Perşembe, Ekim 15, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

MUTLULUK VE YOKLUĞU ÜZERİNE DİYALOGLAR

RAHAT MI BATIYOR SAHİDEN

Figen Koşar by Figen Koşar
07/08/2026
in Manşet Haberler, Yazarlar
A A
0
MUTLULUK VE YOKLUĞU ÜZERİNE DİYALOGLAR
0
SHARES
584
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

MURAT  UTKUCU

Mutluluk mühim. Yokluğu daha da mühim. Neden bu konu üzerine konuşmaya karar verdik. Okur için bir ön bilgi iyi olacak sanırım. Ki okur,  bu konuyu çok da bildik ve hatta banal bulmuş olabilir. Ama biz bu “banal” konuyu çalışırken sahiden çok şey öğrendik.  Herkes olmak istiyor ama şöyle baş başa kaldıklarında dostlarıyla o özel ve samimi anlarda aynı herkes yokluğundan fena halde şikâyetçi. Üstelik sosyal medyada yedi yirmi dört mutluluktan canını teslim eden bir çoğunluk var. En azından verdikleri izlenim bu ve şahsen ben de onların arasında yer alıyorum galiba.  Tamam dedik öyleyse bu yaman çelişki üzerine konuşalım ve aklımıza ilk gelen şu oldu: Neden hayatı olduğu gibi yaşamıyor mutluluk baskısına boyu eğiyor ve rol yapıyoruz?

Oturduk dersimize çalıştık. Felsefede ve günlük hayatta geçmişte ve bugün neyini nasılını anlamaya çalıştık. Aramızda tartıştık. Çeliştik. Anlaştık, ayrıştık ama bu konuşma için kafamızdaki cevapları ve daha önemlisi soruları olabildiğince netleştirip huzura çıktık.

FİGEN KOŞAR

Konuşmaya başlamadan önce ikimizin de içini rahatlatacak bir sınır çizelim istiyoruz. Biz bugün burada yoksulluğu, açlığı, savaşı, eşitsizlikleri ya da her gün tekrar tekrar yüzümüze çarpan adaletsizlikleri konuşmuyoruz. Çünkü bir insan geçinemiyorsa, çocuğunun geleceğinden endişe ediyorsa ya da temel haklarından mahrum bırakılmışsa, onun yaşadığı o kapkara mutsuzluğu filozofların teorileriyle açıklamaya çalışmak hadsizlik olur. Bunlar lüks sancılar değil, hayatın gerçek ve yakıcı dertleri.

Maslow’un hiyerarşisini hatırlayalım; insan önce güvende olmak, karnını doyurmak ve başını sokacak bir çatı bulmak ister. Ve hepsinin de ötesinde, bu hiyerarşiyi tek bir saniyede darmadağın edebilecek çok büyük bir kriter var: Sağlık. İnsanın sağlığı bozulduğu anda; dünyadaki tüm kariyer planları, başarı hırsları, hatta bazen mutluluğun kendisi bile bir anda önemini kaybediyor.

O yüzden biz bugün, modern insanın varoluş sancılarını,  temel ihtiyaçları karşılanmış bir insanın yine de neden huzursuz olabildiğini konuşacağız.

MURAT UTKUCU

Evet, Schopenhaure mutluluğun onda dokuzunu sağlık olarak ayırmış. Üstelik kafa sağlığını da buna eklemiş. O halde herkese sağlık dileyerek bugünkü meselemizi kazmaya başlayalım. Aklıma gelmişken zorba bir iktidarın hüküm sürdüğü ülkede de insanlar mutluluğu tartışabilirler elbette. O noktada despotizmin karşısında  insanın kafasını kuma gömmesi de direnişçi Spartacus olması da mutluluğa dair bence Kaçmak ya da direnmek.  İnsan acı çekerken de hayatın anlamının peşinden gidiyorsa neşesiz bir mutluluk içinde olabilir sanki.

Bu arada konuşmaya dair şöyle bir yöntemle yol alacağız. Konuya dair sekiz başlık belirledik. Her bir başlık üzerinden konuşacağız. Bir diyaloglar silsilesi düşünüyoruz. O halde başlıyoruz. Hadi bakalım!

 

Mutluluk Nedir? Mutluluk Bir Hafta Sonu Gıdıklanması mı, Yoksa Bir Ömür Pratiği mi?

Mutluluk dediğimiz şey sahiden nedir? Bugün biri size “Mutlu musun?” dese gerçekten ne cevap verirsiniz? Duygu mu, yoksa bir yaşam biçimi mi? Çocukken bir topaçla ya da sokaktaki çamurla yakaladığımız o şey, şimdi neden devasa bir kör düğüme dönüştü?

FİGEN KOŞAR

Birisi bugün bize “Mutlu musun?” diye sorsa, büyük ihtimalle son birkaç günü düşünürüz. İşler yolundaysa “Evet.”, canımız sıkkınsa “Pek değil.” deriz. Yani mutluluğu daha çok anlık ruh hâlimizle ölçüyoruz. O anki duygu durumumuzla.

Peki mutluluk dediğimiz şey gerçekten bu kadar kısa ömürlü bir duygu mu? Yoksa daha geniş bir kavram mı?

İlginç olan şu ki, bu soru yeni değil. Yüzyıllardır hatta bin yıllardır filozoflar da aynı sorunun peşinden gitmiş. Kimi mutluluğu bir ömrün sonunda “İyi yaşadım.” diyebilmek olarak görüyor; kimi daha fazlasına sahip olmakta değil, daha az şeye ihtiyaç duymakta buluyor. Kimisi de bizi en çok yoran şeyin, değiştiremeyeceğimiz şeylerle uğraşmak olduğunu söylüyor. O zaman mutsuz oluruz diyor.

Aslında hepsi farklı cümleler kuruyor ama aynı yere çıkıyor. Mutluluk dışarıda bulunacak bir ödül değil; insanın hayatı nasıl yaşadığıyla ilgili.

Ben de biraz buradan bakıyorum. Mutluluk, hayatın yolunda gitmesi değil; insanın hayatla kurduğu ilişkinin yolunda gitmesi bana göre. Merak edecek bir şeyinin, emek verecek bir amacının ve sevecek birkaç insanının olması. Hayatı sürekli değiştirmeye çalışmadan, olduğu haliyle yaşayabilmek.

İnsan bazen durup “İyi ki buradayım.” diyebiliyorsa,  mutluluk biraz da budur.

MURAT UTKUCU

Herkes mutlu olmak ister. Ancak yaşamı mutlu kılan şeyin ne olduğu konusunda zihinler kördür der Seneca. Filozofun kendi mutluluk tanımı var ve yollarını gösteriyor. Ama geçelim yolları mutluluklar da farklı farklı değil mi? Bir düğün gecesini düşün. Bir sınavı kazanan gencin mutluluğu bir bebeği olan genç anne babanın ya da hayatta son anlarını yaşayan fakat tüm sevdikleri yanında olan bir insanın mutluluğu. Dünyayı gezerek ölmek isteyen ve sahiden de Ağrı Dağı zirvesinde donarak ölen bir arkadaşım söylemişti bana gençliğimizde: Yaşlı bir karı kocanın gün batımına bakarken konuşmadan anlaşmaları kadar müthiş bir mutluluk düşünemiyorum. Arkadaşım Muhammet çok farklı bir mutluluk tanımı yapıyordu.

Mutluluk dingin ve sade bir duygu mu yoksa  aşık bir gencin kalbini patlatan davulların şenliği mi? Hangisi gerçek ve hangisini tercih ederiz?  Şu kesin ki büyük coşkular ya da büyük acıların sürekli kalpte aynı şiddetle yaşanması ömre zarardır. İnsan sevinçten de üzüntüden de ölebilir.

