Zonguldak’ta Kürt mevsimlik işçilere yönelik saldırı haberlerini okuduğumda dikkatimi çeken olayın kendisinden önce kullanılan dil, münferit.
Zonguldak Valiliği yaşananları “münferit bir anlaşmazlık” olarak açıkladı. Adalet Bakanı Akın Gürlek de olayın “münferit bir hadise” olduğunu söyledi.
Münferit; sözlük anlamı tek başına olan, kendi başına duran, başka olaylarla bağlantısı olmayan demek.
İnsanın kendi hayatına, çevresine yaşananlara bakınca bu kelimeye itiraz etmemesi mümkün değil.
Çünkü biz bunu ilk kez yaşamıyoruz. İlk defa duymadık, görmedik
O zaman insan ister istemez soruyor: Birkaç kuşağın yaşadığı olaylar nasıl münferit olabilir?
Bazılarımız sustu. Bazılarımız göçtü. Şehir değiştirdi, mahalle değiştirdi. Bazılarımız ismini değiştirdi. Bazılarımız dilini değiştirdi. Bazılarımız yaşadıklarını çocuklarına anlatmadı. Bazılarımız anlatacak kelime bulamadı. Bazılarımız sadece dilini, kültürünü, dinini yok sayarak, unutarak, gizleyerek sadece hayatta kalmayı başararak geldi bugüne. Ama hiç unutmadan.
Bu nedenle Türkiye’de bugün yaşanan herhangi bir ırkçı saldırıyı, bir linçi münferit diyerek geçiştiremeyiz. Çünkü bu ülkede Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan, Kürtçe şarkı söylediği ya da dinlediği için hedef alınan, yalnızca Kürt olduğu için öldürülen, linç edilen insanlar oldu. Başka kentlere çalışmaya giden Kürt işçilerin karşılaştığı saldırılar da bunun bir parçası.
Zonguldak’ta ne olduğunu elbette bilmek, bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak gerekiyor. Kim saldırdı, nasıl saldırdı, kimler sorumlu; bunların hepsi soruşturulmalı. Fakat eşit yurttaşlığın olmadığı yerde hukuk da taraftır.
Çünkü itirazım yalnızca Zonguldak’ta ne olduğuna değil. Olan biteni tarif ederken kullanılan dile de itiraz ediyorum.
Bir olayın daha soruşturması tamamlanmadan “münferit” olarak tanımlanması, o olayı yalnızca tarif etmiyor. Onu kendi gerçekliğinden de ayırıyor. Algıyı dağıtıyor, olayı önemsizleştiriyor.
Bu ülkede Kürtlere yönelik ilk kez saldırılar yaşanıyor.
Türkiye’nin tarihine baktığımızda Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Yahudilerin, Ezidilerin, Alevilerin ve Kürtlerin; yaşadığı katliamları, sürgünleri, zorla yerinden edilmeleri, inkarı ve baskıyı görüyoruz. 1915 Ermeni , 1938 Dersim, 1978 Maraş ve daha sonra Çorum, Sivas… Her dönemde katliam var. Türkiye’de her dönemin ötekisi var.
Ermeni ötekiydi, Rum ötekiydi, Kürt ötekiydi, Alevi ötekiydi. Bu ötekileştirme kimi zaman inkârla, kimi zaman sürgünle, kimi zaman zorunlu göçle, kimi zaman dilin yasaklanmasıyla, kimi zaman da doğrudan katliamla kendini gösterdi. Dönemler değişti, hedef alınan halklar, diller, dinler değişti, yöntemler değişti; fakat ötekileştirme siyaseti hep orta yerde kaldı.
Ve yaşamak hep direnmek olarak miras kaldı.
Bugün Zonguldak’ta Kürt işçilerin saldırıya uğramasını konuşurken bizi geçmişe götüren şey de tam olarak bu süreklilik. Mesele yalnızca bugün birkaç insanın doğudan batıya mevsimlik işçi olarak çalışmaya gitmesi orda “ münferit “ saldırıya uğraması değil.
Amed Spor maçında sarı torbalar sallandı.
Bu saldırıyı mümkün kılan ırkçılıktır. Ötekilik halidir. ve ötekileştirme tarihi münferit değildir.
İnsanların Kürtçe konuştuğu için dövüldüğü, Kürtçe şarkı dinlediği için hedef alındığı, yalnızca Kürt olduğu için öldürüldüğü, yalnızca Kürt olduğu için yıllarca cezaevinde kaldığı, başka bir kente çalışmaya gittiği için saldırıya uğradığı bir ülkede, her yeni saldırıyı yalnızca kendi gününün olayı olarak tarif etmek, yaşananların sürekliliğini görmemek demektir.
Bugün Türkiye’de yeniden barıştan söz ediyoruz. Bu sürecin başlaması ve barış ihtimalinin konuşulması önemli. Ama barış üzerine konuşmakla toplumun barışın dilini kurması aynı şey değil.
Çünkü barış yalnızca siyasal aktörlerin ülkeyi terör ve teröristlerden temizleyeceğiz diyerek gelmez. Barış dilini kurmak kelimeleri özenle seçmek gerekiyor. Toplumun birbirine saygı ve eşit bir yerden bakmasını gerektiriyor.
Bir Kürt işçinin çalışmak için başka bir kente gittiğinde kendisini güvende hissedebilmesi, kendi dilini konuşurken bunun bir sorun olmayacağını bilmesi, çocuklarının kimlikleri nedeniyle hedef alınmayacağını düşünebilmesi de toplumsal barışın meselesidir.
Tam da bu nedenle, bugün konuştuğumuz barışın yalnızca siyasi aktörler arasındaki bir müzakere başlığı olarak kalmaması gerekiyor. Toplumsal barış, geçmişte yaşananları susarak geçmekle değil, herkesin kendi hafızasını, varlığını ve acısını inkâr etmek zorunda kalmadan ortak bir yaşam kurabilmesiyle mümkün.
Bunun için devletin de toplumun da yaşananı kendi tarihinden koparan “münferit”, “istisna”, “anlaşmazlık” gibi bir dilden vazgeçmesi; ırkçılığı ve ötekileştirmeyi açıkça tanıyan, eşit yurttaşlığı esas alan ve herkesin kendisini bu ülkenin eşit yurttaş olarak görebileceği yeni bir ortak dil kurması gerekiyor.
Henüz bu dili kurmuş değiliz.
Ama toplumsal barışın gerçek anlamı da tam olarak burada: birbirimizin hafızasını susturmadan, birbirimizin acısını inkâr etmeden, kimsenin kimliği nedeniyle kendisini daha az yurttaş hissetmediği bir ortak hayatı kurabilmek.
Kürtler barışın değerini ve ne kadar elzem olduğunu biliyor.
Yaşananlar geçmişte kalmış bir hikâye değil.
Bu yüzden Zonguldak’ta yaşananları “münferit” olarak okuyamıyorum.
Birkaç kuşağın hayatına değen, bir halkın hafızasında karşılığı bulunan, benzerleri farklı zamanlarda tekrar tekrar yaşanan bir şiddeti tek bir sözcüğün sınırları içine koyamayız.
Çünkü mesele yalnızca Zonguldak’ta ne olduğu değil.
Mesele, bu ülkede bir Kürt yurttaşın başka bir kente çalışmaya giderken kendisini güvende hissedip hissedememesi.
Kendi dilini konuşurken başına bir şey gelip gelmeyeceğini düşünmek zorunda kalıp kalmaması.
Çocuğunun kendi kimliğiyle büyüyüp büyüyememesi.
Ve bütün bunların hâlâ mümkün olduğu bir ülkede gerçekten toplumsal barıştan söz edip edemeyeceğimiz.
Münferit olan belki bir olaydır.
Ama ırkçılığın tarihi münferit değildir.
Ötekileştirme münferit değildir.
Ve artık bunları münferit diyerek geçiştirmemek gerekiyor.









