Yaşar Altürk’e
İnsan, içinde yaşarken farkında olmuyor bazı yılların. O yılın, vahameti, önemi ve berbat bir yıl olduğu çok geçmeden tarihte yerini alıyor. Tabii bu oturmamış toplumlarda sık rastlanan bir durum. Kurumlaşmış toplumlarda, devletlerde böyle berbat ve vahim olayların yaşandığı yıllara rastlamak Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki gibi sık olan bir durum değil.
Bizde 2016 yılı böyle bir yıl olmuştu. Yaşanan olaylara bakınca, bu yıl 365 günden çok fazlaydı. Bu belki de bizim hayatı yoğun yaşama anlayışımız! Bu yılda yaşananları yazmaya kalksam, okuyanları ya alkole ya da şükür ibadetine yönlendirmiş olurum! O yüzden birkaç önemli örnek vermekle yetineyim:
-15 Temmuz Kalkışması: Sanal savaş oyunları gibiydi. Devletin kurumlarına sızdırılmış bir ekibin elemanları devlet kurumlarını yukarıdan başlayarak imhaya giriştiler adeta. Bu olay elbette ki birbirine bilenen iki taraftan birinin diğerine yaptırdığı erken doğumdu. Çocuk ölü doğdu. Saldıranlar dış düşmana bu denli taarruz ederler miydi merak ederim. İktidar hırsı her şeyi yaptırıyormuş.
-Sultan Ahmet Meydanı’nda 13, Ankara Merasim sokakta askeri serviste 29, Güvenpark’ta 38, İstiklâl caddesinde 5, Vezneciler Çevik Kuvvet’te 12, Atatürk Havaalanı’nda 45, Beşiktaş Stadı’nın yakınında patlatılan bombalarla 46 kişi öldürüldü.
-Yenikapı Mitingi yapıldı.
-Ahmet Davutoğlu gitti, Binali Yıldırım Başbakan oldu.
-2015’te başlayıp 2016’da da süren Hendek Çatışmaları’nda yüzlerce insan öldü, binlerce insan göç etti topraklarından.
-Fırat Kalkanı Harekâtı ile ilk kez büyük bir harekâtla Suriye’ye girildi.
-AB ile mülteci antlaşması yapıldı.
-19 Aralık’ta Rusya Büyükelçisi Ankara’da suikastta öldürüldü.
Darbe girişimi, bombalar, OHAL ve ekonomik sarsıntının yol açtığı travma yılı olmuştu böylece 2016.
***
Rusya Büyükelçisinin 19 Aralık günü saat 19.05’te öldürülmesinden haberdar olunca yılbaşına ramak kala daha neler olacak diye düşündüm. Öte yandan hayal kurmanın solculuğun kitabında önemli bir bab olduğunu bilerek ve karanlığın en koyu anı aydınlığa en yakın andır, genel diskurumuzla hayallere dalarak o gece politik fantastik denebilecek bir hikâye yazdım.
O hikâyemde, ülkedeki kaos, yaşananlarla bitiyor ve o güne dek “terörist” denilen grubun başındaki kişinin, gelişen olaylarla birlikte devletin eş başkanı olması konuşuluyor.
Hikâyeyi Fellini’yi ve hayata Felliniesk gözle bakmayı seven bir karakter üzerinden kurmuştum. Sonuçta bu bir kurmaca hikâyeydi, kime ne zararı olurdu ki?
***
Şimdi, önce arka plana dair bilgi aktarayım.
1978’de Cebeci bölgesinde başlamıştı arkadaşlığımız. Bu arkadaşlık çok yönlüydü. Siyasal’ın Hukuk’la komşuluğu, Ankara Kalesi’nin dibindeki Samsun Yurdu’nda kalışımız, aynı şehirden ve aynı politik hareketten olmamıza ek olarak zamanla bu ortak yanlarımıza sanat ve edebiyata düşkünlüğümüz de bu sağlam temelli dostluğun tamamlayıcısı olmuştu.
Fakülte arkadaşım olan Cengiz Türüdü ile 2016’da başladığımız Diyaloglar kitap serimizin başlarında ortak yanlarımızı saydığım arkadaşımız avukat Yaşar da kendi isteğiyle gönüllü olarak bu Diyaloglar serüvenimize katıldı.
Yaşar’ın edebiyata, kültüre ilgisini bildiğimden, iktidar kurumlarına netameli gelebilecek bazı yazılarımı, hikâyelerimi de Diyaloglar’daki gibi onun değerlendirmesine sunarım zaman zaman.
İşte, 2016’nın 19 Aralık gecesi yazdığım o politik fantastik hikâyemi bu nedenle Yaşar arkadaşıma gönderdim ve o sırada baskıya hazırladığım Bir Çocuğun Saflığıyla dosyama dahil etmeyi planladım. Kısa bir süre sonra avukat Yaşar’dan konuyla ilgili mesaj geldi. Mealen mesajında şöyle diyordu:
Sen, kurmaca bir hikâye yazıp anlattığın kişileri ve ülkede yaşanan olayları trajikomik bir üslupla ve Ezop Dili’yle eleştiriyorsun ama günümüzde hukuk aklı böyle çalışmaz. “Ne öyle eş başkanlık falan,” denilerek, “örgütü övme” iddiası ile dava açıp gereğini yaparlar…
Bu mesajdan sonra tereciye tere satacak hâlim yoktu. Ki arkadaşım 25 yıl Diyarbakır’da aktif avukatlık yapıp, kamuoyunun bildiği ünlü davalarda da görev yapmıştı. Teorisi ve pratiği ile hukukun nasıl işlediğini de bilen biriydi.
Zaten avukat arkadaşımız bizim Diyaloglar serüvenine katılmasındaki amacını, 2017’nin Şubat’ında Kuzguncuk’ta Mülkiyeliler’de yaptığımız imza ve söyleşide şöyle dile getirmişti;
–Benim bu ekibe katılmamdaki amacım; Naim’i ve Cengiz’i kaptırmamak! Benim yaptığım, bir nevi koruyucu hukukçuluk!
Daha ne desin Yaşar? Onun vetosu nedeniyle hikâyeyi kitaba koyamadım. Ancak bu noktada, Yaşar’ın söylediğine Cengiz’in dediğini de ekleyeyim de manzara tam olsun:
–Sen kendine bak Naim, bana bir şey olmaz!
Şimdi bu yaştan sonra raporun peşine mi düşmeli? Yok canım, daha neler! Hem memlekette birçok kişinin neleri eksik ama yaşanıp gidiliyor işte!
***
Yazdığım yazılar, hikâyeler birkaç kitap oylumunu geçince, kitaplaştırmak için dosyaları hazırlarken, ülkedeki yeni Barış Süreci’nden kuvvet alarak sandığımdaki o hikâyemin tozunu alıp sordum avukat arkadaşıma yine: Artık normalleşiyoruz gibi, bak 2016’da yazdığım o hikâyede on yıl önceden bana malum olan absürt olaylar yaşanıyor günümüzde. Yeni kitabıma koysak mı o vetolu hikâyemi?
Yanıt, sanki başka bir ülkede avukatlık yapan bir arkadaşımdan gelir gibiydi:
–Yanılıyorsun Naim! Kısmen haklısın, ortalık yumuşuyor gibi görünüyor amma bu kez de hukuk aklı yine seni zora sokar; çünkü, sen o hikâyede örgüt liderini de zekice eleştiriyorsun, bu olmaz! Yetkili kişiler çıktı “Kurucu Önder” dediler, eski çamlar bardak oldu! Derler ki; “Sen bizim partnerimizi böyle eleştiremezsin!”. Kişiye, yere ve zamana göre yorum ve uygulama değişikliği olabiliyor. Risk almayacaksan bu kıvrımları gözetmek gerekir. Sen en iyisi yine sandığına koy o hikâyeni.
Bu noktada söylenecek söz bitiyor ve bize Türkçe’de bu durumla ilgili sözleri ve zihnimizden geçenleri hatırlamak kalıyor:
–Dün dündür, bugün bugündür; aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık; Orwell’in 1984’üne rahmet okumak!
***
Daha ilkokul yıllarında duyduğum “Kanun önünde eşitlik” ilkesini çok önemserdim. Bir kuralın yorumunda ve uygulanmasında yansız ve tarafsız kalabilmek, dürüstlük ve doğruluk ilkesinin bir gereğidir. Kişiye, zamana ve yere göre uygulama birliğinin sağlanması çok önemlidir. Fikir ve sanat eserleri ortaya konulurken ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkının kullanılması ekmek ve su gibi elzemdir.
İnsanlığın yüzyıllardır devam eden bu talebinin hâlâ güncelliğini koruması üzüntü vericidir. Elbette hakaret etmeden ve asla şiddete yönelmeden kendini ifade etmek de uygar olmanın önkoşuludur.
Anayasalarda yer alan “Korkusuz yaşama hakkı”, korkusuz yazma hakkını da içerir elbet.