Ama sürdürülebilir bir mutluluktan bahsediyorsak yani geniş zamanlı bir mutluluk tanımından söz ediyorsak burada varoluşumuza içkin bir duygu inşa etmemiz şart.Tam da senin dediğin iyi ki buradayım duygusu. Aynı fikirdeyim Sevgili Koşar “iyi ki buradayım” sözü,  dingin felsefi bir mutluluk manifestosunun giriş cümlesidir. Ve şu anlama gelir: Burada olmaktan memnunum. Başka yerde de olabilirdim evet ama mevcut durumdan memnunum. Ve kendimden memnunum. Başka daha farklı bir insan da olabilirdim. Ama bu halimden memnunum. Bu ikisi zaten mütemmim cüzdür. Birisi eksikse mutlu olamazsın.

Peki insan kendini kandıramaz mı? Her zaman kandırır. Lakin biz kendini merak eden, bir anlamda felsefi insanı keşfetmeye çalışıyoruz. Kendine dürüst insan. Bunun için kapasitesini, potansiyelini araştırması, ne olduğunu kim olduğunu bilmesi gerekiyor. Dostoyevski’nin hikâyesinde geçer: “Nereye kadar yükselebileceğini aslında nereye kadar asla yükselemeyeceğini çok iyi bilirdi.” Ne olduğumuzu, aslında ne olmadığımızı bilmek. Ama bu ömür boyunca öğrenmek için çaba harcadığımız bir arayış değil mi? Çok ama çok zor. Mesela haset ediyoruz birine. Biz de yaparız diyoruz. Ama yapamadığımızı idrak etsek bir nebze akıllıysak kıskanmaya gerek de duymayız. Rekabet halinde olmayız çünkü. Tabii asıl mesele ruhu yoran anlamsız rekabet halinden uzak durmak. İnsan aklını inatla kullanmayan bir zavallı!

Kıskanmak da mutsuzluğun kritik aracı. Bak bir olay anlatayım. İngiltere’de bir üniversitede çalışan akademisyen arkadaşım vardı. Alanında tanınmış bir sosyolog. Yazları bir köyde yaşarken orada tanıştığı birinden korktuğunu söylemişti. Öyle korkacak biri de değildir. Sebebini şöyle açıkladı. Mehmet ilkokul mezunu bir köylüydü ama arkadaşım Bülent ile rekabet halindeydi. Onu kıskanıyordu. Bir tarafta uluslararası ünü olan bir bilimci öte tarafta yoksul bir köylü. Arada hiçbir ilişki yok. Kıskanılacak en son insanı çekemiyordu Mehmet. Ve bu şekilde mutlu olması zaten imkânsızdı. Kendimizi mutsuz etmek için bin türlü sebep icat ediyoruz yani. Ne yapmalıyız dersen, madem hayat bu denli acı yoksunluk arayış ve mücadele ile geçiyor, o halde,  Acılara tutunarak yaşayabilmeliyiz.  Ahmet Kaya’nın şarkısındaki gibi. Acı çekmek bizi özgürleştirir. Yani acı ve hazzın mutluluk ve yokluğunun büyüsüne kapılmadan onları bir tür dost bilerek yaşayabilmek.

Var olduğum için memnunum. Yok olacağım üzülüyorum ama iyi ki var olmuşum. Geçmiş geride kaldı gelecek sisler içinde ama bugün yaşıyorum. Uzun upuzun bir anın içinde yaşıyorum. Yaşamayı hissediyorum. Ölünce son bulacak bir hayatı içeren an. Varolduğum ve var olmaya devam ettiğim için iyi hissediyorum. Dingin bir iyi hissetme hali bu. Kıpır kıpır gibi ama asıl sakin bir kıpırtı. Ve ne aşk coşkusunu ne maddi manevi kayıpların acısını es geçiyor. Hepsi içinde ve ötesinde. İşte bana göre mutluluk bu olabilir. Bunu yaşayacak bir hayat ve ruh tecrübesi edindiysek ne ala?

Kolay mı? Mutluluğu kendi içimizde bulmak zor dışarıda bulmak imkânsız diyor Schopenhauer. Dışarıda başka mutluluk tanımları bizi ayartmaya çalışıyor. Ve o mutluluklar o kadar anlık parıltılar şeklinde yanıp sönüyor ki mutlu olma çabası ıstıraba dönüyor.  Carpe Diem yani anı yaşa kapitalizmde yeniden üretildiği haliyle değil hayatı uzun bir güne çevirmekle mümkün olabilir kanaatindeyim. Ama sahiden bu duygu halini yaratmak çok ama çok zor. Her şeyle mücadele etmeyi gerektiriyor. Toplum ekonomi siyaset sevgilin eşin dostların ailen şehrin, mahallen ve milletin ile. Kültürün ve dünya ile. Asıl kendinle!

FİGEN KOŞAR

“Galiba programın ilk sorusuna ikimiz de aynı yerden cevap verdik aslında. Mutluluk tek bir duygu değil. Hayatın içinde kurduğumuz o sakin ilişki. Kimimiz buna huzur diyor, kimimiz dinginlik, ben ise hayatla barışık olabilmek diyorum.”

MURAT UTKUCU

Havaya ve Hayata yumruk sallamamak gibi.  Yel değirmenlerine  karşı değil. Hayatı  kabul edip harekete geçmek. Nietzsche’nin Amor Fati’si yani. Kaderini Sevmek hali.

 

Neden Mutlu Olmak Zorundaymışız Gibi Hissediyoruz?

Mutluluk neden bu kadar büyük ve agresif bir sektör oldu? “Mutlu olmak zorundayım” baskısı bizi nasıl modern çağın cüzamlılarına dönüştürdü?

FİGEN  KOŞAR

Çocukluğumu düşündüğümde kimsenin bana “Mutlu olmalısın.” dediğini hatırlamıyorum. “Dersini çalış.”, “İyi insan ol.” denirdi ama mutluluk bir görev değildi. Bugün ise nereye baksak aynı mesajla karşılaşıyoruz. Sosyal medya, reklamlar, kişisel gelişim kitapları…

Aslında bu hikâye sosyal medyayla da başlamadı. Uzun yıllar boyunca Hollywood bize aynı hayatı hayal ettirdi: Büyük evler, kusursuz aşklar ve mutlu sonlar. Sosyal medya ise bunu bir adım ileri götürdü. Artık yalnızca o hikâyeleri izlemiyoruz; kendi hayatımızı da o hikâyelere benzetmeye çalışıyoruz.

Hepsi bize daha mutlu olmanın bir formülü olduğunu söylüyor.

Üstelik bu formüllerin sonu gelmiyor. Daha erken kalk, meditasyon yap, nefes egzersizi öğren, pozitif düşün… İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Madem mutluluğun bu kadar çok tarifi var, neden bu kadar çok mutsuz insan var? Neden antidepresan kullanımı günden güne artıyor ?

Sorun bence burada başlıyor. Çünkü artık mutsuzluğu hayatın doğal bir parçası olarak değil, düzeltilmesi gereken bir arıza gibi görüyoruz.

Wilhelm Schmid ‘in çok sevdiğim bir tespiti var. Modern insan mutsuz olduğu için değil, mutsuz olmaya hakkı olmadığını düşündüğü için zorlanıyor. Çünkü içinde yaşadığımız kültür bize sürekli “Mutlu değilsen bir şeyi yanlış yapıyorsun.” mesajı veriyor. Sanki hayat bir sınav ve biz de sürekli mutlu olduğumuzu ispatlamak zorundaymışız gibi.

Bir de sosyal medyanın vitrini var. İnsanların hayatını değil, en mutlu anlarını görüyoruz. Onların gerçeklerini değil, göstermek istediklerini… Sonra da dönüp kendi sıradan günlerimizi onlarla kıyaslıyoruz. İşte hata burada başlıyor.

Çünkü insanı insan yapan yalnızca sevinçleri değil, bütün duygularıdır. Zaman zaman canımızın sıkkın olmasına da izin verebilmeliyiz, buna hakkımız var.

