Okullar açıldı.
Yine milyonlarca çocuk sıralarına oturdu; çantalar hazırlandı, defterler kaplandı, kitaplar dağıtıldı. Velilerin telaşı, öğretmenlerin yoğunluğu, çocukların heyecanı başladı.
Fakat bütün bu hareketliliğin ortasında asıl soruyu sormamız gerekiyor:
Okullar açıldı, peki eğitim gerçekten başladı mı?
Yıllarımı eğitime vermiş bir öğretmenim. Hem devlet okullarında hem özel okullarda çalıştım. Emekli olduktan sonra eğitim sistemine biraz daha dışarıdan bakma fırsatı buldum. Bugün gördüğüm tablo ne yazık ki hiç iç açıcı değil.
Çünkü eğitimde uzun zamandır çocukların ne düşündüğünden çok, ne kadar ezberlediğiyle ilgileniyoruz.
Oysa bir çocuğun zihni doldurulması gereken boş bir kap değildir. Her çocuk okula bir merakla, bir yetenekle, kendine özgü bir dünyayla gelir. Kimi matematiğe yatkındır, kimi edebiyata; kimi müzikte kendini bulur, kimi bir makineyi sökerken, bir ağacı incelerken, bir resim yaparken… Eğitimin görevi bütün çocukları birbirine benzetmek değil, onların içinde zaten var olan potansiyeli ortaya çıkarmaktır.
Biz ne yapıyoruz?
Sınavlara hazırlıyoruz. Ezberletiyoruz. Test çözdürüyoruz. Doğru cevabı bulmasını istiyoruz ama doğru soruyu sormayı öğretmiyoruz.
Çocuk, zamanla merak etmekten vazgeçiyor. Çünkü sistem ona “Neden?” diye sormaktan çok, önüne konulan seçeneklerden birini işaretlemeyi öğretiyor.
Bana göre eğitim sistemimizin en önemli sorunlarından biri tam da burada başlıyor: Öğrencinin potansiyelini geliştirmesi gereken okul, kimi zaman o potansiyeli sınırlandıran bir yapıya dönüşüyor.
Devlet okullarında öğretmenlerin bütün çabasına rağmen kalabalık sınıflar, sınav merkezli uygulamalar, sık değişen programlar ve imkân farklılıkları eğitimin niteliğini etkiliyor.
Özel okullarda ise başka ve üzerinde özellikle durulması gereken bir sorun var: eğitimin giderek ticari bir hizmete dönüşmesi.
Elbette bütün özel okulları ve bütün özel okul öğretmenlerini aynı kefeye koymak doğru olmaz. Özel okullarda büyük bir özveriyle çalışan, öğrencisini gerçekten önemseyen çok değerli öğretmenler ve eğitim kurumları var. Ben de bu sistemin içinde çalıştım ve bunu yakından biliyorum.
Ancak özel öğretimin büyümesiyle birlikte bazı kurumlarda eğitim hedefinin önüne ticari hedeflerin geçtiğini de görmezden gelemeyiz.
Öğrenci “öğrenci” olmaktan çıkıp “müşteri”, veli ise eğitimin paydaşı olmaktan çıkıp “müşteri memnuniyeti” sağlanması gereken kişi olarak görülmeye başladığında eğitimin özü zarar görür.
Çünkü eğitim, müşteri memnuniyeti üzerine kurulamaz.
Öğretmenin görevi her koşulda öğrenciyi ve veliyi memnun etmek değildir. Gerektiğinde yanlışın karşısında durmak, sınır koymak, çocuğa sorumluluk kazandırmak ve ona hayatın yalnızca başarı belgelerinden ve yüksek notlardan ibaret olmadığını göstermek de eğitimin parçasıdır.
Bir okulun başarısını yalnızca sınav sonuçlarıyla, üniversiteye yerleştirdiği öğrenci sayısıyla, gösterişli kampüsleriyle ya da reklam afişleriyle ölçemeyiz.
Asıl soru şudur:
Bu okul nasıl bir insan yetiştiriyor?
Sorgulayan mı, itaat eden mi?
Merak eden mi, ezberleyen mi?
Üreten mi, tekrarlayan mı?
Kendine güvenen mi, sürekli başarısızlık korkusuyla yaşayan mı?
Çocuklarımızın daha fazla bilgiye değil, bilgiyi kullanabilme becerisine ihtiyacı var. Düşünmeye, tartışmaya, soru sormaya, yanılmaya, yeniden denemeye ihtiyaçları var.
Çünkü hayat dört seçenekli bir test değildir.
Bir eğitim sistemi, çocukların yalnızca sınav başarısını yükseltmekle övünmemeli. Onların merakını, yaratıcılığını, vicdanını, özgüvenini ve düşünme yeteneğini ne kadar geliştirdiğine bakmalıdır.
Okulların açıldığı bugünlerde çocuklara yeni defterler, yeni kitaplar, yeni üniformalar veriyoruz.
Belki artık onlara çok daha değerli bir şey vermenin zamanı gelmiştir:
Soru sorma cesareti.
Çünkü gerçek eğitim, çocuğun zihnine hazır cevaplar doldurmak değil; onun kendi sorularını sorabileceği özgür bir zihin yaratabilmektir.
Okullarımız çocukların içindeki ışığı söndüren değil, o ışığın daha güçlü yanmasını sağlayan yerler olmalıdır.
Ve ister devlet okulu ister özel okul olsun, eğitimin temel ölçüsü değişmemelidir:
Ne kadar kazandığımız değil, nasıl insanlar yetiştirdiğimiz.












