Sazlı evler kümeler hâlinde uzanırken, etraflarını saran huş ağaçlarına sessiz ama derin bir bakışla bakıyordu.
Sanki görünmeyen bir tartışmanın tam ortasında durmuşlardı.
Ağaçlar susuyor, evler susuyor ama yine de her şey bir şey söylüyordu.
Belki de o an, doğanın içinde bile görünmeyen bir güç ilişkisi vardı.
Sanki biri diğerine şunu fısıldıyordu:
“Özgürlüğünüz bizim elimizde.”
Bu sessiz diyalog karşısında yazan kalem şaşkınlığını gizleyemedi.
Ama yine de durmadı. Çünkü biliyordu ki bütün düşünceler hareketten doğar.
Hareket olmayan yerde fikir oluşmaz.
İnsan bazen kelimelerin içinde kaybolur, cümleler arasında sağa sola savrulur; ama yine de bir yerde kendi sorusuna çarpar.
Benim karşıma çıkan soru da tam olarak buydu:
Özgürlük nedir?
Belki de bazı kavramlar, sözlükte yazdığı kadar basit değildir.
Çünkü insan bazen açık kapılar ardında yaşar ama yine de kendini tutsak hisseder.
Renkler bile bunu anlatır aslında.
Mavi, çoğu zaman özgürlüğü çağrıştırır.
Gökyüzü kadar geniş, deniz kadar sınırsız görünür.
Kırmızı ise mücadeleyi taşır içinde.
Direnmeyi, çarpışmayı, var olabilmek için savaşmayı…
Ve hayat, çoğu zaman bu iki rengin çatışmasından ibarettir:
Bir yanda özgür olma arzusu, diğer yanda o özgürlüğe ulaşabilmek için verilen mücadele.
İnsan da tam olarak burada durur.
Toplumun içinde, kuralların içinde, beklentilerin içinde, ama aynı zamanda kendi zihninin tam ortasında…
Bugün özgürlük denildiğinde akla çoğunlukla ekonomik bağımsızlık, düşünce özgürlüğü, eğitim hakkı, seyahat hakkı ya da bireysel tercih alanı gelir. Elbette bunların hepsi özgürlüğün vazgeçilmez parçalarıdır. Bir insanın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olması, kendi kararlarını verebilmesi, baskı görmeden yaşayabilmesi son derece önemlidir.
Ama asıl mesele burada başlar:
Bütün bunlara sahip olan bir insanın içinde huzur yoksa, gerçekten özgür olduğu söylenebilir mi?
İnsan dışarıdan serbest görünebilir.
İstediği yere gidebilir, konuşabilir, okuyabilir, çalışabilir.
Ama eğer zihninin içinde korkular, geçmişin yükü, bastırılmış duygular, toplumun dayattığı roller ve kendi kendine kurduğu görünmez duvarlar varsa, orada özgürlükten ne kadar söz edilebilir?
Çünkü insan yalnızca yasaklarla tutsak edilmez.
Bazen sessizlikle, bazen alışkanlıklarla, bazen onaylanma ihtiyacıyla, bazen de “böyle olması gerekir” denilen görünmez kurallarla kendi iç dünyasında daralmaya başlar.
İşte tam da bu yüzden özgürlük, yalnızca siyasi ya da ekonomik bir mesele değildir.
Özgürlük aynı zamanda zihinsel, duygusal ve varoluşsal bir meseledir.
Toplumlar çoğu zaman insanı eğitirken aynı zamanda biçimlendirir.
Nasıl düşünmesi gerektiğini, nasıl davranması gerektiğini, neyin doğru, neyin ayıp, neyin makbul olduğunu öğretir. Böylece birey, bir süre sonra kendi sesiyle toplumun sesini birbirine karıştırmaya başlar.
Ve en büyük kayıp da burada yaşanır:
İnsan, kendine ait olanı yavaş yavaş kaybeder.
Oysa gerçek özgürlük, yalnızca dışarıdaki engellerin kalkması değildir.
Gerçek özgürlük; insanın korkmadan düşünebilmesi, utanmadan hissedebilmesi, gerektiğinde “hayır” diyebilmesi, kendi yolunu seçebilmesi ve en önemlisi kendi benliğine yabancılaşmadan yaşayabilmesidir.
Bir insanın evi olabilir, işi olabilir, parası olabilir, sosyal çevresi olabilir.
Ama eğer içinde huzur yoksa, eğer kendi yaşamını kendi sesiyle değil de başkalarının beklentileriyle kuruyorsa, orada eksik olan şey özgürlüğün ta kendisidir.
Çünkü özgürlük yalnızca yaşamak değildir; kendin olarak yaşayabilmektir.
Belki de bugün sormamız gereken en dürüst soru şudur:
Biz gerçekten özgür müyüz yoksa yalnızca özgür olduğumuza mı inandırıldık?
Çünkü bazen en büyük zindan, duvarları olan yerler değil; insanın kendi içinde kurduğu görünmez sınırlardır.
Ve belki de gerçek özgürlük, bir gün insanın yüksek sesle şunu söyleyebildiği anda başlayacaktır:
“Bana öğretilen hayatı değil, kendi gerçeğimi yaşamak istiyorum. “