MURAT UTKUCU

Aslında binlerce yıllık felsefe tarihine de baksak bugünün kişisel gelişim kitaplarını da incelesek derdin hep aynı olduğunu görüyoruz. Mutluluk her çağda önemli olmuş. Seneca da Aristo da Nietzsche de düşünmüş üstüne. Farklı fikirler var ama. Ben filozoflara baktığımda kişisel gelişim kitabı okur gibi hissediyorum. Çünkü kişisel gelişim kitapları tezlerini filozoflardan aparıyor ve onları hap haline getirip vülgarize ediyorlar.   Bugünün kişisel gelişim setleri o dönemin yorumlarının modern zamana ve ticarete uyarlanmış hali daha çok. Bir de filozoflar umut satmıyorlar.  O kitaplar ise değişmezsen para yok noktasında bir satış projesi ile geliyorlar. Mutlu olmazsan para iade! Reklam sloganları bu.  Ama insanlar nasihat ile değişmiyor.  Değişmek tek başına bireyin yapabileceği iş de değil. Ama bir terbiye işi olduğu muhakkak.  Mutluluk her çağda önemli ama bu çağda formu değişmiş gibi. Geçmişte dinginlik üzerine kurulu bir anlayış var. Şimdi ise daha çok hayatı bir Disco olarak tasvir eden mutluluk hali. Bu da fena baskılıyor insanı tabii. Ve mutlu olmak aslında başarılı olmaya ilişkin. Başarısız insan mutlu olursa aklından şüphe ediliyor. Diyojen başarısız bir adam değil aslında çünkü İskender bile ayağına gidiyor. Ama kimse oğlum Diyojen Amcan gibi ol dememiştir o dönede. Yani aile, evlilik  para pul yatlar katlar mutluluğun şartı olarak lanse ediliyor. Bu da başarı demek. İnstagramda herkes mutluluğunu paylaşıyor ama dikkat et nerelerden? Evindeki devasa Noel ağacının önünden, ya da Maldivlerden ya da ne bileyim çok lazımmış gibi ata biniyor ve görsel atıyor. Yapmak zorunda sanki.  Mutlu olmak için başarı gerekiyor. Ve bunlar iyi yurttaş ve hayatı hak eden insan olmanın şartı. Popüler medeniyetin kodları bu.   Toplum içinde bir tür elit olma durumu. O yüzden de mutlu olmak zorundayız işte. Yoksa asosyal toplum dışı bir zararlı muamelesi görüyoruz. Kendine hayrı olmuyor mutsuz insanın yani. Bu saçmalık tabii.  Aslında bu mantığa göre kimsenin kendine hayrı yok.

FİGEN KOŞAR

“Yine aynı noktaya geliyoruz. Sorun mutsuz olmamız değil. Sorun, mutsuz olmaya hakkımız olmadığını düşünmemiz. Oysa insan bazen üzülür, bazen yorulur, bazen de hiçbir sebep yokken canı sıkılır. Belki de önce bunu normalleştirmemiz gerekiyor.”

MURAT UTKUCU

Mutsuzluğu dert etmemek gerekiyor yani!

 

Mutlu Olmak İçin İhtiyaç Listesinin Başında Yer Alıyor: Neden Başkalarının Onayına Bu Kadar İhtiyaç Duyuyoruz?

Kendimizi neden bu kadar ölümüne! “değerli” ve “önemli” hissetmek istiyoruz? Çocukken öğretmenimizden beklediğimiz o “Aferin”, büyüyünce nasıl bir onaylanma canavarına dönüştü?

FİGEN KOŞAR

Çocukken öğretmenimizin defterimize yazdığı küçük bir “Aferin.” ya da ailemizden duyduğumuz “Seninle gurur duyuyorum.” cümlesi bizi mutlu etmeye yeterdi. Çünkü insan kendini biraz da başkalarının gözünde tanıyarak büyüyor. Sorun, büyüdüğümüzde de bu ihtiyacın peşimizi bırakmaması.

Bugün yıldız toplamıyoruz belki ama onun yerine beğeni, takipçi, alkış ve onay topluyoruz. Biz büyüdük,  teknoloji değişti ama beklediğimiz şey aynı kaldı: Birilerinin dönüp “Seni görüyorum.” demesi.

Bunu günlük hayatımızda da iş hayatımızda da da fark yaşıyoruz. Güzel bir yemeğe oturuyoruz, ya da popüler bir restorana gidiyoruz; yemeğin tadına bakmadan önce fotoğrafını çekiyoruz. Tatile gidiyoruz; güzel vakit geçirmek yetmiyor, paylaşma ihtiyacı hissediyoruz. Bir terfi alıyoruz ya da bir iş başarısı kazanıyoruz, linkedin’de duyuruyoruz hemen. Hayatı yaşamakla, hayatı göstermenin birbirine karıştığı bir çağdayız.

Burada Lacan geliyor aklıma.   Diyor ki; çoğu zaman istediğimiz şey yalnızca başarı ya da güzel bir hayat değil; başkalarının o başarıya bakıp bizi değerli bulması. Arzumuzun içine her zaman bir başkasının bakışı karışıyor yani.

Bir görüşe göre de bu ihtiyaç çocukluğumuza uzanıyor. Adler, hepimizin hayata bir eksiklik duygusuyla başladığını söylüyor. Bu yüzden kendimizi geliştirmek, bir şeyleri başarmak ve değerli hissetmek istiyoruz. Bu çok doğal. Sorun, değerli olmakla değerli görünmenin birbirine karışması.

Çağımızın en büyük yanılgılarından biri de bu. Görünür olmakla değerli olmayı aynı şey sanıyoruz. Oysa görünürlük birkaç saniyede kazanılıp kaybedilebiliyor. Değer ise insanın ilişkilerinde, ürettiklerinde ve geride bıraktıklarında yavaş yavaş oluşuyor.

MURAT UTKUCU

Aklıma çocukluk deyince geldi. Duygu Asena babasının mezarına diplomasını götürüyor mezun olunca. Babanın güvensizliği mezarda bile takip ediyor bizi çünkü.  O da babasına “Bak gördün mü?” Sen inanmadın ama başardım işte!” diyor diplomasını mezarına sallayarak babasının. Bize güvenmeyenlerin güvenini kazanma derdi. İnsan ciddiye alınmak istiyor. Hiç unutmam ilk kitabım yayımlanmıştı. Biliyorsun Kuran üzerine. Bir bayram sabahı aile büyükleri toplanmış. İçlerinden değer verdiğim yaşlı bir akrabam o sırada ziyarete gelmiş ilkokul mezunu bir imama dine dair sorular sormuştu. Çok bozulmuştum buna. Yeğeni kitap yazmış ama o bunu dikkate değer görmüyor ve işte o imamdan felsefi bilgiler talep ediyordu. Değer arayışı böyle bir şey.

Gerçek şu ki kimse “sadece yaşamak” derdinde değil. İnsan her kim ve ne olursa olsun varlığına değer katabilmek için yaşar. Cem Karaca’nın şarkısındaki yoksul Safinaz’dan teorik fizikçi Richard Feynman’a kadar insanın şaşmaz hakikati budur.

Değerli hissetmek istiyoruz. Çünkü toplum içinde yaşıyoruz. Kendimizi, öteki insanlarla mukayese ediyoruz. Bir yandan kim olduğumuzu sorguluyor, öte yandan o “kim”in değerini öğrenmek istiyoruz. Eksikse yaratmak, bunu yapamayacağımıza inanıyorsak diğerlerinde yanlış bir imaj inşa etmek istiyoruz. İnanmayacaksın ama insanlar bunun için bence aşık oluyorlar. Çünkü aşk kâinatta biricik ve özel hissettiren bir duygu. Aşka dair bu kadar film ve hikayenin sebebi belki bu değer sorununu hayali olarak gidermek.

Bu hayata geliş sebebimiz değerli hissetmek olmayabilir lakin hayatta kalış sebebimiz ne yazık ki bu! Ne yazık ki çünkü bu değer meselesi, hayatımıza dair ne varsa mührünü basıp geçiyor. Kariyerimize, aşklarımıza, eylemimize, dünya görüşümüze, hayatımızın gündelik “kalitesi”ne… Değersizlik hissi varoluşumuzu yaralar. Mutluluğun temelinde ise kendimizden memnun olmak yer alıyor. Bunun için ne gerekir peki: Ayna! Biri bizi beğenmeli değil mi? Kendimizden memnun olmak için aynaya ihtiyaç duyarız.  Dinler bile, tanrı- kul ilişkisini böyle kurmamış mı? Tanrı ibadet etsin ve övsünler diye insanı yaratıyor. Kendi güzelliğini görmek için kâinatı. Değerini aynada görmek isteyen bir tanrı modeli var. Varoluşu gerçek kılmak ile kişisel değer arasındaki bağın muhteşem anlatımı olan Stalker-İz Sürücü filminde bak Tarkovsky kahramanlarını nasıl konuşturuyor?

“İnsanlık zerre umurumda değil. Bütün insanlığın içinde ilgilendiğim tek kişi var! O da kendim. Gerçekten bir değerim var mı yoksa diğer insanlar gibi boktan biri miyim? Bilmiyorum.”

“Bir adam ancak acı çektiği için şüpheleri olduğu için yazar. Sürekli olarak kendine ve başkalarına aslında bir değeri olduğunu kanıtlamak zorundadır. Peki ya dahi olduğumu kesin olarak biliyorsam! O zaman neden yazayım ki? Neyi kanıtlamak için?”

İlk konuşan Profesör, ikincisi yazardır. Ve ikisi de en derindeki arzularını gerçekleştirmek üzere tehlikeli ve yasak bir bölgeye gitmişlerdir. Tuhaf ki her ikisinin de biricik arzusu “değer”dir. Oysa sistem içinde vasatın çok üstündedirler ama bu durum değerli hissetmek için onlara yetmez.

Sovyet Sineması’nın 1979 yılında çekilen harikasından 2019’a Hollywood’a sıçrayalım dilersen. Dünyayı silkeleyen Joker filmine.  Bir çocuk filminden bahsediyoruz nihâyetinde. Joker Batman çizgi romandan bir karakter. Ama senaryo öyle devrimci bir tarzla kaleme alınmış ki Stalker ile Joker hikayeleri neredeyse özdeş hale gelmiş. Her iki film de değersizlikle hesaplaşmak için yola çıkmış insanların eylemine odaklı. Biri; Sovyet toplumunun donmuşluğu içinde bir değer kazısı iken diğeri Amerikan toplumunun keskin sınıf çatışması içinde bir nebze, -evet sadece bir nebze- değerli hissetmek için kendini paralayan -aslında paramparça eden- bir en alttakinin hikâyesi.

Değer o kadar önemli ki Üstad, dinsel ve milliyetçi faşizmin ya da mesela futbolda holiganizmin varlık sebebi. Eyleminizle değerinizi yaratamazsınız doğuştan gelen kimlikler üzerinden size değer atfeden kimliklere sığınırsınız. Başka değerlerin oyuncağı olursunuz tabii.

FİGEN KOŞAR

Galiba burada da aynı yere geliyoruz. Hepimizin değerli hissetmeye ihtiyacı var. Sorun bu değil. Sorun, bunu kendi ürettiklerimizde ve ilişkilerimizde değil de, başkalarının alkışında aramaya başladığımızda ortaya çıkıyor.”

MURAT UTKUCU

Kendimiz olamadığımızda belki de. Genelin içinde özel olamadığımızda!

 

Mutluluğu iki uçta arıyoruz. Ya geçmişte ya gelecekte: Geçmiş Gerçekten Daha mı Güzeldi?

Eskiler, eski sevgililer, eski bayramlar çocukluk nostaljisi. Tekrarlarsak geçmiş gerçekten daha mı güzeldi, yoksa şimdiki can sıkıntımız yüzünden geçmişe haksız bir kutsallık mı atfediyoruz?

 FİGEN KOŞAR

İnsan ilginç bir varlık. Başına gelen kötü şeyleri unutmak için büyük çaba harcıyor ama aynı zamanda geçmişe dönüp dönüp bakmaktan da kendini alamıyor. Bu yüzden belli bir yaştan sonra sohbetlerin en sevilen cümlesi “Eskiden…” diye başlıyor. Eskiden insanlar daha samimiydi. Eskiden çocuklar sokakta oynardı. Eskiden aşklar başkaydı. Eskiden bayramlar daha güzeldi. Peki gerçekten öyle mi? Ya da hafızamız bize küçük oyunlar mı oynuyor?

Geçmişi düşündüğümüzde aklımıza genellikle güzel anlar geliyor. Çocukluğumuzun yaz tatilleri, okul çıkışları, ilk aşk, aile sofraları… Ama o günlerin içinde yaşarken hissettiklerimizi çoğu zaman hatırlamıyoruz. Sınav stresini, aile içindeki tartışmaları, parasızlığı ya da gelecek kaygısını… Onlar sanki fotoğrafın dışında kalıyor.

Hafıza iyi bir arşivci değil, çok iyi bir editördür diyor Watzlawick. Yaşadıklarımızı olduğu gibi saklamaz; bazı ayrıntıları siler, bazılarını parlatır.

Ben özlediğimiz şeyin çoğu zaman geçmişin kendisi değil, geçmişin bize bıraktığı ihtimal duygusu olduğunu düşünüyorum. Yirmi yaşındayken önümüzde kocaman bir hayat vardı. Her şey mümkün görünüyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımızda yalnızca yaşadıklarımızı değil, yaşayabilecekken yaşayamadıklarımızı da görüyoruz.

Geçmişi idealize ettikçe bugünü haksız yere cezalandırıyoruz. Çünkü bugünün sıradan anlarını, hafızamızın rötuşladığı bir geçmişle karşılaştırıyoruz. Böyle bir karşılaştırmayı bugünün stresinin kazanması zaten mümkün değil. Ama on yıl sonra da bugün yaşadığımız sıradan bir günü özleyeceğiz.

Mesele geçmişin gerçekten daha güzel olması değil bence. İnsan geriye dönüp baktığında hayatını biraz daha şefkatle hatırlamaya ihtiyaç duyuyor.

MURAT UTKUCU

Bazen bir insanı özlediğimizi sanıyoruz ama belki de özlediğimiz şey onun yanındaki halimiz. İnsan gerçekten geçmişi mi özlüyor, yoksa geçmişte bıraktığı kendisini mi? Hepsi doğru ve mümkün Sevgili dostum.

Bir mümkün daha eklesek üstüne: İnsan geçmişte bir hayal yaratıyor sanki ve onu özlüyor. Bugüne bakıyoruz ve şimdiki halimiz neyse ona bakıp bir geçmiş inşa ediyoruz. Bazen illüzyon yani bire bin katma bazen halüsinasyon aslında hiç olmayan bir durumu varmış gibi göstermek: İşte o ilişkide aslında çok mutluydum. Hayatımın en güzel günleriydi. Belki de öyle olmadı. Bugünkü ruhsal durumumuz böyle bir hayal yaratıp onun anaç kollarına kendimizi bırakmamıza sebep oluyor.  Babamız sağken o günlerin kıymetini bilmediğimizi düşünüyoruz. Ben çoğu hikâyenin böyle olmadığını düşünüyorum. İnsan “yakınlarım bir gün ölecek” diye o günün davranışlarını bu ölüme göre belirleyemez ki. Bu bir olgunluk ya da yetişkinlik değil çünkü.

Velhasıl Tery Eagleton’un dediği gibi geçmişi geçmişten alıp bugüne getirmeyiz hatırladığımız anda yeniden ve yeniden yaşar ve yaratırız. Mutluluk neresinde bunun? Sanki sızısında, hissettiğimiz acıda Üstadım. Güzel bir hayatım oldu demek kadar mutluluk ve acı verici ne olabilir ki. Ölüyor olduğumuzun açık itirafı ve güzel bir hayattı demenin kıvancı.

FİGEN KOŞAR

Şu söylediğin bence çok doğru. Aslında gerçekten geçmişi değil, o günkü halimizi özlüyoruz. Benim bahsettiğim o ihtimal duygusu da biraz buna çıkıyor zaten.

 

Rahat Gerçekten Bize Batıyor mu?

Her şey yolundayken, bir işimiz, evimiz, düzenimiz varken neden durup dururken kendi hayatımızı sabote edecek belalar arıyoruz? Durağan bir cennet insanı neden delirtir?

FİGEN KOŞAR

Hayatımız boyunca hep benzer hayaller kuruyoruz. Düzenli bir işimiz olsun, sevdiğimiz biri yanımızda olsun, başımızı sokacak bir evimiz olsun, sağlığımız yerinde olsun… Sanki bütün bunlar olduğunda artık “Tamam, oldu.” diyeceğiz. Ama ilginç olan şu ki, hayat tam da o noktada başka bir şey gösteriyor bize.

Uzun zamandır istediğimiz işe kavuşuyoruz, bir süre sonra sıradanlaşıyor. Büyük emeklerle aldığımız ev gözümüze küçük gelmeye başlıyor. Huzurlu ama durağan bir ilişkinin içindeyken fındıkkabuğunu doldurmayacak ayrıntılar rahatsız etmeye başlıyor. Demek ki mesele sadece istediklerimize kavuşmak değil. İnsan en güzel şeylere bile şaşırtıcı bir hızla alışıyor.

Bu yüzden “Rahat battı.” dediğimiz insanlar düşündüğümüz kadar tuhaf değiller. Çünkü insanın sadece dinlenmeye değil, uğruna emek vereceği bir şeye de ihtiyacı var. Sabah kalkınca onu bekleyen, merak ettiği bir şey olmadığında, hayat yolunda gitse bile içinde tarif edemediği bir huzursuzluk başlayabiliyor.

Belki de bunun nedeni, sadece huzur arayan varlıklar olmamamız. Bir yanımız sakinlik isterken, başka bir yanımız kendini denemek, değiştirmek ve aşmak istiyor. Nietzsche’nin söylediği de biraz bu. İnsan rahat etmek için değil, kendini aşmak için yaşıyor.

Bugün “konfor alanından çıkmak” sözünü çok kullanıyoruz. Ama bu, sürekli sınırlarını zorlamak ya da maraton koşmak demek değil. Hayat zaten hepimize yeterince zorluk çıkarıyor.

Bizi canlı tutan şey yalnızca huzur değil, merak.  Hayatın hâlâ şaşırtabileceğine, değiştirebileceğine inanmak istiyoruz.

O yüzden soruyu belki şöyle sormak daha doğru: Gerçekten rahat mı bize batıyor? Yoksa uzun zamandır bizi heyecanlandıran, merak ettiren ve sabah yataktan biraz daha istekle kalkmamızı sağlayacak bir şey olmadığı için mi huzursuz oluyoruz?

MURAT UTKUCU

Konuya çalışırken bana “Belki de insanın asıl meselesi yalnızlık değil. İçindeki kalabalık.” demiştin. Çok farklı kanallara akmak, ufuklara açılmak ama tüm bunlara rağmen yataktan çıkmak da istemeyen sürüyle insanı içimizde ağırlıyoruz.  İçimizde bir kalabalık var ve bir bölümü bizi bir başka yere götürmek isterken bir bölümü delirdin mi sen diye bizi koltuğa mıhlamak istiyor. Bir de şu var: Canımız sıkılıyor.  Evet, tam da o deyimdeki gibi: Rahat bize batıyor. Standart bir hayat sıkıyor bizi. Dingin bir mutluluktan söz ediyor ya Seneca. Oysa dinginlik bizi boğuyor. O yüzden mutsuzluk istiyoruz. Arzularımızın peşinden gitmek güzel! Arzuya kavuşmak ise bizi yaşarken öldürüyor. Seneca mutlu olmak için acı arzu ve hazdan kopun diyor. Onların kölesi olmayın. Sahiden arzunun peşinden koşmayı bırakırsak hayata başka yollardan akarız ya da başka hedeflerle yol alırız. O zaman arzuyu arzulamak o kadar da önemli olmaz. Ama bebekliğimizden itibaren içimizde bir çatışma var. Bir yandan muhafazakâr bir hayat öte yandan devrimci bir değişim. İki yaşındaki bebeğin bu gerilimi yaşadığını okumuştum ilk kızım doğduğunda  Bebeklerin yaşadığı sıkıntıyı düşün. Ve bir de bizi.

Nietzsche “İnsanın mutlu anları vardır. Mutlu dönemleri yoktur” diyor ve ekliyor. “İnsan sahip olmak değil arzu etmek isterler. O yüzden iyi günleri geldiğinde yani arzuları gerçekleştiğinde adeta huzursuzluk ve sefalet için dua ederler” Böyle bakınca amacımızın mutlu yaşamak değil mutluluğu aramak olduğu ortaya çıkıyor. Ama bu mutluluk ile Seneca’nın tanımı arasında büyük fark var. Niteliksel bir fark bu.

Aklıma gelmişken aç ne demez tok ne yemez diye bir  atasözü var. Temel ihtiyaçlarımızı karşılayamıyorsak hayata bakışımız inanılmaz ölçüde farklılaşır. Ortalama bir medeniyetin sağladığı imkânların olmadığını düşün. Elimizden cep telefonu alınsa çekeceğimiz acıyı düşün. Bağlayalım Hocam. Savaş anında ilaçlarımızı bile alamadığımız bir dünyada zaten hayata devam etmek güç iken mutluluk tamamen başka bir hal alır. Ama standartlar mevcut iken sağlık barınma iş vesaire dingin bir hayat bizi boğar. O hayatı yıkmak isteyebiliriz ve yıkarız da. Yeni ve farklı olanı özleriz çünkü. Doğadan kopan insanın destanı ve trajedisi bu.

 

Neden Hiçbir şey Yetmiyor? İnsan Neden Hiç Doymuyor?

Bir eksiklik kapanıyor, anında diğeri açılıyor. Bir hedefe ulaşıyoruz, rahatlayacağımıza yeni bir kaygı başlıyor. Neden hiçbir şey yetmiyor?

FİGEN KOŞAR

Çocukken büyümek istiyoruz. Sonra üniversiteyi kazanmak, işe girmek, evlenmek, ev almak, biraz daha para kazanmak… Hayatımızın büyük bir kısmı “Şu da olsun, ondan sonra rahatlayacağım.” cümlesiyle geçiyor.

Ama ilginç olan şu: O “sonra” bir türlü gelmiyor.

Yeni bir ev alıyoruz, bir süre sonra sıradanlaşıyor. Yeni telefonu heyecanla kutusundan çıkarıyoruz, birkaç hafta sonra masanın üzerindeki herhangi bir eşyaya dönüşüyor.

Schopenhauer’a göre bunun nedeni yalnızca doyumsuz olmamız değil. İnsanın içinde hiç susmayan bir isteme var. Yaşama isteği bizi hayatta tutuyor ama aynı zamanda sürekli yeni arzular üretiyor. Bu yüzden hayat, arzu ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaç gibi. Bir şeyi isteriz, elde edene kadar huzursuz oluruz. Elde ettiğimizde ise o heyecan kısa sürede söner. Zihnimiz hemen kendine yeni bir arzu bulur. Çünkü sorun istediğimiz şey değil; durmadan istemeye devam eden tarafımız.

Bugün yaşadığımız dünyanın da biraz bunun üzerine kurulduğunu düşünüyorum. Reklamlar bize sadece ürün satmıyor; eksiklik de satıyor. Daha büyük bir ev, daha yeni bir telefon, daha fit bir beden, daha başarılı bir kariyer… Liste hiç bitmiyor. Çünkü biz doyduğumuz anda bu çark dönmeyi bırakacak.

İlişkilerde de zaman zaman aynı şeyi yaşıyoruz. Bazen doğru insanı bulmaktan çok, arıyor olmanın heyecanını seviyoruz. Çünkü seçim yaptığımız anda bütün diğer ihtimaller kapanıyor.

Bu konuda Epikürcülerin kullandığı bir benzetme var. Delik bir fıçıyı suyla doldurmaya çalışıyoruz.  Ne kadar su koyarsak koyalım alttan akıp gidiyor. Sorun suyun azlığı değil, fıçının delik olması. Aslında biz deliyoruz fıçıyı.

Bazen de şunu sormamız gerekiyor kendimize. Gerçekten yeni bir şeye mi ihtiyacım var, yoksa içimdeki eksiklik duygusunu yeni bir şeyle doldurmaya mı çalışıyorum. Bence hayatın en büyük özgürlüklerinden biri, her istediğimiz şeyin peşinden gitmek değil; hangilerinin gerçekten bize ait, hangilerinin dayatılan arzular olduğunu ayırt edebilmek.

MURAT UTKUCU

Hayat nedir sorusuyla mı ilgili acaba bu. Ya da bir insan için hayat nedir? Yaşlanmaya dair bir yazı yazmıştım ve hissettiğim arzuyu arzulamanın kaybolmasıydı ve bu canımı acıtıyordu. Böyle yazınca benim için arzulamak yaşamak ile özdeş. Bilemiyorum belki de arzuyu bir araç değil amaç haline getiriyorum. Hayatın anlamını burada arıyorum. Arzu nedir? İstemek. Peki insan ne zaman ister. Sağlıklı dinç bir bedene ve canlı bir akla sahip olduğu zaman. Yani yaşama enerjisi ile dolu olduğunda. Öyle bir formüle ettim ki arzu hayat ile özdeşleşti. Ama filozoflar üç bin yıldır başka bir şeyi söylüyorlar. Çünkü arzularımızın peşinden sınırsızca koşturduğumuzda sınırlı hayat enerjimizi de pervasızca kullanmış savurganlıkla harcamış oluruz. Arzular arasında seçim yapmak önemli oluyor tam da senin dediğin gibi bu durumda. Sürekli arzuyu arzuladığımızda her kavuştuğumuz arzu nesnesi ile bağımızı kopartıyor çünkü ondan soğuyor ve yeni bir nesneye odaklanıyoruz. Çünkü önemli olan yolda olmak. Bak Dostoyevski ne diyor: İnsanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır. Başka bir deyişle yaşamın kendisidir. Oysa hedef iki kere iki dörtten, bir formülden başka birşey olamaz. İki kere iki ise yaşam değildir, beyler, ancak ölümün başlangıcıdır.”

Cennet o yüzden ölülerin mutluluk bahçesidir ama gerçekte ölüler mutlu ve mutsuz olamazlar değil mi? Arzunun peşinden koşmayan da canlı değildir. Seneca’ya katılıyorum burada. Acı ve hazzın kölesi olmadan acı ve hazzı yaşayabilmek ve hatta peşinden koşmak. Yine Dostoyevski’yi anlatan bir kitapta okumuştum. İnsanlar durgunlukta mutlu olmadıklarını anlayacaklardır. Mutluluğun, mutluluğun kendisinde değil mutluluğa erişmekte olduğunu anlayacaklardır.”

FİGEN KOŞAR

Burada senden biraz ayrılıyorum aslında. Çünkü ben arzuya biraz daha temkinli bakıyorum. Sen ise arzunun insanı canlı tuttuğunu söylüyorsun. Sanırım ayrıldığımız yer, arzunun kendisi değil; hangi arzuların peşinden gideceğimiz.

 

Mutsuzluk Gerçekten Kötü Bir şey mi?

Yas, ayrılık, hayal kırıklığı ve başarısızlık… Bunlar hayatın defoları mı, yoksa bizi biz yapan asıl omurga mı? Üzgün olmak neden hemen klinik bir vaka (depresyon) sayılıyor?

FİGEN KOŞAR

Son yıllarda dikkatimi çeken bir şey var. Artık üzülmeye bile tahammülümüz kalmadı. Bir ayrılık yaşıyoruz; hemen “Atlatman lazım.” deniyor. Bir yakınımızı kaybediyoruz; çok geçmeden “Hayata dön.” cümleleri başlıyor. İşimizi kaybediyoruz, büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz… Sanki bütün bu duygular bir an önce tamir edilmesi gereken arızalarmış gibi davranıyoruz.

Elbette burada depresyon gibi tedavi gerektiren hastalıkları kastetmiyorum. Onlar bambaşka bir konu. Ama bugün hayatın doğal acılarıyla ruhsal hastalıkları birbirine karıştırmaya başladık. Oysa sevdiği birini kaybeden bir insanın üzülmesi, yıllarca emek verdiği bir ilişkinin bitmesine ağlaması ya da büyük bir hayal kırıklığından sonra içine kapanması çoğu zaman hastalık değil; insan olmanın doğal sonucu.

Schmid’in bu konudaki yaklaşımını seviyorum. Mutsuzluğu hayatın düşmanı olarak görmüyor. Tam tersine, yalnızca mutlu olabileceğimiz fikrinin tehlikeli olduğunu söylüyor.

Son yıllarda en çok kaybettiğimiz şeylerden biri de acıyla biraz yaşayabilme becerisi. Oysa bazı duyguların zamana ihtiyacı var. Yasın da, hayal kırıklığının da, kırgınlığın da…

Bugün ise her duygunun hızlı bir çözümü olsun istiyoruz. Beş adımda mutluluk, 21 günde dönüşüm, otuz günde yeni bir hayat… Oysa insanın dönüşümü böyle işlemiyor. Bazı yaraların kabuk bağlaması lazım ve bu  zaman alıyor.

Ben melankoliyi de bu yüzden önemsiyorum. Melankoliyle mutsuzluğu aynı şey olarak görmüyorum. Melankolinin insana durmak, düşünmek ve anlamak için açtığı bir alan var. Edebiyatın ve sanatın önemli bir kısmı da biraz oradan doğuyor.

En sevdiğimiz şarkılara baktığımızda da bunu görüyoruz. Bizi en çok etkileyenlerin önemli bir kısmı neşeli değil, hüzünlü. Çünkü insan yalnızca sevinçle değil, acıyla da bağ kuruyor.

Ama acının kendisi de tek başına dönüştürmüyor insanı. Aynı kaybı yaşayan iki insan bambaşka yerlere savrulabiliyor. Demek ki belirleyici olan yalnızca başımıza gelenler değil; onlarla kurduğumuz ilişki. Mesele hiç üzülmemek değil. Hayatın yalnızca sevinçlerden oluşmadığını kabul edebilmek.

MURAT UTKUCU

Lise 1’de bir kitap okumuştum. Peygamber kıssaları ve menkıbelerden oluşuyordu. Bir yerinde Âdem Peygamber yaratılırken toprağı balçık haline gelsin diye kırk yağmur yağdırıldığı söyleniyordu. Ama burası dikkat çekici: Bu kırk yağmurun otuz dokuzu hüzün ve acı sadece biri mutluluk yağmuru idi. Yani hayatın ne kadar zorlu olduğu ilk insanın toprağına nakşolmuş. Eh bu durumda sahiden mutlu olmamız için epey bir çaba gerekiyor demektir.

Felsefede diyalektik yani karşıtların çatışması ve bu çatışmadan ulaşılan sentez kavramı kritik. Bizim Sakallı yani Marx bu kavramı alıp devrim teorisi çıkartabiliyor. Belki öznelliğimizin de devrimci yaklaşımı burada gizli. Dedik ya cennette insanlar ihtimal aşırı mutluluktan depresyona girebilirler. Sürekli mutlu olmak da yorar ve bıktırır insanı. Yani bizim bildiğimiz tarihsel olarak kendini var etmiş İnsan tipolojisinde yedi yirmi dört mutluluk yok ki. Mutluluğun değerini ne zaman anlarız? Mutsuz anlarımızda. Sevdiğimizin kıymetini kaybedince anlarız mesela? Tamam, bunu bilmek için ne bileyim Halil Cibran olmaya da gerek yok ama aşk acısı yaşarken yani sahiden kaybettiğimizde aşkımızı o çekilen şeyin bizi olgunlaştırdığını lanet ederek etimizde hissederiz. Keşke olmasaydı ama ayrılık da sevdaya dair. Mutsuzluk da hayata dair ve hayatı anlamlı kılıyor işte. Hatta Nietzsche mutlu olmanın insanı düşüren bir özellik olduğunu söylüyor. İnsanı değersizleştiriyor diyor. Ben bunu anlayabiliyorum. Çünkü mutlu olduğumda –coşkulu manik hali kastediyorum- kendimi nasıl desem mutsuz zamanlarıma göre daha yüzeysel bulabiliorum. Mutsuzluk ve aslında melankoli yani varoluş sancısının galebe çaldığı anlar karakterimi daha sağlam ve hazlara karşı daha kudretli hissediyorum.

Tutkunuz çok güçlü olduğunda mesela maşuka karşı zayıf düşebilirsiniz. Melankolide ise hayat karşısında zayıflığınızı o kadar derin hissedersiniz ki bu tuhaf şekilde sizi hayata karşı güçlü kılar. Sizi hayatınızla tehdit edemezler böyle anlarda. Sevgilinizin sizi terk etme ihtimali yüreğinizi yakmaz daha doğrusu zaten yüreğiniz yanmakta kanamaktadır. Haz sizin başınızı döndüremiyorsa hayatta güçlüsünüz demektir. Melankoli ise güçlü olmak için çaba harcamadığınız halde size o gücü verir. Tuhaf bir çelişkidir bu. Peki, mutluluk ne olacak? O yüzden Seneca deli dolu bir mutluluk tanımı yapmıyor. “Acılarla hemhal olun, haz ve keyif başınızı döndürmesin ama buna rağmen haz içinde yaşayabilirsiniz. Çünkü istediğiniz zaman o hazdan uzaklaşabilir ya da birileri haz kaynağını kestiğinde yıkılmazsınız.” diyor. “O yüzden mutlu hissedersiniz.” diye ekliyor.

Bu arada Mutluluk tek kişilik değil sanırım. Eşiniz dostunuz mutsuzsa sahi nasıl mutlu olabilirsiniz. Hatta ülke mutsuzsa biz tek başımıza nasıl mutlu hissedebiliriz.

FİGEN KOŞAR

Şurada sana katılıyorum. Mutsuzluk hayatın karşıtı değil. Hayatın bir parçası. Ama ben bir şey daha eklemek isterim. Aynı acı hepimizi aynı yere götürmüyor. Bizi değiştiren yalnızca yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımızla kurduğumuz ilişki.

 

Mutlu Olmak mı, Anlamlı Yaşamak mı?

Bizi hayata bağlayan şey o uçucu, şen şakrak mutlu anlar mı; yoksa uğruna uykusuz kaldığımız, acı çektiğimiz, fedakârlık yaptığımız anlamlar mı?

FİGEN KOŞAR

Program boyunca mutluluğun peşinden koştuk. Farklı düşünürlere uğradık, farklı cevaplar dinledik. Ama bütün yollar sonunda aynı soruya çıkıyor:

Mutlu olmak mı daha önemli, yoksa anlamlı yaşamak mı? Çünkü ikisi her zaman aynı şey değil.

Hayatımıza dönüp baktığımızda bunu çok net görüyoruz. Bir çocuk büyütmek kolay değil. Uykusuzluğu var, kaygısı var, bitmeyen bir sorumluluğu var. Ama kaç anne baba “Keşke hiç çocuğum olmasaydı.” der? Çünkü orada mutluluktan daha büyük bir şey var.

Kitap yazmak da öyle. Yazan herkes bilir. Saatlerce aynı cümleyle uğraşırsınız. Bazen yazdığınız her şeyi silip yeniden başlarsınız. O süreç çok mutlu bir süreç değildir. Sancılıdır. Ama kitap bittiğinde geriye yalnızca bir kitap değil, insanın hayatına eklenmiş bir anlam kalır.

İnsan, uğruna yaşayacağı bir neden bulduğunda en zor zamanlardan bile geçebiliyor, diyor Viktor Frankl. Bunu Bu cümleyi bir çalışma odasında değil,Nazi toplama kampında söylüyor. Anne babasını, eşini, kardeşini kaybetmiş biri olarak..

Camus ise anlamın dışarıda bulunacak bir şey olmadığını hatırlatıyor. Onu yaşarken kuruyoruz; yaptığımız işle, kurduğumuz ilişkilerle, üstlendiğimiz sorumluluklarla… Sisifos Söyleni‘nde kaya her gün yeniden aşağı yuvarlanıyor. Ama Sisifos yine de onu taşımaya devam ediyor. Kaya ile arasında bir bağ kuruyor. Aslında biz de böyleyiz. Hayatın anlamını, yüklerimizden kurtularak değil; onları taşıma biçimimizde buluyoruz bazen..

Ez cümle, ikisi de farklı yerlerden yola çıksalar da aynı kapıya varıyorlar: Hayatı değerli yapan şey yalnızca mutlu anlarımız değil, uğruna emek verdiğimiz anlamlar.

Mutluluk elbette güzel bir duygu. Hepimiz isteriz. Ama bazen gelir, bazen gider. Anlam ise daha derinden ilerler. Her zaman coşku vermez ama insanın yaptığı şeyle bağ kurmasını sağlar. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda da aklımızda kalanlar, çoğu zaman en rahat ettiğimiz günler değil; uğruna emek verdiklerimiz olur.

 

MURAT UTKUCU

Nevzat Çelik’in bir şiiri geldi aklıma: Hangisine sapsam. Ne çok yol var diyor şair. Şu dünyada bir yol arıyoruz. Bizi hayatta tutacak ya da nasıl desem dingin bir mutlulukla bizi ölüm anımıza götürecek bir yol. Değerlerimizi bulmaya çalışıyoruz. Adalet ahlak arıyoruz. Ve herkes için mutluluk formülü arıyoruz. Ama hangisine sapalım. O kadar çok yol var ki… Mutluluk mu anlam mı?  Sıradan bir hayatı sırtlamak ama sıradan olmadan sıradan bir insanın mütevazılığında var olmak istiyoruz.  Bunu herhalde Seneca ya da Epikür nasihat ederdi. Ama Schopenhauer böyle bir insana saygı duyar mıydı bilemem. Ki kendisi de benzer bir tarzı öğütlüyor. Bana öyle geldi belki de. Nietzsche kesinlikle böyle bir insanı kınar. Üst insan kurguluyor. Bence haklı da…

Yollar farklı nasihatler farklı. Mutlu olmak bir amaç olabilir mi? Hayır o bir sonuçtur. Eylemimizin hayat pratiğimizin sonucu ama sadece bu da değil. Karakterimiz mizacımız da pratiğimizin neşe ya da acıyı bize nasıl yaşatacağı hususunda belirleyici. Gamsız kasavetsiz derler ya sevilmez bu insanlar ama geç ölürler çünkü bedenleri yıpranmaz. Öyle sanılır.

Peki, yine de hayata dair anlam arayışı mı önemli ve değerli yoksa mutlu olmak mı? Hayata yüklediğimiz anlam bize mutsuzluk vadedebilir ama o anlam için çabalamazsak bu kez değersiz hissedeceğimiz için yine mutsuz oluruz. Schopenhauer mutsuzluk kaçınılmaz ise daha az mutsuz olmak için çabalayın mutlu olmaktan daha kolaydır der çünkü burada olduğu gibi her halükarda kapımız mutsuzluğa çıkıyor galiba. Bir arkadaşım biz huzursuz ruhlarız kendimize huzur vermiyoruz demişti. Tapu ya da lüks araba koleksiyonu yapanları düşün. Bence sahiden mutlular. En azından öyle görünüyorlar. Ama Schopenhauer hırslı bir zenginin hırs ve kıskançlık duygusundan yoksun bir fakirden çok daha mutsuz olması garantidir diyordu. Para ve imanın kimde olduğu bilinmez diye bir söz var ya. Buna mutluluğu da ekleyelim.

Anlam bir araç değildir. Çünkü hayatın bir anlamı yoktur. Anlam yaratmadan yaşayabilir miyiz? Yaşarız ama ruhu olmayan beden gibi bir şey bu. Mutsuz yaşarız ama anlamsız çok zor. Anlam ile mutluluğu birleştirmek önemli.

Schopenhauerin bir sözü var: Mutlu bir varoluşun tanımı şöyledir. Soğukkanlı ve olgun bir muhakeme ile varolmamaya kesinlikle tercih edilecek bir varoluş.

Goethe demiş ki insan aslında her şeyde ve her şeyle aslında yalnızca kendisinden zevk alır. Yani zevk alması için kişiliğinin olumlu tepki vermesi gerekir. Şarap harika olabilir ama ağzı bu tadı alamayacaksa insanın o şarabın yüz yıllık olmasının önemi olabilir mi? Mutlu olmak için hayat için uğraşmak gerekiyor. Kendimizi var etmek için emek harcamak. Mutluluk kendi kendine yetinenlerindir sözü bunu da içeriyor. Voltaire, Candide’de kendi bahçeni ekip biç diyor. Herkes bahçesinin sorumluluğunu alır harekete geçer emek harcar ve üzerine düşünürse dünya güzel bir yer olmasa dahi bir yol açılır demek istiyor.

 

SON SÖZ YERİNE

 FİGEN  KOŞAR

Mutluluğun kesin bir tarifini bulamadık belki. Ama galiba onun tek bir tarifi olmadığını biraz daha iyi anladık. Herkes kendi hayatını, kendi ilişkilerini, kendi yolunu yaşıyor. O yüzden belki de en doğru cevapları yine kendi hayatımızın içinde bulacağız.

MURAT UTKUCU

Hayatınız doya doya yaşadığınız upuzun bir an olsun. Duyguların gücünü kalbinizde hissedip zor zamanları hoş zamanları aynı sükûnetle karşılayabildiğimiz bir ömrümüz olsun. Sulh ve saadet ve yine de kaos ve hareket bizimle olsun. Hoşça kalın.

 

FİGEN AYAN KOŞAR –MURAT UTKUCU

Tags: Figen KoşarMurat Utkucu
Previous Post

MGK bugün toplanıyor: Gündemin ilk sırasında “Terörsüz Türkiye” süreci var

Next Post

Dolar dünyada geriledi, Türkiye’de rekor kırdı

Figen Koşar

Figen Koşar

1972 yılında Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde doğdu. Çorlu Lisesi’nin ardından, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. 25 yıl bankacılık ve finans sektöründe edindiği deneyimi, çeşitli kamu kurumu ve özel şirketlerde pazarlama yöneticiliği ile devam ettirdi. PTT Para Lojistik firmasında Müşteri İlişkileri Müdürü ve İzmir Büyükşehir Belediye’sinde Ulaşım Kartları Müdürü olarak görev yaptı. İyi bir okur olarak edebiyata olan ilgisi, denemeler ve seyahat öyküleri yazarak devam etti. Seyahat yazıları çeşitli dergilerde ve e-platformlarda yayımlandı. “Sandalın İpi Kısa” isimli öyküsü Ümit Kaftancıoğlu 2021 Öykü Ödülleri’nde mansiyona, “Mecburiyette Kaç Mevsim” isimli öyküsü Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı 2021 Öykü Yarışması’nda birinciliğe değer bulundu. Öyküleri; İshak Edebiyat, Oggito Öykü, Mahal Edebiyat, Parşömen Edebiyat, Litera Edebiyat ve Edebiyat Haber’de yayımlandı. “Sadık” isimli öyküsü, İshak Edebiyat 2022 seçkisinde yer aldı. Vourla – Öteki Kıyı isimli ilk romanı 2023 Temmuz ayında basıldı. Roman, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülleri” programında “Tarihi Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma Dalında Katkı” kategorisinde ödüle değer bulundu. Yolcu isimli ikinci romanı Eylül 2025’te yayımlandı. Yazar evli ve bir çocuk annesidir. Edebiyatla; hatırlamanın, anlamanın ve dönüştürmenin gücüne inanmaya devam etmektedir.

Yazarın Diğer Yazıları

FAİRUZ’UN İZİNDE BEYRUT
Gezi

FAİRUZ’UN İZİNDE BEYRUT

09/07/2026
Daren Acemoğlu’nun Konuşması Üzerine Düşünceler
Manşet Haberler

Daren Acemoğlu’nun Konuşması Üzerine Düşünceler

07/07/2026
Atlantik’in Kıyısında Bir Ruh Taraması: Pessoa’nın, Fado’nun ve Karanfillerin Ülkesi
Gezi

Atlantik’in Kıyısında Bir Ruh Taraması: Pessoa’nın, Fado’nun ve Karanfillerin Ülkesi

06/06/2026
STAND BY ME ¹ PRENSES İLE DELİ UÇURTMA
Manşet Haberler

STAND BY ME ¹ PRENSES İLE DELİ UÇURTMA

01/06/2026
BİR TEİSTİN GÖKYÜZÜNDEKİ GÖLGE İLE İMTİHANI
Manşet Haberler

BİR TEİSTİN GÖKYÜZÜNDEKİ GÖLGE İLE İMTİHANI

27/05/2026
Firdevs Ablamı Nasıl Kurtaramadık
Manşet Haberler

Firdevs Ablamı Nasıl Kurtaramadık

12/02/2026
Next Post
Dolar dünyada geriledi, Türkiye’de rekor kırdı

Dolar dünyada geriledi, Türkiye’de rekor kırdı

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

BİR RÜZGÂR GEREK BU ÜLKEYE

BİR RÜZGÂR GEREK BU ÜLKEYE

by Medine Dinçer
15/10/2026
0

Kaz Dağları'nın eteklerinde, bütün hayallerini küçük bir işletmeye sığdırmış emekli bir öğretmenim. Şimdilerde gözlemlemek için bolca zamanım var. Geçmişle gelecek...

Grev hakkının önündeki engeller İstanbul’da masaya yatırılıyor

Grev hakkının önündeki engeller İstanbul’da masaya yatırılıyor

by Sonhaber
15/10/2026
0

Çalışma ve Toplum Değerlendirme Toplantıları’nın dokuzuncusu, bugün İstanbul Taksim’deki Elite World Hotel’de düzenleniyor. Birleşik Metal-İş’in yayımladığı Çalışma ve Toplum dergisi...

Ford Otosan’da su baskını: İşçilerden üretimi durdurma çağrısı

Ford Otosan’da su baskını: İşçilerden üretimi durdurma çağrısı

by Sonhaber
15/10/2026
0

Kocaeli’de 14 Ekim’de etkisini artıran yağış, Ford Otosan’daki çalışma alanlarını ve vardiya çıkışlarını da etkiledi. Evrensel'in aktardığı habere göre, fabrikanın...

Çocuğa yönelik istismar davasında beraat: Kadın örgütlerinden karara tepki

Çocuğa yönelik istismar davasında beraat: Kadın örgütlerinden karara tepki

by Sonhaber
15/10/2026
0

Annesiyle birlikte mart ayında yaşamını yitiren bir çocuğa yönelik cinsel istismar iddiasıyla açılan davada, sanık A.Ş. beraat etti. İstanbul Anadolu...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik