Okullar kan gölüne dönmüş. Bir öğretmen ve dokuz çocuk öldürülmüş, yirmi sekiz çocuk yaralı. Aileler perişan, öğretmenler isyanda, halk tepkili.
Ama durun!
İktidar koltuğundan bir ses yükseliyor.
“Acıyı siyaset konusu yapmayın!”
Bu, bir çağrı değil; neyin konuşulamayacağını belirleyen bir çizgi.
Yani “SUSUN!” diyor.
“Tepki vermeyin. Sorgulamayın. Bağlantı kurmayın.”
Bunlar sadece “münferit olaylar.”
Oysa yaşadıklarımız, tamamen siyasette yarattıkları karanlık iklimin eseri. Susmayı değil; üzerinde konuşmayı, tepki vermeyi gerektiriyor. Ama ne zaman hak aramaya, hesap sormaya kalksak susturuluyoruz.
İktidar olarak gerçekliği manipüle edebilecek devasa bir algoritma ve medya gücüne sahip olmaları, toplumdaki derin ahlaki çöküşü “münferit olay”a indirgemelerine ve toplumu trajik olaylar karşısında bile kutuplaştırabilmelerine olanak sağlıyor. Özellikle medyanın karşıt görüşleri yok sayan, nefreti körükleyen, toplumun kolektif bilincini parçalamaya yönelik tutumu böylesi trajik olaylarda bile değişmiyor.
Ancak kurtlu baklanın kör alıcısı olurmuş.
Bu yüzden olsa gerek “münferit olay” savunması bazı kesimlerde hâlâ prim yapıyor. Onlar, sadece kendi ideolojik mahallerinden gelen sesleri duyan, her türlü belgeye, akılcı kanıta yabancılaşmış insanlar. Sorgulamıyor, düşünmüyor sadece duydukları sese inanıyorlar. Bu yüzden okul saldırılarını laik eğitim anlayışına, bir kadının öldürülme nedenini kılık kıyafetine, çocuğun istismarını rızaya bağlayabiliyorlar. Kendisi çürümenin kaynağı olan iktidarın onca hatasını, yaşanan ekonomik zorlukları görmezden gelebiliyorlar.
İktidar; elindeki bu insan malzemesini toplumun sorgulayan, düşünen, laik kesimine karşı silaha dönüştürmüş durumda. Yarattığı kutuplaşmayla, yönetim zaaflarından doğan patolojik sonuçların sorumluluğunu “münferit olay” etiketlemesiyle kolayca üzerinden atıyor.
Ama bu, sadece sorumluluktan kaçış değil; aynı zamanda bir yönlendirme.
Toplumsal öfkenin gerçek adresine yönelmesini engelleyip onu daha kolay hedeflere doğru saptıran bir mekanizma. İnsanlar, gerçeği sorgulamak yerine birbirine yöneliyor; sistem tartışılmıyor, bireyler hedefe konuluyor. Böylece her kriz, çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkıp yönetilmesi gereken bir algıya dönüşüyor.
Hukuksuzluğun, adaletsizliğin ve ahlaki çöküşün derinleştiği bu ortamda suç sıradanlaşıyor. Suçlular ise cezalandırılmaktan çok, adeta dokunulmaz oluyor. Topluma meydan okur gibi davranabilmelerinin nedeni sadece cesaretleri değil, o cesareti besleyen sistemin varlığı.
Biz bu düzeni tartışmak yerine, hâlâ onun ürettiği sonuçlar üzerinden kavga ediyoruz.
Oysa mesele tek tek olaylar değil. Bu olayları mümkün kılan düzen.
Ve düzen değişmediği sürece, her felaketten sonra aynı cümleyi kuracağız:
“Böyle bir şey nasıl olur?”












