Motosiklet Günlüğü-9

HomeWelt

Motosiklet Günlüğü-9

(Alanya-Manavgat, Olimpos)

“Haydi Olympos’a gidelim”

Yönetmenliğini Mehmet Ada Öztekin’in yaptığı, başrollerinde ise Nejat İşler ve Yiğit Özşener’in oynadığı ‘Kaybedenler Kulübü’ filminden bir replik:

Kaan: Hadi Olympos’a gidelim

Zeynep: Ne zaman

Kaan: Hemen şimdi

Zeynep: Gelemem. Bitirmem gereken o kadar iş var ki.

Kaan: Bitirmezsen olmaz mı

Zeynep: İşten kovulurum

Kaan: Ne güzel işte, başka bir iş bulursun…

Ne tuhaf, hepimizin her zaman bitirmesi gereken işleri vardır. Üstelik bu işler bıkkınlık derecesinde önemlidir. Halbuki bu lanet işler hiçbir zaman bitmez ve biz eşiği aşıp, kendimizi bir türlü yeni sulara bırakamayız. İçten içe isteriz bu durumdan kurtulmayı ama ne yazık ki gündelik hayatın kısır döngüsünde umutlarımızın yok oluşunu seyredip dururuz.

Alanya’nın Kundu beldesinden ayrılıyoruz. Biber, Kaş’a dönmek zorundaydı. Altı gün sonra Kaş’ta buluşmak sözüyle birbirimizden ayrıldık. Onu şimdiden çok özledim.

Motorda yalnızım. Motor o kadar güçlü ki, Biber’in ne varlığını ne de yokluğunu hissettiriyor. Manavgat üzeri Alanya’ya gidiyoruz. Levent, önde arabasıyla kılavuzluk ediyor. Çevre yolundan değil, tatil beldelerinin, milyonlarca hayvanın yuva ve yaşam alanlarının talan edilip, uçsuz bucaksız golf arazilerinin yapıldığı otellerin önünden geçiyoruz. Ne pahalı bir spor(mu) muş meğer! Yabanıl otlar, böğürtlen ağaçları, toprağa gömülmüş taş, ağaç kovuklarına gizlenmiş yılan/çiyan, börtü böcek, kuşların, çırçır öten ağustos böceklerinin ev bildikleri bütün doğa/çevre yok edilmiş. Yapay çim, tepe ve düzlükler göze hoş gelse de doğa ve hayvan katliamların izlerini halen taşımakta…

Motosiklet kullanırken düşünmeyi, düşünüp sizler için not almayı seviyorum.

Tatlı bir yolculuğun sonunda Manavgat şelalesine varıyoruz. Levent’e sürpriz yapacağım. Yıllar önce Alanya’ya her geliş ve gidişimde şelaleye mutlaka uğrar, sıcaktan buharlaşmış vücudumu çayın soğuk sularında serinletirdim. O fotoğraflarda gördüğünüz şelalenin orta yerine; yerli yabancı turistlerin şaşkın bakışları altında yürür, oradan balıklama suya atlardım. Nehrin suyunu iyi tanıyordum. Nerede şiddetli, ters akıntı var, nerede “ölü” su var hepsini ezberlemişim. Bildiğim ve defalarca yüzdüğüm nehirde yine yüzecektim Herakleitos’a inat. Neymiş efendim “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz”mış! Bal gibi de yıkanılır efendim. Aynı yerde, aynı kayanın üzerinde, aynı akan suya balıklama dalıp yıkanıyorum işte. Felsefe yapmanın manası ne sevgili Herakleitos?

Şaka bir yana. Su deli gibi akıyor ve çok soğuk. Önüne gelen her şeyi sürükleyip denize taşıyor. Yüzme de bilsen fazla içinde kalamaz, çok geçmeden hipotermi yaşarsın.

Levent Kaçar iyi yüzme bilen ama bilmediği yerde de yüzmeyecek kadar akıllı birisi. Önce ona kılavuz olmalıyım. Yıllar önce bana da buranın yerli çocukları kılavuz olmuşlardı. Sıcak havanın ensemde boza pişirdiği bir zamanda soğuk biramı içerken, şelaleden atlayan çocukları izlemiştim. Onları yüzdüren su, beni de yüzdürebilirdi. Su o kadar soğuk ve o kadar insanı içine çekiyor ki, tehlikeli olduğunu bile göremiyorsunuz. Buraya gelirken Levent’e, “seni insan tutan balıkçı yapacağım” demiştim. Buradaki kastım Manavgat Şelalesi’nin insanı tutup içine çeken akarsuyuydu. Yoksa İsa’nın bilmem kaçıncı bab, bilmem kaçıncı ayetinden bahsetmek değil amacım…

Ancak sizlere işin bir de üzücü tarafından bahsetmeliyim. Doğanın bu muhteşem güzelliği karşısında tarifi imkansız duygular yaşarken, diğer taraftan çevrenin çöp içinde olduğunu görmek kahredici bir durum. İnsanların kendisini sarıp sarmalayan çevreye zarar verip kirletmelerini anlamak gerçekten mümkün değil. Her yer, her ağaç altı, her çalı dibi çöplük içinde… Hızını alamayanlar çöplerini akar, gözden ırak olur götürür sandıkları suya atması çalılara takılmasından belli.

Her insan devrimci değildir ama her devrimci bir çevrecidir. En azından öyle olmalıdır! Levent ile göz göze geliyoruz. Birer poşet bulup ilk önce herkesin şaşkın bakışları arasında “mıntıka temizliği” yapıyoruz. Çok beğendiğim bir söz vardır. Genellikle tuvaletlere yazılan bu söz şöyledir: “Nasıl bulmak istiyorsan, öyle bırak!” Biz kötü bulmuştuk, kötü bırakmayacağız. Temiz çevrede mutlu olmak istiyorduk. Belki bu tekerrürün ilk halkası biz oluruz diye düşündük. Hem bugüne kadar istemeden de olsa kirlettiğimiz çevremize borcumuzu öderiz. Çevremizi temizleriz ve gelenler temiz bulur. Onlar da temiz bırakırlar ve bu böyle devam eder belki…

Yorulmuş, terlemiştik. Artık bu soğuk suyu helal bilmiştik. Bir iki hareketle Levent’e suyu tarif ediyorum: “şuraya dikkat et… Bu tarafa yüz ama önce vücudunu soğuk suya alıştır… Sonra sen suyu tutacak, onunla oynayacaksın…”

Eğleniyoruz, iki yoldaş yan yana ayakları suda. Bir sehpa üzerinde iki bardak köpüklü bira. Şişeler poşette, poşetler soğuk suda…

Sapa deresi, Alanya.

Yeryüzünde cennet varsa onlardan biri de muhakkak burası olmalı. Yeşil su, yeşil ağaç, yeşil yaprak… Yeşille dair ne arıyorsanız hepsi burada mevcut. Yüksek kayalardan akan suyun sesi, ağustos böceklerinin ve yusufçuk kuşlarının ötüşleriyle birlikte harika bir senfoni yaratıyor. Çam ağaçlarının reçinesi, tepelerden koşan kekik kokuları da suyun üzerinden kalkan serin buharla birlikte ciğerlerinize doluyor. Gözlerinizi kapalı bile olsa, buradaki cennet yaşamının tablosu zihninizde kesinlikle oluşur. Cenneti başka yerde arayanlar yanılıyorlar. Cennetin adresini değiştirenlere itimat etmeyin…

Tabi bu tarifi imkansız güzelliğin değişmeyen kara lekesi, insanların çevreye bıraktıkları çöpleri. Maalesef burası da çöp içinde… Yine elime bir poşet alıp, başkaları temiz bulsun ve onlar da temiz bıraksın diye çöpleri topluyorum. Galiba ben bu işi seviyorum.

Doğadan aldığımız her şeyi doğaya bırakmalıyız. Kendi artıklarımızı ise kendimizle birlikte götürmeliyiz.

