Tüm kedileri, Otto’yu da, tüm kırılmışları, karnından konuşanları, tüm köpekleri, yani kalbimizi yoran her şeyi o dışarıdaki tekli masaya bırak giderken, unutma, yukarıdan gelenlere bakacağız birlikte, gözümüze düşen toprağa…
Bir iki kalp kırmışlığım oldu, bir iki cam kırmışlığım, bir iki nara atmışlığım da, ama en çok en çok senin orada senin yardım yataklığınla ülkeyi böldüm ya.
Bir rüyanın yokuşunu çıkar gibi, sonra her gece kaçırdığım son otobüs, sonra kırdığım ayna… hiç kırmadın sen beni ama bu acele gidişin hariç. Sonra durmadan sorduğum duvardaki tablo, senden aldığım borç para ile aç kalıp çiçek ısmarladığım uzaktaki sevincim, o sokağa derin bir solukla inişim, birlikte buradan ineceksiniz dediğin o günlerde orada yazıyordum her şeyi; tüm mektupları, tüm ayrılıkları, tüm gitmeleri…
Ve o sokaktan iniyordu herkes hiçbir sebep yokken.
Nesimi, “görsen beni” diyordu o hüzünlü sesiyle, bir babanın salıncakla ilgili rüyasını anlatmıştım. Hastaydım karaciğere iyi gelen besinler hazırlamıştın defalarca, kendi ellerinle…
Ah Ömer abim ben seni nereye kaydedeyim şimdi. Şeref ile oturduğum o ilk masaya mı, Vecdi Abi’nin köşesine mi, adaşım Mazlum’un yorgun masasına mı, elinde zar tutan doktorun yanına mı yoksa…
Ben seni nereye yazayım; dişçinin telaşına mı, yoksa benim diş ağrıma mı, Orhan Alkaya’nın oturduğu sokağa küsen orta masaya mı, yoksa Taner Abi’nin politik telaşına mı, söyle abi!
İstanbul Brüksel arası bir telaşla dönüyordum mekâna, yağmur yağıyordu, insanların arasından bir telaşla düştüm oraya Erdal Güney’in masası yangınların arasında gibiydi, bir tartışma, herkes kendine konuşuyordu, ucumuz yoktu, bucağımız yoktu o gün…
Oturdum bir köşede gidenlerin son mektubunu yazdım, şimdi sana yazdığım gibi, Otto’yu anlattım ona, duvardaki düşmeyen o arkadaşlığı anlattım, anlatmanın nasıl da zor olduğunu bile bile!
Ali Duran bebek arabasıyla mola veriyor o masada, o dışarı masasında, Can Baba’nın köşesi boş, herkes bu ara taşınıyor diyorsun, dostlar gidince Kadıköy sokakları bomboş sanki, bir tek Taner kalmış, kendi hikayesinin resmini tamamlamayan Taner.
Ben hep sanmıştım ki mekân sahipleri müdavimden sonra ölür Ömer Abi, tarih nasıl da yanlışlarla dolu bir bilim!
İşte böyle bir hikâye Ömer Atalay da…
Şimdi bütün sesler benim, bütün çocuklar benim, bütün acılar Van’dan Artvin’e doğru, bütün düş yolları benim.
Sonra geride kalanlara dikişli nakışlı acılar bırakmak, künyemizin kaderi. Bak büyümüş o çocuk, Kobani’de doğup sınırda gözyaşları çizilen o kız çocuğu, demiştim ya o gece “Kürtler’in devrimleri acısıdır” “ağlamak bir yasadır yurdumda benim” şimdi bunun hikâyesini çizip dursun mutsuzluğun ressamı Taner Güven.
Bu resmin unutamayanı Leyla, okul dönüşü saatlerine resmetsin halkların kardeşliğini. Ömer Abi ben halkların kardeşliğine inandım, halkların kalleşliği beni çok yaraladı, gülüyor dışarı masadakiler, olsun onları da sevdik biz…
Dema tu dikeni, hani sen gülüyordun ya, Van’da bir bahçede, Bahçesaray’da bir gül nasıl duruyor biliyor musun; bir gül senin o masada durduğun gibi bakıyor hayata, bir şarkıya, bir aşka, inanamasam da ben aşka, işte öyle bakıyorsun Ömer Abi.
Ve herkes o sokaktan aşağı doğru iniyordu ortalıkta hiçbir sebep yokken. Sen, Otto ve dostlar bir yağmura bakıyorduk, sanırım bütün ölümler aşağı doğru akıyor, insanlar bu yüzden koşuyorlar…
Hoşça kal unuttuğum her şey senindir, biz Sinop’a gidiyoruz.












