Motosiklet Günlüğü-2

HomeWelt

Motosiklet Günlüğü-2

“Altın”cı Filo Kirazlı’dan Defol!

Güzel bir uyku, güzel bir kahvaltının ardından güzel insanlara veda ederek Tekirdağ’dan ayrıldım. Hava çok güzel. Kuzey rüzgarları sırtına yüklediği kekik kokularını burnuma taşıyor. Van Gogh’un tuvalinden fışkırmış gibi her şey; kah boynunu bükmüş kah yüzünü güneşe dönmüş, gülmüş ayçiçekler; yeşil ile sarı arasında renge bürünmüş mısır tarlaları, upuzun yeni sürülmüş çizgili topraklar… Tepeler, yeşilin her tonu ağaçlar… Bir an düşündüm, bu uçsuz bucaksız verimli topraklarda neden tarım yapılmıyor? Neden ekilip biçilmiyor? Sadece Trakya toprakları bile Afrika’da ki aç insanları doyurmaya yeter. Daha bunun Konya’sı, Çukurova’sı, Harran’ı, Aydın Ovası ve saymakla bitiremeyeceğim uçsuz bucaksız tarlaları, bereketli toprakları… Tarım neden yapılmıyor?

Her neyse tadımı, tadınızı kaçırmak istemiyorum.

Keyifli bir yolculuğun ardından daha önce yüzerek karşıya geçtiğim Çanakkale boğazını geçtim. Vapurda çay, simit vardı; bir de deniz. Denizin bittiği yerde ufuk ve mavi gökyüzü… İçim içime sığmıyor, çok heyecanlıyım.
Çanakkale Eceabat’a geldim. Buradan nereye gidecektim? Hiçbir fikrim yoktu. Derken aklıma Kaz Dağları geldi! Kutsal dağlar. Ucu Bergama’dan başlayan Asos, Behramkale, Küçükkuyu, Altınoluk, Güre, Edremit’ kadar bütün kıyı şeridini etekleri yapan Kaz dağları… Öyle dağ, taş ile kaplı değil, sık ormanlık. Çam, karaçam, gürgen ve tabi sonsuz, sayısız zeytin ağaçları… Kaz Dağlarındaki kıyım, aklımın çengeline takıldı. Gidonumu Kirazlı köyüne kırdım. Alabildiğine  ağaçlar, orman ekilecek toprak bile yok. Tatlı, kıvrımlı bir yolculuğun ardından Balaban’a vardım.

Aaaa! Buda ne? Olamaz! Cennetin ortası da bir cehennem çöl!

Ağustos böcekleri cır cır ötmüyorlar! Karıncalar sürgün, çalışmıyorlar. Sincaplar sakladıkları kozalak fıstıklarını bulamıyorlar. Ağaç yok, evleri yıkılmış! Ayılar delirmiş danalar gibi, tilkilerin külahı ters dönmüş, şaşıyorlar, kaçıyorlar uzaktaki ormanlıklara. Yılanlar, toprağa saklanamıyorlar, kepçelerin dişleri arasında parçalanmışlar.
Ya kuşlar? İlk patlamayla havalandılar. Topraklar patlatılırken yuvalarını, yavrularını, yumurtalarını bırakıp göç ettiler. Henüz kesilmemiş, kesilecek olan sekiz yüz bin ağacın arasına. Kıyamet mi bu? Ne ağaç, ne fıstık, ne ceviz var; oksijen kalmamış, nefes alamıyor insanlar… Çam balı petekleri, ağaçlarla beraber toprağa devriliyor. Tavşanlar koşamıyorlar, bir çoğu ölmüş. Domuzlar kaçtıkları ormana sığınmışlar. “Dağına taşına toprağına ölürüm Türkiye’m” diyen insanlar araziye uymuş, yok. Yine bizden yine tanıdık, bildik kurtarıcı on üç insan çıkmış halkın bağrından. Ellerinde çakmak taşları birbirine vuruyorlar. Bir kıvılcım çakmaya çalışıyorlar. Bir kıvılcım! Toplu haykırışı harekete geçirecek bir kıvılcım! Şimdi toplanıp bir şeyler konuşuyorlar. Kaçan bütün canlılar birer ağaç arkasına saklanmışlar.  Konuşmaları dinliyorlar! Anlayamadıkları bir dildi. Ellerinde olsa birleşecekler, katılacaklardı toplantılarına.

 

Ağaçlar siperdi şimdi!

Bu kavga hepimizin kavgası. Bu toprak, bu su, bu hava kavgası. Düşman zalim. Kepçenin ucundaki karıncayı görmüyor. Sanki uzaydan gelmiş araçlarla, silahlarla istila ediyorlardı yeşillikleri, arazileri. Nükleer bomba düşmüş yeryüzüne… Yaşadıklarına inanamıyorlar.
Evciler; koyunlar, kuzular, tavuklar, topraktaki kurtlar, nefes alamıyorlar.

Toprak ekşidi, hava acıdı; yağmur toprağa, toprak suya karıştı, toprak siyanürü emdi. Görmüyorlar! Domates zehirlendi, fasulye çürüdü, yeşil sarardı, toprak kurudu ve çatladı. Görmüyorlar! İnsanlar, ah insanlar! Ağaçları kesip, toprağı eşeleyen insanlar. Çıkardığınız altın boynunuzda kilitlenmiş zincir olacak. Ey, doğaya savaş açmış insanlar! Emin olun bu savaşı kaybedeceksiniz!