İçim yanıyor. Rüzgar, yağmur ve azgın suların kırıp fırlattığı ağaç dallarına gözüm takılıyor. Üzerinde nice tasarımlar, aplikler, masa, sandalye ayağı olarak kullanabileceğim nice ağaçlar görüyorum. İki taş arasına sıkışıp kalmışlar.  On yıl belki de yirmi yıldır orada duruyorlar. Su yükselmiş, taş yerinden oynamış, göç etmişler dere boyunca. Sonra yine sıkışıp kalmışlar bir yerde. Belki otuz, belki kırk yıldır oradalar, kim bilir. Suyun, rüzgarın yıllarca zımparalayıp düzleştirdiği ağaçlar… Bazıları suda büyümüş. Bağırlarına taş saklamış, ağaç olmuş. Dere taşmış kopmuş, sonra bir fırtınada sürüklenmiş kaybolmuş… Onları görüyorum. Dere boyunca hepsini topluyorum. Akarsuya atıp tek bir yerde topluyor, çalılıkların arasına saklıyorum. Bir başka zaman arabayla geldiğimde onları almak ve hikayelerini yeniden yazmak üzere…

Çöp ve ağaç toplamanın ardından sudan izin alarak onun bağrında vücudumu serinletiyorum.

Olympos!

‘Ateş hırsızları söylencesi”(Emirhan Oğuz)

Okyanuslar Tanrısı Poseidon, bu sahilden karaya çıkıp, Dionysos’la beraber şarap içerlermiş. Onlar sarhoş olup sızdıkları zaman bizler yüzerek Tanrıların ateşini çalmaya gelirdik! Adımız ‘ateş hırsızları’na çıkmıştı…

On iki Olymposlular ya da sadece Olymposlular, Titanlara karşı darbe yaptıktan sonra, Olympos’taki yanar taşta zaferlerini kutlarken bizler, ateşten ışık yontuyorduk.

Düşünüyorum da şimdi bu ayaklarımı bastığım topraklarda mitolojilerde geçen söylencelere göre ne savaşlar, aşklar, alemler yaşanmış ve nice olimpiyat yarışları düzenlenmiş…

Söylencenin tekine göre Afrodit ve Venüs’ün Dionysos ile beraber bu yanar taşta nice alemler yapmışlardır. Üstelik çeşmelerden şarap aktarmış. Ben Homeros’un yalancısıyım…

Aradan yüz yıllar geçmiş. Bir anda Amerikalılar çıkagelmiş. Olimpiyat oyunları konulu bir filmin çekimleri için burayı mekan olarak seçmişler. Burada da Kadir diye yerli biriyle tanışmışlar. Kadir onlara ön ayak olmuş, getir götürlerini yapmış. Senaryoya uygun antik ağaç evler inşa edilmiş. Sporcuların yaşadığı ağaçlardan evler…

Derken filim bitmiş ve yapımcılar, oyuncular hep birlikte çekip gitmeden önce bu yapılan evleri sökmeyip Kadir’e bırakmışlar. Daha sonra Kadir de etrafı kendince derleyip toparlamış, kafasındaki konsepte uygun hale getirmiş. Şimdi burası “Kadir’in Yeri” olarak bilinen dünyanın en iyi butik otelleri arasında yer alıyor. Salaş bir yer. Orta halli, orta kültürlü rockçı, hippi gençliğin takıldığı, tabldot yemeğin servis edildiği, isteyenin getirdiği gitarı çalabildikleri, yaz aşklarının yaşandığı bir yer.

Ağaç evler zamanla yıpranmış. Düzeltmeyi, eski haline (restorasyon) getirmeyi denemişler ama bu konuda çok başarısız olmuşlar. Mesela kırılmış bir kapı, Amerikan Siding bir modelle değiştirilmiş. Bu ve benzer onarımlar evlerin orijinalliğini fena halde bozmuş. Biraz ‘laz mütahit’ işi olmuş. Buraların tatil beldesi olma hikayesi işte böyle başlıyor sevgili dostlar.

Öte yandan Olympos antik kentine girişin ücretli olması başka dikkat çeken ayrıntı. Ücreti de maalesef oldukça pahalı. Sıfır bakım ve hizmetle, maksimum düzeyde para kazanmaya çalışan anlayış kendisini burada da gösteriyor. Üç beş anıt mezar, duvar yazıları ve kalıntılar, kötü ve çöp içinde bir çevre insanlara sunuluyor. Kendi başına ne kadar temizlersen temizle. Zihinler kötü olunca çevre de kirleniyor haliyle…

Buralarda gezindiğimiz yeter. Gelin sizi bambaşka bir diyara götüreyim.

Beni takip etmeye devam edin. Yarın sizleri Antalya Kaş’a götürmek istiyorum.

Şimdilik hoşça kalın…

Memet SÖNMEZ

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments