Dünya daha mı hızlı dönüyor ne! Gündem o denli hızlı değişiyor ki, yetişmek mümkün değil. 8 Mart Kadınlar Günü, savaşan dünyanın yangını arasında geçti… Ekonominin durumunu hiç sormayın, kimsenin gücü yaşamaya yetmiyor. Siyasetinse umurunda bile değil, çünkü eski defterler karıştırılıyor nedense.
Galiba geçmişe bakmaktan geleceği görmeyi unuttuk.
Kadın, Yaşam Özgürlük!, daha doğrusu tüm dünyanın dilindeki şekliyle Jin Jiyan Azadi! diye başlamayı kurmuştum. Elimde, tam da bu günler için tuttuğum, okuyup notlar aldığım dört kitap var-dı. “Onlar… Kadınlar”, “Ölü Kızlar”, “Tarihin Devamı” ve “Sonrası”, zaten başlığa da ilk ve son kitabın adını çıkarttım.
J. B. Pontalis, “zamanın tozu”ndan “kendiniyazmak” çıkarıyor çevirenin deyişiyle… Zihninde yer edinmiş kadınları aradan geçen yılların da etkisiyle yeni bir bakışla anlatıyor yazar. Kimi eş, kimi arkadaş, kimi tanıdık, kimi sadece sokaktan geçen onlarca, yüzlerce insan ile karşılaşıyoruz… Her birinin bir anlamı olmalı bizde ki, belleğimizden silinmiyor. Herkes için geçerli olsa da, “kendiniyazan” açısından çok daha anlamlı. Bir araya geldiğinde de okur için farklı, farklı olduğu kadar değerli ve bir o kadar da yol gösterici olabiliyor bu “anlam”lar.
“Düş bizim canlı belleğimizdir”
Pontalis, “Kadınların beklentileriyle erkeklerin beklentileri çakışmaz, onları birbirleri için çekici kılan farklılıklarını unutup tam anlamıyla buluşamazlar da ondan… İletişim de kuramazlar, ortak doyumun yoğunluğunda kurulan hariç” diyor. Başka bir kitabında, “Zaman, biliyoruz ki tedavi ediyor. Daha da tuhafı var, daha da rezalet olanı: belleğimiz yalnızca yitirdiklerimizle dolu. Arkamızda bıraktığımızı sandığımız şeylerden ibaretiz: yalnızca sevdiğimiz veya şu ya da bu an bizim için önemli olmuş olan varlıklar değil, bir daha hiç göremeyeceğimiz yerler, kentler, manzaralar, sessiz sedasız göçüp giden mahallenin manavı. Bunu düşünmek dehşet verici ama bizi besleyenler yitikler ve ölüler. Biz onlardan yaşıyoruz. Yaşamdaki ölüm ise tersine bizi kemiriyor, bizi içerden yiyor” dediğini anımsıyorum (Bir Adam Yok Oluyor, YKY, Çeviri Talat Parman).
Metresi ile bir arkadaşını anlatıyor: “Bu kadınlar hazzın ötesinde bir şeyleri tanıyorlar. Ötekinin hem kendine benzeyen hem de farklı olanının tüm yüzeylerinde ve derinliklerinde kendi bedenlerini keşfediyorlar” ve ekliyor: “Adam işte bu gizeme hiçbir zaman ulaşamayacağını anlıyor. Yazarın, kendi yaşamından çıkarak yazdıkları aslına bakılırsa birçok erkeğin yaşamak istediği ama hiçbir zaman kendi egosunu yenemediğinden gör(e)mediği, gör(e)meyeceği, anlamadığı, anla(ya)mayacağı bir duygu. Kadınlar bunu dile getirmezler, belki de bizim toplumumuzda… “Bu kadın onu, bunu sonradan anlayacaktı, tüm kadınların elde edilemez olduklarını öğretecekti; erkekler onları ‘elde ettiklerini’ düşünseler de. Haksız da sayılmaz, bunu da D. H. Lawrance’tan alıntılıyor: “Erkekler bir kadının yaşamının derinliklerine erişemezler”.
“Âşıkların dünyada yalnız olduklarını söyleyen basmakalıplıkları unutalım. Bunun tersi doğrudur. Âşıklar dünyayla buluşurlar, onunla iletişim kurarlar, bunu isterler” demesi, “dokunmanın şiirselliği” çerçevesinde görülmeli… Düş(ünce) herkesin canlı belleğidir, kesin ve net bilgi.
Kadın cinayetleri politiktir
Çağdaş Latin Amerika yazarlarından, feminist aktivist Selva Almada, Ölü Kızlar”a, “Bir kadını sadece kadın için öldürebileceklerini bilmiyordum, ama zaman içinde birbiriyle ilişkilendireceğim hikayeler dinlemiştim” diye başlıyor ve “kadının ölümüne neden olmayan ama onu kadın düşmanlığı, taciz, değersizleştirme hedefine dönüştüren hikayeler” anlatıyor. Kadınların hissettikleri (tabii, en çok da korku) tıpkı bizde olduğu gibi.
“Ölü Kızlar”, Arjantin’de öldürülen üç genç kadının öyküsü… Sıkı çalışmış, iyi anlatmış, aslında yerel olmayan evrensel bir sorunu. Dünyanın birçok yerinde (özellikle Doğu’da) birçok kadın öldürülüyor, eşi, babası, sevgilisi, kardeşi veya çocukları tarafından. Nedenini, niyesini, ülkenin sosyopolitik, sosyoekonomik, sosyokültürel değerleriyle ilişkisini de kurarak anlatıyor. Kadınların erkek egemen sistemin “büyük gözaltı”nda, şiddet tehlikesi altında, nasıl da çekingen, nasıl da korkarak ve tüm bunlara da bağlı olarak ruhsal durumlarını okuyunca kadınların neden özgürlük ve yaşam için mücadele ettiğini anlıyor ve onlara katılmayı istiyorsunuz. Kadın cinayetlerinin erkek egemen sistemle desteklendiğine bir kez daha ikna oluyorsunuz.
Duygusal tarih…
… kadının yaratıcı gücünü kaydedecektir muhakkak.
Feminist düşünce felsefecisi ve tarihçi, Geneviève Fraisse, kadınların özgürleşmesini bir tarih kitabı olarak değil, sanatın ve kadın sanatçıların sorunlarının üstünden geçme denemesi olarak nitelediği “Tarihin Devamı, Kadın Sanatçılar, Kadın Yaratıcılar” kitabında, “Düzensizlik dediğimiz şey budur: Dünyanın görünümünü değiştirecek bir kimlik ya da kural arayışından ziyade sanatta oyunun kurallarını değiştirmek ve yeni estetik kıyaslar yaratmak” diyor. Toplumsal ve kültürel otoriteden kaçamayan kuralların bir ilişki, ilgi biçimi olduğunu, kimliğin ise kendisinin ya da diğerinin bir tanımlaması olduğunu ileri sürüyor.
“Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep bir ağızdan sulardan ağ çeken”ler içinse sesin dünyevileştikçe daha bir demokratikleştiğini; bireysel ve bağımsız bir gerçek olduğunu yazıyor. Haksız mı? Tabii ki, değil.
Tarihin ahlakı yoktur ve eserin sonunu erdemli bir şekilde değiştirmek söz konusu değildir. Sadece kendine yaratma hakkını tanımak ve devam eden bir anlatıyı benimsemek gerekir.
Fraisse’e göre, “Eril çoğunluğa karşı tekil kişilik arasında hiçbir benzerlik bağı ya da eşitlik arayışı yoktur.” Erkeğin merkez(î) konumda, buna karşın çok sayıda kadının her zaman erkeğin çevresinde yaşıyoruz, artık bu şüpheyle karşılanmalı ve geride bırakılmalıdır. Eşitliğin aynı zamanda yeni estetik ve entelektüel biçimler bulma özgürlüğü olduğunu; kadın sanatçı için hakların kazanımı ve yerleşik kısıtlamaların aşılması değil yeni pratiklerin oluşturulması ve zorunlu kıstasların yerinden oyna(tıl)masıdır.
Kitap, resimden, heykelden, müzikten, tiyatrodan, romandan felsefecilere (Kant, Nietzsche, Stendhal, Goya, Courbet, Foucault, Diderot ve diğerlerine) sanatın yaşamın içinden çıkıp da yaşama -ne kadarsa artık- objektif bakışı bir arada sunuyor. Bir filmin ya da bir resmin, bir müziğin kendi iç dinamiğiyle ele alınması ve tam da bu çerçevede yaşamın çeperlerini (kadınların özgürlüğü ve bağımsızlığı anlamında da) ne kadar genişlettiğini ilgiyle okutuyor.
Evlilik ve Ayrılığa Dair
Rachel Cusk’un kitabının kapağını (ilkin bir grafik sitesinde) görünce evlilik ve sonrasının kırılması, yapışmamak üzere kırılması geldi aklıma. Meğer öyle değilmiş. Cusk, yeni gerçeklik olarak niteliyor kırılan tabağı. Evet, bir gerçek var ve hemen ardından yeni gerçeklik var. Bu, evlilik ve boşanma (ayrılık) sonrasında da geçerli. Peki, değişen ne?
“Bir Ömrün Emeği” ve “Son Akşam Yemeği”nin ardından “Sonrası” ile kadının toplum içindeki yerini, aile ve evlilik kurumunu, otorite kavramını irdeliyor. Keşfettiği yeni gerçekliğin ışığında bir kadının değişen yaşamını ve nasıl değiştirilebileceğini anlatıyor. Kadınların rızası olmasa uygarlığın ilerle(ye)meyeceğini, mitolojiden de örnekler vererek söylüyor; ilginç tanımlamalarla…. Zaten kadın yoksa yaşam da yoktur.
Mitolojinin dünden bugüne yaşamı(mızı) ne denli ayrıntılı işlediğini biliyoruz; “Sonrası”nda Cusk, Troya’ya yelken açan Agamemnon’dan Elektra’ya, “İphigeneneia’nın safran rengi (gelinlik) elbisesiyle altarda bağlı yatarken babasının bir bıçağı kaldırıp kalbine saplayışını” izlediğini, bağlı olarak da bunun kendi yaşamıyla ne denli örtüştüğünü yazıyor. Bir yerde de, psikiyatra gidişini öyküleştiriyor. İki arada kalmışlığın etkisini gerçekten çok da güçlü betimliyor.
Onlar… Kadınlar
J.-B. Pontalis
Yaşantı
Çeviren Talat Parman
Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2024, 107 s.
Ölü Kızlar
Selva Almada
Anlatı
Çeviren İdil Dündar
Yapı Kredi Yayınları, Ağustos 2025, 94 s.
Tarihin Devamı (Kadın Sanatçılar, Kadın Yaratıcılar)
Geneviève Fraisse
Sanat
Çeviren Ahmet H. Durukal
Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2024, 107 s.
Sonrası (Evlilik ve Ayrılığa Dair)
Rachel Cusk
Yaşantı
Çeviren Roza Hakmen
Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2026, 115 s.