Kaz Dağları! Yüce, kutsal dağlar! Eyyy Zeus, kutsal dağlara zulmün artıkça Prometheuslar senin sonunu getirecek.
Senin sonunu getirecekler! Aydınlıklarına biraz isyan, biraz cesaret bulaşmış o cesur yürekler, o on üç insan, önce 13 bin, sonra 133 bin olacak. Ne toprağı eşeleyerek çıkarttığınız altınlar, ne Afroditler için siyanür ile ayrıştırdığın gümüş takıların gerçek.

Gerçek; “… Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamaktır.

Doğa katlediliyordu. Bir insan, bir çevreci, bir gezgin, bir geri dönüşümcü olarak sessiz kalamazdım. Ve derken “Havama, suyuma dokunma!” diyen insanların arasında buldum kendimi.
Çadırlar kurulmuş ağaç diplerinde. Her ağaç altında bir çadır! Sanki herkes bir ağacı korur gibi. Ağaçta onları koruyor gölgesi ile meyvesi ile… Oksijeni ile.. Küçük bir gezi direnişi. Aynı duygular, aynı düşüncelerle karşı çıkışlar, aynı espriler ile siyasi sloganlar.
Bakın ne tatlı haykırışlar:
Altını olan giremez!
Odalarda ışıksızım!
Bak burası çok önemli!
Enkaz değil, Kaz Dağları!
İlla 7/24 ayar mı verelim!
Ağaçlar hesap soracak!
Balaban direnme tesisleri!
Doğayı savunmak, yaşamı savunmaktır!
Kaz Dağları soluğumuz!
Altın madeni sonumuz!

Birde ant içmişler! Yani bir antları var:
“Ağaçların ayakları yok kaçmaya. Elleri yok dövüşmeye. Dilleri yok sövmeye. O halde Kaz Dağlarını biz savunacağız, biz!”

Gezi tadında bir direniş. Orantısız zeka dedikleri bu olsa gerek. Hepsini tek tek fotoğrafladım, sizlerle paylaşıyorum.
Çanakkale Belediyesi bir platform tesis etmiş. Gönüllüler, ortak yaşam alanları, açık hava toplantı salonları, güneş enerjisi ile çalışan aydınlatmalar, şarj olan telefonlar.. Dağıtılan tabldot yemekler, çaylar; komünal yaşam ve dayanışma…

Sevgili dostlar, burası Çanakkale ve yöre illerinin adı Balaban olan su havzasının bulunduğu bir bölge ve dünyada oksijeni en bol üreten beş coğrafyadan biri. Bir Amerikan şirketi, 3500 hektar üzerinden kiralama yapılmış. 600 hektarına ÇED raporu verilmiş. Şu ana kadar 200 hektarlık bir bölümü üzerinde bulunan bütün ağaçları kesip etrafını yüksek tel örgülerle çevirmişler. Ortaya öyle bir manzara çıkmış ki insanın içi acır. Bilim kurgu filmlerinde ki kıyamet sonrası görüntüler gibi. Kuşların, ağustos böceklerinin öttüğü cam korkularının etrafa yayıldığı sık ormanlığın, birden bire bitip, gözün olabildiğince büyüklükte bir çölün başladığını düşün. İşte tam da bu gördüklerim. Ne korkunç değil mi?

Balaban Tepesi dedikleri yüksek bir yerde, eskiden “orman gözetleme kulesi” varmış. Yani ormanda çıkan yangınların, kaçak kesimleri görmek için bir kule. Ne trajikomiktir ki, yerinde ne kule, ne de ağaç kalmış. Yapılan araştırmalara göre 195 bin adet ağaç kesilmiş. Daha 800 bin ağaç kesilecek.

İnsanlar direniyor. On üç kişi ile başlayan direniş, şimdi üç yüzlere ulaşmış. Çok yetersiz. Eğer bu sayı o binleri bulmazsa elinde saban, kazma, kürek köylüler olmazsa; eğer elinde tohum, makina, traktör olan tarım işçileri olmazsa, eğer Çanakkale halkı buna “dur” demezse ve tabii sizler üşenmeden gelip direnişin dinamiği olmazsanız 800 bin ağaç daha kesilecek.

Arkadaşlar gelin, tatil diyordunuz işte tatil. Çadırınızı, tencerenizi tavanızı kapın gelin. Müzik var, eğlence var, yemek var. Espri var ve hepsinden önemlisi unuttuğumuz, dayanışma, birlik, beraberlik var. Gezi direnişi ruhu var!
Haklıyız. Davamızı en cahilimize bile anlatabiliriz.
“Bunlar altın elde etmek istiyorlar. Bunun için yüz binlerce ağaç kesiyorlar. Milyonlarca canlının hayatına son veriyorlar, toprağı patlatıyorlar altını, gümüşü bulmak için. Son derece tehlikeli ve zehirli siyanür ile ayrıştıracaklar toprağı. Kimyasal atıklar toprağa gömülecek. Yağmur yağacak siyanür süzülerek yeraltı sularına karışacak. Yağmur’la birlikte siyanür Balaban su havzasına ulaşacak ve tarım işçileri tarlalarını zehirli sularla sulayacak. Çanakkale halkı zehirli su içecek. Dava bu. Bunu durdurmalıyız.

Sevgili dostlar hepinizi su ve vicdan nöbetindeki arkadaşları desteklemeye çağırıyorum.

Memet SÖNMEZ

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments