Kimileri için o
Darbenin asık suratlı ve soğuk ikliminde
Sıcak bir gülümseme,
Kimileri için bir kurtuluş umudu
Kimileri için de bir arkadaş ve yoldaştı
O başlı başına bir barikattı.
Aslanların Avukatı
12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 46 yıl geçti. Ülkenin adalet duygusunun, toplumsal hafızasının ve geleceğinin tersine büküldüğü o planlanmış miladın yıl dönümündeyiz. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o günlerin faşist iklimini sadece postal sesleriyle değil; o karanlığa karşı dik duran direnç öznelerinin hikâyeleriyle de okumak gerekiyor. Bir dönem, en yalın ve en çarpıcı haliyle bazı insanların pratiğinde görünür hale gelir. 12 Eylül’ün hikâyesi yazılacaksa; tutsaklıklar, işkenceler, idamlar, direnişler veya direniş niteliğindeki savunmalar olmadan eksik kalır. Avukatlık, savunma yoldaşlığı denilecekse Nebi Barlas‘ı anlatmadan olmaz.
Ona “Aslanların Avukatı” deniyordu. 2 bin 480 müvekkili olmuş ve bunlardan 807’si hakkında idam talep edilmişti. Bu, kurduğu ilişkilerin boyutuna dair bir verdir. Dünya Han’daki bürosu, tutsak aileleri ile dolup taşıyordu. 1980’de estirilmeye başlanan neoliberal iklimin aksine, tutsaklarla ve aileleriyle para içerikli diyaloglardan uzak durur, ticari olandan öte ilşkiler kurardı. Barlas için en zor anılardan biri de Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan‘ın idamlarına tanıklık etmekti.
1963’te kendisi de tutsak düşmüştü. İçeriği de dışarıyı da hukuksuzluğun anlamını da iyi biliyordu. En başarılı yanlarından biri de hem tutsaklarla hem de ailelerle empati kurabilmesiydi. Bu nedenle, “Şu Metris’in Önü Bir Uzun Alan”dan ne anlaşılması gerektiğini çok iyi biliyordu. Çok severdi o türküyü. Ve sevgili Turan Parlak‘tan uygun düştükçe söylemesini talep ederdi.
Kimi avukatlar gibi o da iyi okur ve okuduğunu unutmazdı. Hepimizin tanık olduğu niteliklerinden biri de hafızasının güçlülüğü idi. Son yıllara dek tüm müvekkillerinin adını ezbere sayardı.
Bir Dönem Laboratuvarı: Metris
12 Eylül, sadece askeri bir müdahale değil; bugünkü sistemin, kurumsal çürümenin ve hukuku bir baskı enstrümanı olarak kullanma pratiğinin ilk taşlarının döşendiği bir tarihsel eşikti. Alemdağ, Hasdal, Sultanahmet, Selimiye ve Davutpaşa’dan süzülen baskı pratikleri, Metris’te bir imha/tüketme modeline dönüştürüldü. Toplumu ve tutsakları tek tipleştirme deneyi; Tek Tip Elbise dayatmasıyla, hak gasplarıyla ve işkenceyle yürütüldü. İşkence edilerek, don atlet mahkemeye çıkarılan insanların dış dünyayla yegâne bağı, o soğuk duruşma salonlarıydı. O salonlarda, dönem ile kişinin örtüştüğü çok özel pratikler yaşandı.
Metris, hem hapishane hem duruşma salonu hem de farklı müdürlerin farklı yöntemler uyguladığı her katında başka türlü işkencelerin denendiği bir çeşit Nazi kampıydı. Nitekim tutsaklar bunu “Tutukevi mi Nazi kampı mı?” sloganıyla ifade ediyordu. Ziyaret, avukat görüşü, revir, havalandırma vb. Tek Tip Elbise giyilmediği için yasaktı. Duruşmaya da bu nedenle ya gidilemiyor ya da zorla soyma sonrasında yarı çıplak götüldüğü için aynı tutsaklar heyetin talimatıyla askerler tarafından salondan dışarı zorla çıkartılıyordu.
Yıllar sonrasında F tipi ile amaçlanan tecritin, tecritle amaçlanan tredmanın ön habercisiydi Metris. O dönemin askeri mahkemeleri, hukukun bittiği ve emir-komuta zincirinin en çıplak biçimde işlediği yerlerdi. Askeri yargıçlar savunmayı susturur, avukatları azarlar, hukuki prosedürleri bir ayak bağı olarak görürdü. Bu genel kuralın işleyemediği istisnalardan biri de Nebi Barlas oldu.
Aynı yargıçlar, Nebi Barlas’ı genellikle ilgiyle ve dikkatle dinlerlerdi. Bu durum tesadüf ya da cübbeli subayların bir lütfu değildi; Barlas’ın şahsi başarısı, hukuki dehası ve entelektüel ağırlığıydı. O, mahkeme salonuna elinde koca krokilerle, iddiaların mantık hatalarını deşifre eden şemalarla gelirdi. Yargıçlar, karşılarında sadece bir avukat değil; hukuku, mantığı ve diyalektiği bir cerrah titizliğiyle kullanan bir entelektüel bulurlardı. Barlas, yeteneği ve kararlı mücadelesiyle o hoyrat askeri iklimde bile dinlenmek zorunda kalınan bir meşruiyet barikatı örmüştü.
Müvekkili Savunmaktan Rejimi Teşhir Etmeye
Nebi Barlas’ın mahkemelerdeki ısrarı, süreci uzatma becerisi ve kurduğu diyaloglar basit bir teknik savunma değildi. Tutsakların yaka paça salondan atılmak istendiği koşullarda, onların konuşabileceği, kendilerini ifade edebileceği zamanı ve zemini tırnaklarıyla kazıyarak yaratıyordu. O kendine has şemalarla iddiaları çürütürken, gerçekte müvekkili savunmanın sınırlarını aşıyor; adaleti sağlamanın evrensel basamaklarını inşa ediyordu. Yargıçların pürdikkat dinlediği o savunmalar, aslında 12 Eylül rejiminin hukuksuzluğunu suratlarına çarpan tarihi birer teşhire dönüşüyordu.
Söz konusu faşist kuşatma altında, müvekkil ile avukat arasındaki ilişki bütünüyle özgün, sarsılmaz bir nitelik kazanmıştı. Mesele sadece iddialara karşı teknik bir müdafaa geliştirmek değil; var olmak, teslimiyete karşı direnişle özdeş bir yaşam biçimi kurmaktı. Avukatlar için de o günlerde üçüncü bir yol mevcut değildi. Ya askeri tahakkümün dayatmaları altında nesneleşerek sisteme boyun eğecekler ya da müvekkilleriyle yan yana durarak birer direnç öznesi olmayı seçeceklerdi. Nebi Barlas, kendisini eylemiyle ve bilinciyle bu ikinci yola, yani direniş tarihinin odağına yazdırdı. Tutsakların ve ailelerin gönlünde kazandığı o sarsılmaz yeri; sadece sahip olduğu derin hukuk bilgisiyle değil, bu bilgiyi ezilenlerin hizmetine sunan devrimci ahlakı ve değerleriyle var etti.
İyi ki onu tanıdık, iyi ki hayatımız kesişti; ne mutlu ki sonsuzluğa uğurlamış olsak da varlığını ve sıcaklığını hissettiriyor. Bize de onu değerleriyle beraber yaşatmak; unutmamak ve unutturmamak düşüyor.












