Mustafa Diyar Demirsoy
Doğduğum ve çocukluğumun bir kısmının geçtiği Suruç Ovası’ndaki köyümüzde akrabam Meyro Nine vardı. Torunun torununu görecek kadar yaş alıp ömür geçmişti. Kimine göre yüz yirmi beş kimine göreyse yüz otuz yaşındaydı. Söylenenlere göre o uzun yaşayan kadın soyundan doğan biriydi. Annesi de yüz otuz yaşına kadar yaşamıştı. Hâlâ dimdik yürüyen bu kadın, bana bin yaşındaymış gibi gelirdi. Yüzü, ömrünün haritası gibiydi. Gözleri derin ve uzaktı. Henüz altı, yedi yaşlarındaydım. Genelde sim siyah giyinen Meyro’nun başörtüsü de siyahtı. İster yaz ister kış olsun siyah kadife yeleğini hiçbir zaman üstünden çıkarmaz diye anlatılırdı. Benim de başkasında görmediğim, parlayan beyaz sedef düğmeli siyah yeleğe karşı merakım iyice artmıştı.
Kocası öldüğünde beş kızıyla baş başa kalan Meyro, köyün ileri gelenlerin kararıyla kendi kayınının oğluyla evlenmiş ondan da kızı ve oğulları olmuştu. Neredeyse köyün dörtte biri Meyro’nun çocukları, torunları ve torunların çocuklarından oluşuyordu. O yine de köyümüzün tepelik olan orta yerinde kerpiç damlı bir evde bir başına yaşardı. Neden yalnız yaşamayı tercih ettiğini bilemiyorduk. Yakınında herhangi bir evin bulunmadığı o eve ‘cinli ev’ derdi köyün bütün çocukları, akşamları onun evinin haricinde diğer bütün evlerin önünde Hêvlotuk oyununu ay ışığında oynardık.
Yaşlı Meyro’nun geçinmek için çalışmaya ihtiyacı olmasa da köyümüzün doğu tarafındaki mezarlığın aşağısında bulunan pamuk tarlasına gider herkesle birlikte ırgatlık yapar, pamuk toplardı. Kazandığı parayla da ihtiyacı olanlara verdiği ya da çocuklara armağanlar aldığı söylenirdi.
Ben dedem ve ninem de aynı tarlaya gider pamuk toplardık. Dedem, henüz kör olmamıştı. Nesneleri perdeli görüyor, hafızasındaki görüntülerle hayatın renklerini tamamlayabiliyordu. En büyük kızı dedemden yaşça büyük olan Meyro ile pamuk tarlasında ırgattık. Emek, bizi eşitlemiş, bir tür arkadaş kılmıştı.
İşe geldiği her sabah, çatlamış, taneleri kıpkırmızı kocaman Suruç’un meşhur narlarından getirirdi. Ben de her ikindi eve gider o nardan birazını yer, geri kalan taneleri çok sevdiğim, Halepli, taklacı, pijamalı güvercinlerime atardım. Diğer çocuklar gibi ben de en çok hediye verenleri severdim.
Bir ikindi vaktiydi. Sabah bana verilen narın birazını yemiş geri kalınını güvercinlerime vermek için köye doğru gidiyordum. Pamuk hatları arasında horlayarak uyuyan Meyro’yu görmüştüm. Kendine gölgelik olsun diye pamuk dallarının üstüne attığı siyah yeleğini görünce heyecanlanmıştım. Herkesin üstünden çıkarmadığını söylediği yeleğini çıkarmıştı işte. Biraz tereddüt ettikten sonra yavaş hareketlerle yeleğe uzanmış düğmelerine dokunarak yeleği merakla incelemeye koyulmuştum. Meyro birden uyanmış, yeleği elimden alarak ayağa kalkmıştı. Yeleği hemen giyinmiş ve düğmelere bir şey olmuş mu diye baktıktan sonra bana dönmüştü. İriyarı ve heybetli Meyro’nun öfkeli bakışları beni çok ürkütmüştü. Elimdeki narı yere atıp ninemle dedeme doğru koşmaya başlamıştım. Ninem de dedem de ne olduğunu anlamamıştı.
Aradan on gün geçmesine rağmen ben onun getirdiği narları bütün ısrarlarına rağmen almamış elimden geldiği kadar göz göze gelmemeye çalışmış ve ondan kaçar olmuştum.
Bu durumun farkına varan dedem ve ninem Meyrem’in gençliğinden biraz söz etmişlerdi. Bir erkek kardeşiyle öksüz büyümüşler. İkisinin gençliği yağmurların yağmadığı, bitkilerin yeşermediği, insanların yiyecek bulamadığı kuraklık ve kıtlık zamanına denk gelmiş. Kardeşi Ahmet belki ot ya da bir av bulabilir miyim diye evden ayrılmış ve bir daha geri dönmemiş. Bütün aramalara rağmen ne Ahmet bulunmuş ne de ondan bir ize rastlanmış. Acısıyla baş başa kalan Meyro’nun aklına, kendi köylerinin güneyinde ve uzakta olan yağmur yağsa bile hiçbir bitkinin yeşermediği, yaşam alanı olmayan ve kimsenin yolunun da düşmediği, tuzlu topraklara bakmak gelmiş. Yanına su alarak yola düşen Meyro gece gündüz tuzlu topraklara bakmış ve en sonunda kardeşini bulmuş. Ondan geriye kalanlarsa kemikler, birkaç parça kumaş ve beyaz sedef düğmeler olmuş. Kardeşinin kemiklerini eteğine koyup köye getiren Meyro’yu söylediği ağıtlar haricinde, uzun bir süre kimselerle konuştuğunu gören olmamış. Yasa giren Meyro siyahlara bürünmüş, kardeşinden kalan sedef beyaz düğmeleri, eskiyen her yelekten sökmüş ve yeni siyah yeleklerine dikmiş. İlk evliliğinde bile kırmızı duvak takmayan Meyro siyahlarla anılır olmuş.
Bana bu anlatılanlardan sonra yaşlı kadının bakışlarındaki derinlik, beni de kederlendirmişti. Onunla küs kaldığım için günlerce kendimi suçlamıştım. Onunla barışmış, ondan tekrar narları almış ve içimden onun ölen kardeşi Ahmet olmak istemiştim.
Köye elektriğin henüz gelmediği, televizyon görüntülerinin sözü zayıflatmadığı, anlatılanlardan kendi dünyamızda hayallerden bir dünya oluşturduğumuz dönemlerdi. Dedemin pilli radyolu teybinden bazen Erivan radyosu müzik kuşağından Kavis Ağa’nın içli sesinden Kürtçe şarkılar, bazen de Kobanili ölümsüz deng bej Baki Xıdo’nun kasetlerinden kılamlar dinlerdik. Gecelerde masallar, gündüzleri de çalışırken büyüklerin anlattığı hikâyelerden bir şeyler öğrenirdik.
Yaşlı akrabam Meyro’yu, öncelikle hayal mi gerçek mi olduğuna bir türlü karar veremediğim hikâyeleri için de çok sevdim zamanla. Dedem, ninem, Meyro ve ben en arkalarda yavaş yavaş pamuk toplardık. Onlar kendi arlarında geçmişe dair durmadan kendi hâtıralarını anlatırlardı. Irgatlık yaparken sıcak güneşin altında zaman başka türlü çekilmezdi zaten. Meyro, eğilerek pamuk toplayan Meyro’nun beli ağrırdı. Her seferinde doğrulur, ellerini beline koyar bulunduğumuz yere yakın en az kendisi kadar yaşlı köy mezarlığına bakıp iç çekerdi. Her seferinde aynı şeyi söylerdi: “Benim bütün arkadaşlarım burada yatmaktadırlar işte. En sona kalmak ödül mü, ceza mı anlamadım gitti. Yine de şükretmek iyidir.”
Canımın sıkıldığını anladığında da dikkat çekici hikâyeler anlatırdı bana. Bu anlattıkları gerçek miydi, hayal miydi bir türlü anlamazdım. Hâlâ da anlamış değilim. Aklımdan kalanlardan biri de bütün canlılığıyla belleğimdeki yerini korumaktadır.
Onun anlatımına göre henüz yeni gelin olduğu dönemlerde hayvancılıkla uğraşırlarmış, bunun için her ilkbahar yaylalara çıkıp on sekiz direkli keçi kılından yapılmış siyah kıl çadır kurarlarmış. Bu kıl çadırın bir kısmında ev halkı bir kısmındaysa hayvanları yaşarmış. Çadırın arka kısmında revag diye tabir edilen üstüne yatak yorgan konulan yerin alt kısmında bir gün bir karayılanın yavrularıyla kendine yuva yaptığını fark etmişler. Bir ara yılan yokken bunlar küçük yavruları oradan alıp başka yere koymuşlar. Yılan geriye döndüğünde yavruları göremeyince resmen deliye dönmüş, sağa sola sürünmüş etrafa bakınmış yavrularını bulamamış. Meyro ve diğerleri, saklandıkları yerden onu izlemişler. Yılan en sonunda kıl çadırın orta yerinde bulunan beribanların henüz sağdığı taze süt dolu kazana zehrini akıtmış ve oradan ayrılmış. Onlar da o küçük yılan yavrularını hemen götürüp eski yerine bırakıp izlemeye koyulmuşlar. Az bir zaman geçtikten sonra karayılan geri gelmiş ve yavruların orada olduğunu görünce, gidip süt kazanına girip kendini ıslatmış. Kazandan çıkıp yerdeki kuru toprağa bütün kıvrımlarına dek sarılmış. Tekrar tekrar sütte girip çıkmış. Bu hareketler sonrasında bembeyaz süt çamura dönmüş. Kimse, o sütü içip de ölsün istememiş.
Anlattığı her hikâyeden sonunda “İşte böyle oldu.” der ve siyah, sık, uzun saçlarımı şefkatle okşardı.
Meyro, dedem, ninem, ben, güvercinlerim, nar ve karayılan gece gece bütün bunları neden hatırladım bilemiyorum. Yoksa bütün bunları bana, akşam saatlerinde Mis Sokağı’ndaki barlarda insan kahkahaları ve müzik sesinin yükseldiği bir ortamda tablasını iterek nar satan esmer adam mı anımsattı? Ya da Taksim İstiklal Caddesi’nin Ağa Camisi’ne yakın, her gün aynı yerde duran sevimsiz kestaneciyle iki üç metre arayla duvar dibinde oturmuş siyahlara bürünmüş olan, dilenci yaşlı teyze mi bir şeyler anımsattı bilmiyorum. Yoksa Beyoğlu Tarlabaşı’nda yaşadığım Rumlardan kalma eski bir binanın çatı katında bir saattir izlediğim Son Vagon isimli kovboy filminde gördüğüm yılan mı hatırlattı? Bilemiyorum. Şu an da o filmden hatırladığım sahnelerde Komançiler ve Apaçiler savaşmaktaydı. Tabii ki gönlüm Apaçilerden yanaydı.
Meyro’dan öğrendiğime gelince, en çok korkulan canlılardan biri olan yılanların bile, zarar görmedikçe savunmaya geçip kimseye zehrini akıtmayacağıydı. Her canlı için kendini savunmak kutsal bir eylem biçimiydi ne de olsa.
Hêv : Ay
Dengbej: Ozan, şarkı söyleyen kişi
Klam: Şarkı
Beriban: Süt sağan kadınlar












Yüreğine sağlık meyronun 2ikinci kuşak torunuyum hatırlıyorum rahmetle anmafırsatı verdiğin için teşekkürler dayı oğlum Rabbım rahmetiyle muamele eylesin bütün ölmüşlerimizin