MHP VE MİLLİYETÇİLİK 3

Mustafa Kumanova

Türkiye’de bugünkü ekonomik, sosyal politik gelişmeleri kavrayıp açıklamamız için MHP ve milliyetçiliği kavramsal olarak ele almamız daha gerçekçi olacaktır.

Günümüzde milliyetçilik modern toplum insanının en büyük belasıdır. Çünkü insanları kendi kanında boğmaktadır. Dünyamızda şu anda sürmekte olan savaşlar, yükselen aşırı milliyetçi ve faşist partiler, göçmen ve yabancı karşıtı düşmanlıklar, küresel ticaret savaşları milliyetçiliğin ne kadar tehlikeli bir olgu olduğunun çarpıcı örnekleridir.

Türkiye’de bugünkü ekonomik, sosyal politik gelişmeleri kavrayıp açıklamamız için MHP ve milliyetçiliği kavramsal olarak ele almamız daha gerçekçi olacaktır. Bir ülkede işler yolunda gitmediği ve muhalefet geliştiği zaman milliyetçi lider ve partilere düşen görev “gerilim stratejisi” yaratarak ırkçı milliyetçi hezeyanları arttırmaktır. MHP bugün bu görevini yerini getirmektedir. Örneğin, kayyum atamalar en basit muhalefeti bastırmada “gerilim stratejisinin” bir gereğidir. Hatırlanırsa, “1990’lı yıllarda devlet ve hükümetin desteğinde ‘vatan kurturma’ edebiyatı, Türkçe’ye ‘kurşun atan da yiyen de şereflidir,’ diyerek tercüme edildi(Asimetrik Savaş ve Provakasyon Süreci – Belge Yayınları – Ahmet Akif Mücek).”

Diğer taraftan milliyetçilerin ve milletlerin ne olduğunu ne kavramsal ne de kurumsal düzeyde bilmek ve kabullenmek istemiyoruz. Ulus ibadetinin ateşli tapınması alnımıza yazılı bir kader gibi bizleri kuşatıp bu sistemde köle olduğumuz gerçeğini maskeliyor. Çoğunluğun milliyetine sahip olduğumuzda “fırsat eşitliğine” sahip eşit yurttaş ya da vatandaş olduğumuz yalanı ve çoğunluğun milliyetine aynı sınırlar içerisinde sahip olmadığımızda ya da onu “gönüllü” kabullenmediğimizde başımıza neler geleceği ve bir “terörist” olarak yaftalanacağımız korkusu bilinçlerimize çocukluktan itibaren aile, okul, askerlik, iş yeri ve devletin her türlü üst yapı kurumuyla cebren işlendiğinden milliyetçilerin kendi çıkarları doğrultusunda yarattığı milliyet çemberini bir türlü kıramıyoruz. Oysa hepimiz öyle ya da böyle boyun eğdirilmek istenen köleleriz. Milliyet ile, din ile, millet ile, ümmet ile köleleştirilen işçiler, emekçiler, fakirler, yoksullar ve yoksunlar yığınıyız.

Öyleyse uğruna masumların ve ezilenlerin gözyaşları ve kanlarıyla kurulan milletler gerçekte nedir?

Ulusun ilk var olduğunu savunanların aksine ulusun kurgulanması görüşünün önde gelen savunucularından biri olan Benedict Anderson’a göre ulus bir imalattır. Benedict Anderson ulusu kendisinin tanınmasından önce gerçekte var olmayan, insanlar arası bir bağ, bir inşa olarak tanımlar: “Bu, hayali bir cemaattir – ve özü itibariyle limitli ve egemen olarak hayal edilen,” diye ulusu ifade eder. Benedict Anderson ulusu hayali bir cemaat olduğuna ve bu cemaatin üyelerinin kendi vatandaşlarının çoğunu tanımadığına inanır. Yine de ortak bir imge olarak ulus bir ortaklığın paylaşımı üzerine kurulur. Aslında ortaklığın kendisi değildir.

Ernest Gellner ise ulusun yapay bir oluşum -tasarlanmış bir yapı- olduğunu milletlerin aşırı milliyetçilik ve ideoloji yoluyla değil de sanayileşmiş ve modern toplumun varlığı için gerekliliği vasıtasıyla oluşturulduğunu iddia eder. Ulusların ve milliyetçiliğin tarihsel olaylar tarafından bir şekilde ortaya çıkarılmadığına, aksine bunların imal edilmiş kavramlar olduğuna inanır. Ve şunu belirtir: “Salt bireyler zümresi(örneğin, belirli bir bölgenin sakinleri ya da aynı dili konuşanlar diyelim), eğer bu zümrenin üyeleri, paylaştıkları üyelik vasıtasıyla birbirlerine karşı belirli müşterek hakları ve görevleri kesin olarak tanırlarsa ve tanıdıkları zaman millet haline gelirler. Onları ulusa çeviren, ne olursa olsun, bu zümreyi üye olmayanlardan ayıran diğer paylaşılan nitelikler değil, birbirini aynı türün hemcinsleri olarak tanımalarıdır.”

Gellner ayrıca “çakışma prensibini” ortaya koyar. Gellner’e göre ulusçuluk siyasi birim ile ulusal birimin çakışmasına dayanır. Bu prensip ışığında özel alan ve politik alan ayrımı ortaya çıkar. Milliyetçilik politik alan içindedir. Eğer milliyetçilik de din gibi politik alandan çıkartılabilir ve bireyin özel alanına atılabilirse, zararsız hale gelebilir.

Thongchai Winichakul ise ulusun daha önceden -ezelden- beri var olmadığı ulusun yapılandırmacı görüşünü paylaşır ve ulusu “sınırların çizimi ve oluşumu” vasıtasıyla tanımlar. İnsanlar arasındaki herhangi bir somut bağ ile değil, ulusun kendisinin tanınmasıyla açıklanan “hayali bir cemaat” fikrine katılır.

Thongchai, milliyetçiliğin işaretlenmiş ulusun sınırlarına bağlı olduğunu belirtir. Bu sınırlar ulusun ne olduğunu ve ne olmadığını belirlemekte ve ulusal kimliğin en dış limitlerini tanımlamaktadır. “Sınır merceği vasıtasıyla milliyet çalışması, sınırın değeri ve bağımsızlığı ile ilgili olandan ayrı olamayan millet kavramı olarak politik coğrafya yoluyla ulusun oluşumunun açıklanmasında hayati önem taşır. Milliyetçilik ulusun kolektif özünün yaratılmasında bu sınırlar içerisinde hayati bir bileşendir” ve bu yapı aslında hayali söylemler ve hayali coğrafi sınırlar ile yaratılmış bir haritacılıktan başka bir şey değildir. Ve de yaratılmış bir yapıdır.

Eric Hobsbawm ise ulusun inşacı görüşünün Marxist tarafıdır. Ona göre bir halk topluluğunun önceden var olan ve homojen özelliklerinin hiçbirİ bir ulusu tanımlamaz; bunun yerine ulusu tanımlayan şey ve onu meşrulaştıran şey bu bağın bir imalat ve yapay bir varlık oluşudur. Şöyle ifade eder: “Doğal olarak, insanları sınıflandırmanın tanrı vergisi yolu olarak, kendinde var olan… siyasi kader olarak milletler bir mittir; milliyetçilik, bazen var olan kültürleri alır ve onları ulusa döndürür, bazen de onları icat eder ve var olan kültürleri yok eder: bu bir gerçektir.”

Eric Hosbawm’a göre, “Milletleri yaratanlar Milliyetçilerdir. Milliyetçileri yaratan milletler değil.”

Milletler ve Milliyetçilik ile ilgili tüm bu teorilerin ötesinde, döneminin çok hızlı gelişen ve durmadan değişen siyasi hareketleri ve tarihsel gelişimin ileri bir safhası olarak yeni ortaya çıkan uluslar ve ulusal hareketler karşısında, 1853 yılında yazdığı ve sonradan hatasını gördüğü Hindistan üzerine makalesinde olduğu gibi ya da İtalya ve Polonya gibi ülkelerin ulusal hareketlerini desteklerken Avusturya-Macaristan ya da Rus İmparatorluğu’na karşı verilen diğer ulusal bağımsızlık hareketlerini “gerici” olarak değerlendirmesi gibi, kendi içinde zaman zaman tezata düşse de -yazılarımızda ısrarla yer verdiğimiz alıntıyla- milletlerin ve milliyetçiliğin ne olduğu konusuna son noktayı, günümüzde kimi Marxistlerin milliyetçiliği sistematik olarak ele almama eleştirilerine rağmen, en belirgin ve en net Karl Marx koyar:

”İşçinin milliyeti Fransız, İngiliz ya da Alman değil, emek, bedava kölelik, kendi kendini satmaktır. Onu yöneten hükümet Fransız, İngiliz ya da Alman hükümetleri değil, sermayedir. Doğduğu yerin havası Fransız, İngiliz ya da Alman havası değil, fabrika havasıdır. Ona ait olan topraksa Fransız, İngiliz ya da Alman toprağı değil, yerin birkaç karış altıdır.” (Karl Marx, 1845, Draft on an Article on Friedrich List’s Book: Das Nationale System der Politischen Oekonomie)….

Paradoksal ilişkiler yumağı olan insan -özel olarak işçi- “bayrak” ve “vatan”ın açlığından daha değerli olmadığını ve kendini bir millet -veya bir din-ile tanımlamanın kendi devrimci karakterinin üstünü nasıl örttüğünü gördüğünde devrim mücadelesinin en büyük öznesi olmaya devam edecektir.

Sonuç olarak, milliyetçiliğin varlığı kendinden olan ve kendinden olmayanlar yaratmaya mecburdur. Milliyetçiler kendilerini bir millet ile tanımlamaya muhtaçtırlar. Kaos ve kargaşa yaratmadan korku salınamayacağı için eninde sonunda faşizme bulaşırlar. Çünkü milletlerin yapısının tartışmaya açılma tehlikesini göze alamazlar. Ve böylece eninde sonunda insan ve doğa karşıtı bir “faşist” doğar.

Devam Edecek…

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x