Motosiklet Günlüğü-8

HomeWelt

Motosiklet Günlüğü-8

Akdeniz, Ege turu… 1. Gün.

Eşik nedir sizce?

Yok, hayır… Telli çalgılarda üzerine tellerin bindiği köprüden ya da kapınızdaki eşikten bahsetmiyorum. Başlangıç noktasından, zihnimizdeki ve sınırların eşiğinden söz ediyorum. Eşik deyip geçmemek lazım… Başlangıç çizgisi bazen nitelik belirleyicidir. Bazen adımınızı attığınız yön sizi bambaşka bir insan olmaya sürükleyebilir. Belirli bir sıradanlığın içine çaresizce sıkışmış yaşamlarımızın heveslerimizi ve sevinçlerimizi yok etmesine seyirci kalmaktansa, bu risk göze alınabilir! Bu nitelik belirleyici “küçük”  hareket, bazen kişilerin içinde devrimler yapmanın ilk adımı olabilir.

Yeter ki azıcık cesaret edin. Silkelenip, üzerinizde yıllardır biriken tozu savurun. Her gün küçük küçük biriktirdiğiniz kararlılıklar sizi ayağa kaldıracak, sırt çantanızı hazırlatıp seyahate çıkartacaktır emin olun. Yeni akarsular, yeni topraklar üzerinde yeni insanlarla tanışacaksınız. Değişen topraklarla beraber değişen kültürler göreceksiniz. Gözleriniz açılacak, “vay canına” diyeceksiniz. Değişen diller, lehçeler dilinize dolanacak. Zihninizin eşiği yerinden oynayacak…

Bir sürü anı toplayacaksınız. Tekrar gelmek, o tatları tekrar tatmak isteyeceksiniz. Unutmayalım tadı bilmeden özleyemeyiz. Varlığından bile haberimiz olmaz. Evet biraz macera gerekli. Bu biraz tehlikeli olabilir. Maceracılığın o kadar da zararlı olmadığını düşünün. Evet belki yaralanabilirsiniz. Ama yararlanmakta iyidir, öyle değil mi?  Zira siz maceradan çekinerek uzak dururken, rutin hayatınızın sizi her gün yavaş yavaş öldürdüğünü bilmiyor olacaksınız.

Oysa doğayı yeniden keşfederken, yeni kokular dolacak burunlarınıza. Temiz havayı çekeceksiniz ciğerlerinize. Çözmeye çalışacaksınız onları gözleriniz kapalı. Bir gurme gibi, bir parfümör gibi; “bu ne kokusu, böyle? Islak ot, az önce dinen yağmurun ıslattığı toprağın kokusu, tezek..? “Yok hayır”, diyeceksiniz, “içinde dağ kekikiği, yabani defne kokusu da var ama.” Ya portakal turunçgillerin Antalya sokaklarındaki beyaz çiçekleri..? Nasıl kokar bilir misiniz bir kıl kara çadırda bir Yörük kadınının otlu, peynirli gözlemesi? Hele üzerine tereyağı sürerken çıkan kokuyu ben şimdi sizlere nasıl tarif edeyim… Nasıl anlatılır gevrek, kokulu, muhteşem tatlar içeren gözlemenin damak çeperindeki turunu nasıl anlatayım?

Uzun lafın kısası seyahat etmemizin önündeki tek engel kendi kafalarımızın içindeki eşiğimizdir…

Uzun, aslına bakılırsa sıkıcı bir yolculuğun ardından kuzeyden güneye inen bildik bir yol üzerinden Antalya’ya geldik. Yolculuğa Süleyman, namı diğer ‘Biber’ ile çıktık. Onunla çocukluk yıllarımızdan beri birbirimizle konuşmadan bir eylemde, bir kavgada vücut diliyle anlaşırdık. O anlarda göz göze gelir, nerede nasıl hareket edilir mimiklerimiz bizlere ne yapmamız gerektiğini söylerdi. Biber, çok iyi araba kullanırdı. Arabasına binenler koltuğunu tuvalet olarak kullandığı söylenir. Benimde iyi motor sürdüğüm söylenirdi. Arkamda taşıdığım arkadaşlar, altlarına ettiler mi bilemem. Ama otuz dakikada Bostancı’dan Avcılar’a geldiğimi, tek teker üzerinde yüzlerce metre gittiğimi hatırlıyorum. Tabi ki şimdi öyle değilim. O motor sürüşlerimi hatırlamak bile ürkütüyor beni. Şimdi bu “yaşlı kurt”u arkamda binlerce km. korkutmadan sürecek miyim motorumu bilemiyorum… Yada eski günlerdeki heyecanları uyumu sağlayan bilecek miyiz?

Her şey merakla başlar, keşifle sürer.

Evet, nerede kalmıştık? Ha hatırladım. Sıkıcı bir yolculuğun ardından ilk durağımıza ulaştık. Sıkıcıydı çünkü motorcular bilir, bir yere kilitlenip yol almak ve devamlı tek düze motor sürmek oldukça keyifsizdir. “Zorunuz neydi?” diyenler olabilir. Zorumuz vardı çünkü sevgili Levent Kaçar tatilinin son gününe bize randevu vermişti. Antalya Kundu’da bir çiftlikte bizi bekliyordu. “Haydi, çabuk gelin. Size kendi ellerimle zeytinyağlı mezeler yapacağım” diyordu. “Rakı var mı?” diye sorduk. “Olmaz mı” diye cevap verince, bu keyifsiz yolcuğu göze aldık.

Yolları, rüzgarları yara yara, işaret tabelalarındaki şehir adlarını gerilerde bıraka bıraka ilerledik. Tatlı yorgunluğun ardından iki ağaç arasına gerilen hamağa yattığımda, “evet işte bu, burası” dedim.  Kendi eşiğimizin çizgisini aşmanın ödülü şimdilik buydu herhalde.

Burası, Antalya’nın Kundu Beldesi. Sayısız otelin, pansiyonun, tatil köylerinin bulunduğu bir yer. Ancak malumunuz pandemi nedeniyle ortalıkta kimseler yok. “Hayalet” bir şehir haline dönüşmüş. Burada o kadar çok yapılaşma var ki; çılgın eğlence yerleri, animasyonlar, köpüklü danslar, barlar, kulüpler, açık büfe salonlar,  konser yerleri ve sayısız odalar… Ancak hepsi boş… Topkapı, Dolmabahçe, Kremlin Sarayı mimarili dev şaşalı yapılar terk edilmiş sessizliğe batmış, öylece duruyor. Gördüğüm manzara, yaşanılan tablonun binde biri. Bir de bütün ülkeyi ve hatta bütün dünyadaki tabloyu düşünemiyorum bile. Yeryüzünde yaşayan bütün insanların fişi çekilmiş, resetlenmişti sanki. Bilim kurgu filmlerinden bir sahneydi ya da dev prodüksiyonlu filim çevriliyordu ve burası film platosuydu. Az sonra istilacı uzaylılar köşeden çıkacaktı ve bölgeyi ele geçirecekti. Gördüğüm tam olarak buydu.

İnsan olmayınca hayatın, bu görkemli lüks yapılarında bir anlamı olmuyordu. İçimden “duvarların dili olsa da konuşsa” diyorum. Ne aşklar, sevişmeler yaşandı buralarda halbuki. Ne kavgaların, umutların, sevinçlerin görüntüsü yansıdı bu otel odalarının aynalarına. İyi kötü yönleriyle bir hayat vardı. Gazinolarda dönen ruletler, oynanan pokerler, “hey, martini verir misin?”, ” bebeğim bana şans dile.” “Senin şansın benim aşkım ” mavi havuz, yeşil deniz. Cıvıl cıvıl farklı bir hayat… yok şimdi…

Sevgili Kadir Gül’ün biricik kızının adını verdiği Ekim’in Çiftliği bu tesislerin bittiği yerde başlayan ve hiç bir yapılaşmaya izin verilmeyen yeşil topraklar üzerine kurulu. İçinde keçiler, tavuklar ve tabi horozlar… Kazlar, tavşanlar ve tabi kurbağalı dere var. Bir de bunların koruyucusu adı Pamuk isminde Kangal köpeği… Uçsuz bucaksız yeşil arazi üzerinde devriye atıp duruyor. “Ailesi”ne yönelik tehlikeleri uzaklaştırıp geri geliyor. Sonrada gözlerimize bakıp ;”rahat olun, asayiş berkemal” dercesine masamıza yakın bir yerde oturuyor.

İddiasız, yalın, doğa ile baş başa bir hayatı vardır Kadir’in. Yiyebileceği kadar ekilen, beslenebileceği kadar beslenen hayvanlar. Şarap için üzüm, fasulye için zeytinyağı… Süt için keçi, yumurta için tavuk besliyor, yetiştiriyor Kadir…

Zeytinyağlı yiyeceklerle donatılmış harikulade bir masanın etrafında derin sohbetlere başlıyoruz…

Kadir, sabah bizi Toros dağlarının zirvesinde bulunan Gediz yaylasına, Suyun Gözü’ne götürmek istiyor. Heyecanlanıyoruz. Gerçekten asıl tatil bundan sonra başlıyor.

Yol yorgunluğunu çabuk atıyoruz üzerimizden. Temiz hava, hafif yiyecekler deliksiz bir uykunun ardından horoz sesi ile uyanıyorum. Hayvanat bahçesi gibi bir yer burası. Kulağıma sayısız çeşitte hayvan sesleri geliyor. İçimi pır pır eden derin heyecanlar kaplıyor.

Tavukların altından alınan yumurta, zeytinden süzülen yağın içine kırılıyor. Yanında keçi peyniri, üzüm salkımından beslenen arıların üzüm tadında balı, sıcak çay ve sıcak dostlar…

Ardından Kadir ayaklanıyor ve “hadi” diyor. Levent, hemen sofrayı topluyor. Özcan ise arabayı getiriyor. Biber akşamdan kalma  tatlı sohbetini ağaç altında yakaladığı Kadir’e gülerek anlatıyor.

Uzun bir yol var önümüzde. Yollar kıvrıla kıvrıla uzanıyor ve biz güle oynaya ilerliyoruz… Ormanlar başlıyor, kokular değişiyor. Kekik mi desem, defne mi? Kuru ot kokusu belki. Belki de ada çayı… Sert, kırmızı toprak bir yol başlıyor önümüzde. Gediz ismini buradan almış belli ki… İri taşlı, sert yollar, yukarı uzadıkça vahşileşiyor. Yol bitiyor. Dik ormanın içinden geçip bir cennet boşlukta buluyoruz kendimizi. Yeşilin bütün tonlarındaki su, renkli çakıl taşlarıyla döşeli. Isınmış, terlemiş vücudumuzu bu dayanılmaz suyun içinde söndürüyoruz. Suyun soğukluğunu sizlere tarif edemem. Bunu fotoğrafla da anlatmayı başaramam. Toroslar’da eriyen karların insan vücudu ile buluşma anını bir düşünün. Neler hissedersiniz? İşte biz de onları hissettik.

Sinemacı, yazar, devrimci, gözlemci özelliğinin yanında birde şair kimliği var sevgili Levent’in. İnsanlar mezarlıktan geçerken korkar, şarkı söyler. Levent, soğuktan suda şiir okuyor.

Suya ayaklarınızı soktuğunuzda önce ayak parmaklarınız karıncalanmaya başlıyor. Sonra kesik yakıcı bir acı hissediyorsunuz. O nedenle ben suya balıklama atlamayı tercih ettim. Yavaş yavaş acı çekmektense, bir anda olsun bitsin istedim. Bu bir tür beyni aldatmaktı. Beyin vücuda komut veremeden sudan çıkıldığında her şey daha güzel olabiliyor. Sonra her şeye olduğu gibi alışıyorsunuz. Yaptıklarınız eğlenceye dönüşüyor…

Bugünlük bu kadar… Yarını bekleyin size, “insan tutan balıkçıları” anlatacağım.

Dip not: Ülke gündemini telefonuma taşıyan, takip edip öğrenmemem kaynak olan Dostluk  ve Kültür Derneği Whatsapp Haber Kaynağı  gurubuna ve paylaşım yapan bütün gurup arkadaşlarıma, Türker Demirci’nin ülke gündemi başlıklı bilgilendirmesi nedeni ile kendisine ayrıca teşekkür ediyorum. Baroların haklı mücadelesini destekliyor ve Ölüm Orucunda bulunan avukatların eylemlerini, bu genel direnişin içine katılmalarını öneriyorum. Sevgi ile kalın.

Memet SÖNMEZ

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments