Yüzyıllar boyunca insanoğlunun dünyasında ekonomik büyüme genellikle durağan, her tür ilerleme münferitti. Tarih genellikle ağır adımlarla ilerliyordu. 19. yüzyılda buhar makinesini icat ederek ilk sanayi devrimini başlattılar. Bu gücü, dokuma makinelerinde, lokomotifleri hareket ettirmede, okyanuslara hükmedecek zırhlı gemilerde kullandılar. Bu aynı zamanda tarihte yaşanan ilk enerji geçişiydi. Bu geçiş, kömür denilen kara bir taşın yakıt olarak işlenmesine dayanıyordu. 20. yüzyılda insanlar içten yanmalı motoru icat ettiler ve buhar makinesini bir kenara bıraktılar. İkinci sanayi devrimi bu kez petrol denen bir kayaç yağının çıkarılmasına dayanan bir enerji geçişi oldu. Fosil yakıtların neden olduğu iklimsel yıkımdan endişe duyan insanlar 21. yüzyılın başından itibaren daha temiz olmasıyla bilinen rüzgar türbinleri, güneş panelleri ve elektrikli bataryalar vb. icat ettiler. ”Yeşil” denilen bu teknolojiler, dünyamızı dönüştürmekte olan üçüncü bir sanayi ve enerji devrimini haber veriyor. İlk ikisi gibi bu devrimde önemli bir kaynağa dayanıyor. Bu kaynak nadir toprak elementleridir. İnsanlık hem dijital hem de enerji alanında yaşanacak bir devrimle karşı karşıya.
İnsanlar ancak 1970 senesinden itibaren, kayaçlarda çok az oranlarda bulunan, çok sayıda küçük nadir metalin sahip olduğu manyetik, optik ve katalitik özelliklerinden yararlanmaya başladı. Nadir toprak elementleri, vanadyum, germanyum, platonoidler, tungsten, antimon, berilyum, renyum, tantal, niobyum vb. Saydığımız bu nadir metaller doğada en bol rastlanan metallere bağlı olmak gibi ortak bir özelliğe sahip yaklaşık otuz hammaddelik bir alt küme oluşturur. En bol olan demir, bakır, çinko, alüminyum, kurşun, otuz kadar nadir metalle birlikte bulunur.
Ekonomi ve sanayiyi ilgilendiren enerji geçişini benimsemekle ABD ve AB emperyalizmi kendisini Çin ejderinin ağzına attı. Çünkü Çin emperyalizmi enerji geçişinin iki ayağı olan düşük karbon salınımlı enerjilere ve dijital teknolojilere geçiş için vazgeçilmez olan çok sayıdaki nadir metal üretiminde tekel durumunda. Hatta nadir toprak elementleri denilen ve yeri pek zor doldurulabilen, sanayi tesislerinin vazgeçmesi neredeyse imkansız en stratejik metal sınıfının yegane tedarikçisi halini aldı. Batı emperyalizmi böylelikle, yeşil ve dijital teknolojilerinin, başka deyişle gelecekteki sanayilerinin en değerli yanının kaderini tek bir ulusun, Çin’in eline teslim etmiş oldu. Bunun doğrudan sonucu ise Batı ve Japon emperyalistlerinde ağır ekonomik ve toplumsal etkilerin ortaya çıkması olacaktır.
Çin nadir toprak elementleri dünya rezervinin hemen hemen % 40’ını temsil ediyor. Pekin dünyada tüketilen antimonun % 54’ünü, indiyumun 58’ini, florun % 66’sını, vanadyumun % 67’sini, doğal grafitin % 73’ünü üretmektedir. Bu oran nadir toprak elementleri içinde % 85 ile % 100’e varmaktadır.
Emperyalizm, fosil yakıtlardan kendi kurtarmak isterken, aslında yeni, üstelik daha da güçlü bir bağımlılık yarattı. Robotik, yapay zeka, dijital hastane, siber güvenlik, tıbbi biyoteknolojiler, nanoelektronik, sürücüsüz taşıtlar… Geleceğin ekonomisinin en stratejik alanları, tüm teknolojiler nadir metallere bağımlı kalacak. Bu kaynaklar 21. yüzyılda emperyalizmin temel kaidesi olacak. Emperyalizm doymadığı petrol ve kömür açlığının yol açtığı kıtlık ve krizlerden kurtulacağını zannederken bunların yerine eşi görülmemiş kıtlık, kriz ve savaşlardan oluşan yeni bir dünya koyuyor.
Çaydan petrole, Hindistan cevizinden laleye, güherçileden kömüre kadar hammaddeler hep büyük keşiflere, savaşlara ve imparatorluklara yön verdiler. Tarihin akışını sık sık değiştirdiler. Dünyayı değiştirme sırası artık nadir metallerde. Çevreyi kirletmekle yetinmeyip ekonomik dengeleri ve gezegenin güvenliğini de tehlikeye atıyorlar. Çin emperyalizminin 21’ci yüzyıldaki yeni otoritesini pekiştirdikleri gibi, Batı emperyalizminin milenyum başında başlayan zayıflamasını da hızlandırdılar. Ayakta kalmak için artık tek dayanağı yeşil ve dijital teknolojilerin yükselişi olan kapitalizm, önceki iki sanayi devriminin yakıtlarına gittikçe daha az bağımlı olacak ama geçişi sağlayacak metallere gittikçe daha çok bağımlı hale gelecektir.
1985 senesine kadar ABD nadir toprak elementlerinin işlenmesi alanında tekel konumundaydı. Ancak çevreye verdiği zararla eko sistemleri etkilenmeye başlayınca bölge sakinleri ve kamuoyu bir anda konuyla ilgilenmeye başladı. Toprağı kirleten atık suyun içinde insan sağlığı ve çevre için zararlı atıklar vardı. Aynı dönemde ekonomik büyümeye susamış Çin, Batılı madencilik gruplarının yaşadığı güçlüklerden yararlanmaya, nadir metaller pazarında kendini yavaş yavaş önemli bir aktör olarak kabul ettirmeye çalışıyordu.
Pekin, maden üretiminin Batı’dan Doğu’ya naklini hızlandırmak için pazarlama hilesi kullandı. Bu strateji tek kelimeden oluşuyor ve damping diye biliniyor. Ucuz işçilikle üretim maliyetleri düşürüldüğü ve fiyat kırıldığı için ekonomik ve çevresel damping. Uygulanan bu çifte damping kısa sürede Çin’in fiyat politikası üzerinde etkili oldu. 2002 yılında Çin’de üretilen bir kilogram nadir toprak elementinin fiyatı 2,8 dolardı, yani ABD’deki fiyatın yarısıydı. ABD ve AB’deki maden şirketleri bu acımasız rekabet karşısında ayakta duramayacak hale geldiler. ABD ve AB’de ocaklar ve ayrıştırma atölyeleri tek tek kapandı. Nihayetinde, nadir metal ocaklarını ve fabrikalarını Çin’e aktaran Batı, yarattığı kirliliği uzağa taşıma seçeneğini benimsedi. Bunda, Dünya Bankası Baş ekonomisti Lawrence Summers tarafından 1991 senesinde imzalanan “Summers Memo” ile, gelişmiş ekonomilerin çevreyi kirleten sanayi kollarını “çevresel kirlenmenin büyük ölçüde düşük olduğu Afrika’daki az nüfuslu ülkeler başta olmak üzere” yoksul ülkelere ihraç etme önerisi de etkili oldu. Netice Çin ile Batı arasında doğal olarak kurulan bir sanayi düzeni ortaya çıktı.
Çin, nadir toprak elementlerinin neredeyse bütününe egemen olmakla yetinmeyip bu elementlerin nihai uygulamalarını mümkün kılan teknolojiyi de kontrol etmek niyetindeydi. 2000 senesinden itibaren Çinliler konvansiyonel olmaktan uzak yöntemler kullanmaya başladılar. Nadir toprak elementlerine, fabrikalarını ve sanayi sırlarını Çin’e taşımayı kabul etmeyenlere ünlü kotalarını uygulamaya koydular. Şirketleri kotalarla tehdit ederek, ucuz maliyet ve yüksek kar garantisi verip ülkelerine çektiler. Rakip işletmelerin üretim araçlarını taşımaları konusunda Pekin, ortaklıklarına, meşhur joint ventures silahını kullandı. Sanayiciler, başta Japonlar rekabet etmelerini sağlayacak bazı avantajlar karşılığında teknolojik bilgi ve becerilerini, dolayısıyla patentlerini Çinlilerle paylaştılar.
Çin’in nadir metaller üretim zincirinin ilk aşamalarına yönelme stratejisi Avrupa ve ABD’nin sanayi alanındaki dinamizmine zarar verdi. Çünkü milyonlarca istihdama mal oldu. ABD metalürji sanayisi yıkıma uğradı. Mıknatıs üreticilerinin dörtte üçü ortadan silindi. Fransa’nın yegane magnezyum fabrikası kapandı. Metal arıtma sanayisinde uzmanlaşmış bir şirket 2013 senesinde faaliyetlerine son verdi.
ABD, Avrupa ve Fransa’da sanayisizleşme İkinci Dünya Paylaşım Savaşı ertesinde yapılan toplum sözleşmesini bozdu, ciddi toplumsal çalkantılara yol açtı ve çok sayıda popülist partilerin sermayesini oluşturdu.(Trump Beyaz Saraya gidebildiyse bunu sanayi tesisleri kapanmış, yani sanayisizleşmiş eyaletlerdeki seçmenlere borçludur)
SON YERİNE
Nadir toprak elementleri için yapılan savaş artık denizlerin dibine kadar indi. Nadir metaller ile yeşil istihdam savaşı, günümüzde geçerli olan ve siyasal örgütlenme ilkeleri üzerinden Batı emperyalizmi ile Çin emperyalizmini karşı karşıya getiren yeni ideolojik çatışmayı ortaya koymuştur, Dijitalleşme ve enerji geçişi insanlığı nadir metallerin peşine düşmeye zorlamakla geleneksel güç ilişkilerini altüst ediyor ve enerjiye dayalı jeopolitiğe son vermek bir yana tersine onu daha da şiddetlendiriyor. Pekin Batı’yı kuşatma stratejisini sürdürüyor. Çin, bu yeni dünyayı kendine uygun gördüğü şekilde biçimlendirmek isterken, 2008’den beri krizde olan ve köşeye sıkışan ABD elebaşılığındaki emperyalizm ile yeni bir paylaşım savaşını davet edip çabuklaştırıyor.












