Osmanlının Kapitalizme neden geçemediğini anlamak için, önce Batı kapitalizminin merkantilist aşamasının iyice geliştiği 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun durumuna bakmak gerekir. Osmanlılarda kapitalist öncesi bir üretim düzeninden merkantilist bir aşamaya neden geçilememiştir? Sorunun cevabı, İmparatorluğun üretim güçlerinin seviyesi ve onların gelişme olanakları aranarak bulunabilir. Bunun için de üretim ilişkileri daha doğrusu mülkiyet ilişkilerini ve onların üzerinde kurulu siyasi, adli, askeri eğitime ait, vs. üst kurumları incelemeliyiz.
Öncelikle, Osmanlılarda, batıda kapitalizmin gelişme süreci içinde gördüğümüz, kırsal bölgelerle kentlerarası ve uluslararası mübadelenin tamamlanmasıyla gittikçe gelişen bir iş bölümünün ve bu iş bölümüyle birlikte özel mülk olarak sermayede birikimin olmadığını söylemeliyiz.
Toprak, tarımsal üretimde asıl araçtır. Zannedildiğinin aksine Osmanlı geniş topraklarına nazaran ekilebilir topraklar olarak dar topraklı idi. Osmanlıda toprağı işleme ve sulama işlerinin çağına göre ileri olduğunu gösterecek bir işaret de yoktur.
Lonca sisteminde ve imalathanelerde kullanılan araçlar ilkeldi.
Emekçi olarak reaya denilen köylüler toprağa, daha doğrusu çiftlere bağlıydı. Ele alınan çağda tarımda azalan randıman vardı. Bu durum üretimin yapısından, artan nüfustan ve üretim ilişkileri içinde tarımdan alınan artığın, randıman artırıcı, mevcut üretim güçlerini geliştiren yatırımlara gidememesini doğurmuştur. Toprakların verimi düşerken artan nüfus, köylülerin köyleri terk edip şehirlere kaçmasına neden olmuştur.
Pazarların, panayırların ve uluslararası ticaretin varlığı, bir miktar meta üretiminin varlığına işaret etse de, kırsal bölgelerle kentler arasında birbirini tamamlayan iş bölümü ve mübadele yok denecek kadar azdı. Zaten azalan randıman, nüfus artışı, üretim ilişkilerinden gelen karşı etkiler, köyler ile kentlerdeki imalathaneler arasında mübadeleyi yeterli derecede geliştirmeye engeldi.
Mübadele genişleyebilse, uluslararası ticaret birbirine bağlanabilse idi, ticari sermaye, mevcut manüfaktürü geliştirerek sanayi sermayesinin birikimine yol açabilirdi. Bu, yeni bir üretim gücü artışına sermayedar sınıfının ortaya çıkmasına yarardı. Bu sınıfın ekonomik olduğu kadar politik olarak da güçlenme yollarını zorlanmasına neden olabilirdi.
Bir yandan, eskiden beri kalabalık şehirlerin beslenmesi sorunken, şehirlere dolan köylülerle beslenme büsbütün güçleşti. Gittikçe genişleyen ordu ihtiyacını karşılayabilmek için de dışarıya besin ürünleri hatta bazı sanayi ürünleri ihracatı yasaklandı. Öte yandan dışarıdan beslenme ihtiyacını karşılamak, merkantilist ülkelerden sanayi ürünleri getirebilmek için mal ithalatı teşvik edildi. Gümrük vergisi alabilmek için Doğu Bloğu ve Batı arasında uluslararası ticareti teşvik edecek önlemler alındı. Buna, daha önce Batı merkantilizminin gelişirken 15. yüzyılda yeni kıta keşiflerinin, yeni ticaret yolları bulunması da neden oldu. Çünkü uluslararası ticaret yolları, Ortadoğu’dan kuzeye ve Akdeniz dışına kaymıştı. Bu açıdan bakıldığında kapitülasyonların bir lütuf olarak değil, zorunlulukla verildiği söylenebilir.
Bütün bunlar, merkantilizme geçmek üzere imparatorluk içinde imalat sanayi ve tarımın mübadele ile bütünleşerek gelişmesine ve bunlar arasında daha sonra bankacılık gibi mali kurumların çekirdeklerinin ortaya çıkmasının engellerinden bazılarıydı.
Üretim güçlerinin gelişmesini durduran, ekonomiyi fasit daire içine alıp durgunluk ekonomisi haline getiren birbirine bağlı sebepleri açıklamaya devam edebilmek için üretim ilişkilerine ve onun askeri, hukuki, siyasi, eğitim vs. gibi üst yapı kuruluşlarını da dikkate almak gerekir. Çünkü, elde edilen ürünün kimlerle nasıl bölüşüldüğünü ararken, devletin masraflarının neden gittikçe artmakta olduğunu ve ekonomide değişik grupların ele geçirdiği artığın daha fazla üretime neden getirilemediğini ve bunların merkantilizmle çelişen taraflarını da görmemiz gerekir.
Emekçi üretim gücü olan reaya, imalat işçisi, lonca zanaatkarlarının üründen, genel olarak, asgari bir geçim seviyesinin üstünde gelir sağlamaları mümkün değildir. O halde, yaratılan ürünlerin, emekçilere giden asgari geçimlik diliminden arta kalan artık, kimlere ve nasıl gitmektedir. Emekçilerin karşısında bir sınıf var mıydı?
Bilindiği gibi asıl üretim aracı olan toprak Osmanlı da padişaha aittir. Her ne kadar 16. yüzyılda şahıslara ait özel mülk ya da çiftlikler varsa da bunlar bütün topraklar içinde önem taşımaz. Padişaha ait topraklar has, tımar, zeamet verilenlerin tasarrufuna bırakılır. Bunlar da padişaha bir çeşit belli miktarda vergiyi, doğrudan (haslardan) ve yine belli miktarda sefere hazır asker beslemek suretiyle dolaylı (tımar, zeametlerden) verirler. O halde artığın bir bölümü tımar vs. sahiplerine kalmaktadır. Artığın diğer bölümü de padişahın rütbe verdiği ulema grubuna, Yeniçerilere, Tımarlı sipahi ve diğer yöneticilere/yönetim giderlerine gitmektedir. İlaveten İmparatorluk yayılırken gelirleri artsa da ordu giderleri daha fazla artmıştır.
Emekçiler karşısında bir üretim gücüne sahip olarak sadece padişah vardır. Padişah sınıf olmadığı gibi, onun rütbe verdiği alt gruplar da bir sınıf değildir. Yani emekçi olmadıkları gibi üretim aracı sahibi de değillerdir.
Devletin gittikçe artan acil giderlerini karşılamak üzere başvuracağı iç kaynaklar yetersiz olunca, bütün bu koşullar İmparatorluğun üretim güçlerinin gelişmesini durduracak, hatta eritecek tarihi objektif bir kapanı yarattı. Söz konusu kapan bir sonuç iken koşul haline geldi ve koşul-sonuç ilişkisi devamlı bir devinmeye uğradı. Bu kapan içinde önceden birikmiş servetler iç talana konu oldu. Ticari alanda ve imalat sanayinde biriken servetler de bu kapanın dışında kalmadı. Bu tarihi kapan içinde, ticari sermayenin imalat sanayine (manüfaktüre) akabilmesi ve böylece sermayedar merkantilist bir burjuva sınıfının yaratılabilmesi için hiçbir kaynak kalmadı.
Bu koşullar altında tefecilikten, kapitalist gelişmeye has, onun yan kuruluşları olarak bankacılığa ve sermaye piyasası kuruluşlarına geçmeye de olanak kalmadı. Söz konusu kapanla tarihi sürecin üretim ilişkileri, İmparatorluğa kendi kanını emdirerek üretimde gelişmeye engel olup ona durgunluk ekonomisi niteliğini getirdi. Kalıntısı günümüze dek süren bir fasit daire yarattı. Fakat bu üretim güçlerinde gelişmenin durdurulması zaman zaman patlamalara da neden oldu.
SON YERİNE
Bütün bunların sonucu olarak:
1-Batı Merkantilizminde olduğu biçimde üretim aracı sermayedar yeni bir sınıf ve ona has batıda görülen kurumlar (bankalar, sermaye piyasası gibi) ortaya çıkmadı.
2-Çıkar yolu bulunmayan objektif tarihi kapanının içinde artan giderleri karşılayabilmek için 17. yüzyıl sonunda tımar sistemi yıkılmaya ve tımarların malikane olarak satılması başladı.
3-İmalat sanayi gelişemeyince, lonca sistemi 18.yüzyılda tersine dönüş olarak daha sıkılaştı, varlığını korumak için daha disiplinli oldu. Bu arada esnaf yeniçeri ocağına kaydoluyor, yeniçeriler esnaf oluyor ve böylece yeniçerilerin sayısı artıyordu.
4-Gıda maddeleri fiyatlarının yüksekliği nedeniyle bir kısım ticari sermaye ve tefeci sermayesi manüfaktür yerine eyaletlerde çiftlikler, malikaneler kurdular.
5-16. ve 17. yüzyıllarda imalat sanayinin gelişmemesi tarım ürünleri lehine olan mübadele oranı ve para halindeki sermayeye en elverişli yerin toprak olması gibi sebeplerle 18. yüzyılda Ayan ve derebeyiler belirmeye başladı.
İçte kapitalizmin merkantilist dönemine geçemeyen imparatorluk, güçsüz düştüğü bu dönemde dışarıdan gelen batırıcı, yerli üretim güçlerini değil muhafaza ettirmek, onları tasfiye ettirici nitelikte bir fırtınaya yakalandı ve çöktü.
K A Y N A K Ç A :
Ömer Lütfi Barkan-Türkiye’de Toprak Meseleleri.
Mustafa Akdağ-Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi.
Muzaffer Sencer-Türkiye’de köylülüğün maddi temelleri.
Tevfik Çavdar-Osmanlıların yarı-sömürge oluşu.
İdris Küçükömer-Osmanlılarda Kapitalist Düzene Geçilememesi.
A.D.Noviçev-Osmanlı İmparatorluğunun Yarı Sömürgeleşmesi.












