İlyas Zeki Kutlu
Geçen yazımda da belirttiğim gibi 1980 li yıllarda Avrupa’daki Türkiyeli politik göçmenlerin o günlerin politik görevlerini bir anlamda (elbette eksik kalmış bazı yanları olabilir) yerine getirdiklerini söyleyebilirim.
1990’lı yıllardan itibaren gerek dünyadaki politik gelişmeler gerekse de ülke içindeki politik mevzilerin yeniden konumlanış biçimi, elbette Avrupa’daki bizleri de biçimlendirdi. Yani artık ‘’BEN!’’ merkezli başka bir sürece açılmıştı yelkenler!
Eminim bu söylemim birçok politik aktörün! canını sıkacak ve günün en kolay politik eleştiri tarzı ile (sen ne bilirsin? Tuzun kuru ve uzaktan maval okuyorsun vs söylemler ile) bana söylenecekler. Ama bunlar artık gerçekten ciddiye almadığım laf kalabalıkları.
Yani demek istiyorum ki; bir dönemin politik analizleri ile toplumun nabzını tutup devasa devrimci bir mücadelenin yaratılmasında emeği olan birilerinin 90’lı yıllar sonrası bu denli politik körlüğe! uğramasını ben anlayamıyor ve anlayamadığım için de ‘’ben!’’ merkezli başka bir eksene kaymış olmalarının nedenlerini psikoloji kitaplarında bulmaya çalışıyorum.
Sorularıma karşı duyduğum çok klasik yanıtların başında gelen ‘’dünya değişti ve başka bir süreçte yaşıyoruz.’’
Doğrudur. Evet. Özellikle 2000’li yıllar ile iletişim ve bilgisayar teknolojisindeki gelişim bizi başka bir dünyaya taşımakta. Peki ama ben de şunu soruyorum şimdi.
Bu değişimde acaba biz neden sistemin dayatmalarına mahkum ve sistem içi politikalar ile uğraşmak zorunda kaldık? Neden biz bilimsel sınıf mücadelesi temelindeki temel eksenimizi kaybettik?
Derken fark ettim ki, konuyu dağıtıyorum. Aslında tüm konular iç içe. Yani Avrupa’daki mültecileri anlatırken elbette buradaki izlenen politikaları ülke gerçekliğinden ayrı tutamam.
Kısa ve net yazayım.
1990’lı yıllardan itibaren Avrupa’daki politik mültecilerin de mücadele çizgilerinde eksen kayması oluşmuş ve süreç şöyle devam etmiştir.
Özellikle örgütsel varlıkları ile kendi içlerinde ilişkileri devam ettirmek isteyen örgütler, kendi derneklerinde kendi cemaatlerini! Bir arada tutma uğraşı ile meşgul olmuşlardır.
Artık örgütleri kalmamış olanlar da yaşadıkları ülkelerde (örgütlü olanlara kıyasla) daha özgürce! kendi geleceklerini! örgütleme sürecine girmişlerdir. Ki; bunlar çoğunluktadırlar ve süreç içinde yaşadıkları ülkelerin sistemine (gerek memur ve gerekse de işçi olarak) adapte olmuşlar ve ülkedeki politik mücadeleden kendilerini ya tamamen yalıtmışlar ya da kendi konumlarında hiçbir şekilde zarar görmeyecekleri bir ilişki biçimini dirsek teması ile sürdürmeyi yeğlemişlerdir. Buna bir örneği ben vermeyeyim. Sanırım benim düşüncelerimi anlayabilen okuyucularım bunun yanıtını kendileri verebileceklerdir.
Ve gelelim Avrupa’daki politik mültecilerin politik görev ve sorumluluklarına.
Evet dünya değişiyor. Dünya değişirken insanlar da değişiyor. Ve kapitalist sistem, bizim sistem muhalifi olmamızın altındaki en temel gerekçelerimizi de tek tek elimizden alıyor. Ve ‘’ dünya değişti’’ söylemini biz yitirdiğimiz insani değerlerimizin gerekçesi olarak dilimizden düşürmüyoruz.
Yani kendimizi ve acizliğimizi ifade etmiş oluyoruz yalnızca bu söylemle. Yani dünya değişebilir. Hatta teknoloji bizi bambaşka bir dünyaya da taşıyabilir. Ama bizim için yaşamın öznesi ‘’insan’’ ise eğer! Bence sorgulamalarımızı da vicdanımızı da başka bir noktadan harekete geçirmeliyiz derim.
Bu iki paragraftan sonra Avrupa’daki politik göçmenlere sözüm:
Bence bizim en temel görev ve sorumluluklarınız şunlardır.
Birincisi; yaşadığınız ülkenin sol muhalifleri ile birleşmek, onlar ile enternasyonalist bir muhalefet noktasında birlikte hareket edebilme refleksini geliştirmek ve kendi ülkenizdeki faşizme karşı yaşadığınız ülkede, gerekli kamuoyu muhalefetini oluşturmak.
İkincisi; şu veya bu nedenle yaşadığınız ülkeye iltica etmiş insanların yaşam koşulları ve hakları ile bire bir ilgilenerek bu insanlara gerekli desteği sağlamak.
Yani (hani bana sosyal medyada paylaşımımdan ötürü saldırmıştınız ya) Avrupa’nın bilmem ne kentinde parti veya örgüt bayraklarınızı açıp yetkili bürolardan aldığınız izinler ile yaptığınız yürüyüşler ve üstelik sadece Türkçe sloganlar ve pankartlar ile yaptığınız etkinlikler inanın sadece kendi örgütsel tatmininize hizmet emekte ve ayağımızın altını iyice kayganlaştırmakta…












