü yalnızca bir insanın kendi toprağına dönmesi değildi; sesin de kendi toprağına dönmesiydi.
Belki bu yüzden onun söylediği şarkılarda memleket yalnızca bir coğrafya değildir.
Memleket, hatırlamaktır.
Memleket, kaybettiğini unutmamaktır.
Memleket, uzaklaştıkça eksilmek değil; uzaklığa rağmen sevgiyi koruyabilmektir.
Julio Numhauser’in yazdığı Todo cambia bu yüzden Sosa’nın sesinde bambaşka bir yere yerleşti. Şarkı aslında değişmenin kaçınılmazlığından söz ederken, insanın içinde değişmemesi gereken bir yer de bırakır. Sosa’nın yorumunda bu, yalnızca bir şarkı olmaktan çıkar; sürgünün, özlemin ve halkına bağlılığın sesine dönüşür.
Her şey değişebilir.
İnsan değişebilir.
Ülkeler değişebilir.
Sınırlar değişebilir.
İktidarlar değişebilir.
Bir meydanın adı değişebilir.
Bir ev yıkılabilir.
Bir ağaç kesilebilir.
Bir insan uzaklara gidebilir.
Ama insanın sevdiği halkı, hatırladığı acıyı ve özgürlük arzusunu içinde taşıması değişmek zorunda değildir.
Belki Sosa’nın büyüklüğü tam da burada başlıyor.
O, umudu acının karşısına koymadı.
Umudu acının içinden çıkardı.
Bu yüzden onun sesinde şiir vardı.
Çünkü şiir, yalnızca güzel söz söylemek değildir. Bazen söylenmesi yasak olanı söylemektir. Bazen unutulmak isteneni hatırlatmaktır. Bazen bir insanın başını kaldırmasını sağlamaktır.
Sanatın insanı hayata yeniden bağlayan tarafı da burada değil mi?
Tarkovski’nin sanat üzerine düşüncelerinde olduğu gibi, sanatın insana aşkı, inancı, güzelliği ve fedakârlığı yeniden hatırlatabilmesi belki de onun en büyük direncidir. Sanat, insanın iç dünyasının çoraklaşmasına karşı açılmış gizli bir su yolu gibidir.
Mercedes Sosa o su yolundan yürüdü.
Ve yürürken yalnız değildi.
Arkasında halkı vardı.
Önünde başka halklar.
Yanında şairler, müzisyenler, sürgünler, anneler, çocuklar, işçiler, sevgililer…
Bir insanın sesi, nasıl olur da bu kadar insanın sesi olabilir?
Belki de
kendi acısını yalnızca kendisi için söylemediği zaman.
Sosa’nın sesini büyük yapan, yalnızca güçlü olması değildi. Başkasının acısına yer açmasıydı. Şarkısının içinde kendisinden olmayan insanlara da bir sandalye bırakmasıydı.
İşte kolektif mücadele dediğimiz şey belki tam da burada başlar.
Yan yana durmakla değil yalnızca.
Birbirinin sesini taşımakla.
Birinin sustuğu yerde ötekinin söylemesiyle.
Birinin umudu tükendiğinde ötekinin onun adına biraz umut taşımasıyla.
Çünkü insan tek başına karanlığa uzun süre dayanamayabilir.
Ama bir şarkı başka bir insana ulaştığında, insan artık karanlıkta yalnız değildir.
Mercedes Sosa’nın şarkıları böyle çoğaldı.
Bir sesten bin sese.
Bir ülkeden başka ülkelere.
Bir kuşaktan başka kuşaklara.
Ve belki bugün onu yeniden yazmamızın nedeni de budur.
Onu ölümünün yıldönümünde anmak için değil yalnızca.
Doğduğu günü hatırlamak için hiç değil.
Bize hâlâ ne söylediğini anlamak için.
Çünkü bazı sanatçılar geçmişte kalmaz.
Onların eserleri, bugünün karanlığında yeniden anlam kazanır.
Sosa da onlardan biri.
Bugün dünyanın herhangi bir yerinde bir insan kendisini çaresiz hissettiğinde, bir başka insan onun omzuna elini koyduğunda, bir meydanda insanlar yan yana geldiğinde, bir anne çocuğuna geleceğin bugünden daha iyi olabileceğini söylediğinde, bir şarkı yeniden söylendiğinde…
Mercedes Sosa’nın sesi biraz daha yaşamaya devam eder.
Belki bu yüzden onun ardından ölüm kelimesini kullanmak bile eksik kalıyor.
Çünkü bazı insanlar ölür.
Bazıları ise başkalarının sesine dönüşür.
Mercedes Sosa’yı ben biraz da böyle hatırlıyorum:
Yüzünde halkının acısını taşıyan,
ellerinde eski bir beşiğin sıcaklığını saklayan,
sesinde sürgünün uzaklığını,
toprağın kokusunu,
annenin sabrını,
âşığın inadını
ve bütün bunların içinden geçerek yarına ulaşan bir umudu taşıyan kadın olarak…
O söyledi.
Biz duyduk.
Sonra onun söylediği yerde başka insanlar söylemeye başladı.
Şarkının asıl sırrı da buydu.
Bir ses, ancak başkasının içinde yankılandığında gerçekten susmaz.












