‘Pandemi sürecinde kadına hem erkek şiddeti hem de maddi şiddet arttı’

Pandemi sürecinde kadına yönelik şiddetin arttığına, iktidarın ve devletin ise bu şiddeti engellemek ve önlemek yerine kendi politik çıkarları doğrultusunda kullandığına dikkat çeken feminist yazar Gülfer Akkaya, “Kamuoyuna İstanbul Sözleşmesi’ni yuva yıkan bir sözleşme olarak lanse ediyorlar. Bu ‘yuva yıkan’ sözleşme ‘Uluslararası’ bir sözleşme ve bu sözleşmeye onlarca emperyalist ülke dahil bir sürü devlet imza atmış ve halihazırda uyguluyorlar. Oralarda yuvalar yıkılmıyor ama sözleşmenin uygulanmadığı Türkiye’de ne hikmetse yuvalar yıkılıyor. Mesele yuva muva meselesi değil. Mesele kadınların erkeklere itaat etmesi ve makul kadın yaratılma meselesidir” dedi.

Türkiye’nin temel sorunlarının başında gelen kadına yönelik şiddet ve cinayetler, koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle insanların evlerine kapanmak zorunda kaldığı Mart-Nisan-Mayıs aylarında da durmadı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre; son üç aylık zaman diliminde 70 kadın erkekler tarafından katledildi. Buna rağmen herhangi bir önlem de alınmadı.

Pandemi sürecinde artan homofobik, ırkçı saldırılar ile artan kadın şiddeti ve cinayetlerine ilişkin feminist yazar Gülfer Akkaya ile konuştuk.

Yakın bir süre önce tehdit edildiğinizi biliyoruz, süreci kısaca anlatabilir misiniz?

Geçtiğimiz mayıs ayının 31’inde sosyal medya hesabımdan tehditler gelmeye başladı. Gün içinde ve akşamları dahil tehdit mesajları geliyordu. “Jitem..” isimli hesap, katıldığım programların videoları, bombalı videolar ve keskin nişancıların insanları arkadan vurduğu fotoğrafları gönderiyordu. Tehdit mesajları 5 Haziran’a kadar devam etti. Ancak o günlerde sadece bana değil birçok insana tehdit mesajları gidiyordu.
İlk tehdit mesajları geldiğinde ne yapabilirim diye düşündüm; susabilirdim ya da bunu gündemleştirebilirdim. Avukatımla ve arkadaşlarımla görüştüm. Aslında anladım ki bu tür tehditler birçok kişiye yapıldığı için sıradanlaşan bir hal almıştı. Bunun üzerine bana gelen tehdit mesajlarını sosyal medya hesabım üzerinden paylaştım. Paylaşımımdan kısa bir süre sonra Bodrum Kadın Derneği’nden kadın arkadaşlar aradılar. Ve bir imza kampanyası başlatmak istediklerini söylediler. Bende iyi olacağını söyledim, bir gün içinde 565 imza toplandı. Ertesi gün bunu basına verdik. Çünkü bunu gündemleştirerek bu saldırıların durmasını istedik.
Türkiye’nin içinde bulunduğu politik atmosfer içerisinde bu tür saldırlar hep var ve iktidarın buna yönelik bir şeyler yapması gerektiği yaklaşımı ile konuya bakmaya çalıştık. Daha sonra Kadınlar Birlikte Güçlü Platformuyla birlikte aldığımız karar üzerine İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde onlarca kadın bir araya gelerek açıklama yaptıktan sonra suç duyurusunda bulunduk.

Tehditler devam ediyor mu? Savcılık başvurunuz ile ilgili bir gelişme var mı?

Suç duyurusuna yönelik halen bana gelen bir netice yok. Ama tehdit mesajları gönderen hesabın kapatılması için her gün kadınların da desteği ile sosyal medya da ifşa ve şikayet eylemi gerçekleştirdik. Instagram Türkiye 5 Haziran’da bize geri dönüş yaptı ve bu hesabın tehlikeli içerikler paylaştığı için kapatıldığını söyledi. Bu büyük bir şey değil ama iyi bir şey.
Ayrıca AKP Parti Sözcüsü Ömer Çelik’te bir açıklama yaparak Hrant Dink Vakfına ve birçok kimliğe yönelik yapılan bu saldırıların provokasyon olduğunu söyledi. Ancak bu sadece açıklama olarak kaldı, yasal bir süreç başlatılmadı. Sadece hesabın kapatılmasını da bir kazanım olarak görebiliriz çünkü aynı hesap bana destek çıkan Bodrum Kadın Derneğini de tehdit etti. Bu kadar pervasızlığa karşı o hesabın kapatılması iyi oldu çünkü profili aynı ve benzer olan bu hesaplar münferit hesaplar değil, belli ki bir tek odak var oradan yönlendirilen ve beslenen hesaplardır.

Homofobik ve ırkçı saldırılar bugün gündemimizde ‘pandemi ile artan’ ifadesi ile kadına yönelik şiddet ve cinayet haberlerini de daha sık okuyoruz, siz bu yakın süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hem homofobik saldırıların hem de kadınlara yönelik erkek şiddetinin artması iki şeyle ilgilidir.
Birincisi; LGBTİ+ bireyler kimliklerini daha rahat ortaya koyuyorlar. Bundan üç – beş yıl önce de kendilerini açıklıyorlardı ama kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketi birbirini güçlendirdikçe insanlar kendini daha güçlü hissediyor ve kendilerini daha rahat ifade ediyorlar.
İkinci olarak da; erkek şiddetine ilişkin eğitimli veya eğitimsiz olsun kadınlar; “döver de sever de”, “ölürsün yine de evde kalırsın” fikirlerine ikna değiller, daha insanca bir hayatın olabileceğini görüyorlar. Ve ne olursa olsun bana şiddet uygulayan bu kişiden ayrılayım, bir hayat kurarım bilgisi içindeler.

Keza kadınları güçlendiren bir başka durum da kadın kurumlarına ulaşmanın artık daha kolay olması. Kadınlar sonuç aldıkları ve kendilerini güçlü hissettikleri için erkeklerin baskısına karşı itiraz sesini yükseltiyor ve itiraz eden kadın sayısı da her geçen gün artıyor.
Ama erkek şiddetinin kendisi tüm bunlara rağmen; iktidarın bu şiddete karşı suskunluğu, yasal ve politik olarak destek vermesi nedeni ile de ekstra artmış durumda.
Bu cezasızlık durumları; kadınları öldürenlerin kravat takıp, takım elbise ile cezai indirim alması; bir iki yıl yatıp çıkması ve af yasalarının çıkarılıp bu insanların ortalığa salıverilmesi tabi ki erkek şiddetini artırır.
Buna kendimden bir örnek verirsem; geçtiğimiz günlerde parkta yürürken aynı anda iki erkeğin tacizine uğradım. Parktaki görevliye gidip, durumu anlattım. Görevli bana; “Bu son aylar da bu tür olaylar arttı çünkü bunlar af yasası ile hapisten bırakılan insanlar, gidecek yerleri yok ve buradalar. Dünde birkaç kadın gelip şikayet etti. Bugün de siz gelip şikayet etiniz” dedi.
Erkek şiddetinin bu kadar artması, hem erkeklerin iyice pervasızlaşarak kadınları kendi denetimleri altına almaya çalışması hem de iktidarın erkeklerden yana olması ile ilgili bir durum. Tersine bir iktidar olsa, bu tür durumları cezalandırsa, kadınlar şiddet gördüğü için karakollara başvurduğunda sahiplenilse, o kişileri evden uzaklaştırılsa, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasamız uygulansa elbette bu şiddet azalır.
Dolayısı ile hem kadınların hem de LGBTİ+ bireylerin seslerini yükseltmesi, itaat etmemesi, kendileri olarak yaşamak istemeleri, erk’ek şiddetinin ve homofobinin eskiye göre daha mı fazlalaştığı ya da daha mı görünür oldu sorusuna iki türlü cevap oluyor.

Pandemi sizce bu şiddetin artış kaynağı mı?

Basit bir ailenin günlük hayatı şöyle yürür: Erkek sabah evden çıkar, işe gider. Akşam bilmem kaça kadar çalışır. Sonra ya eve gelir, yemek yer ya da gelmez kahvede oturur, kumar oynar, arkadaşları ile gezer, birahaneye gider ve içer. Yani evde geçirdiği süre daha az olur. Adam şiddet yanlısı ise de evde geçirdiği süre az olduğu için uygulanan şiddet miktarı da az oluyor. Ama pandemi sürecinde bu adamlar hiçbir yere gitmediler, evlerde kaldılar. Ve bu adamların epeyi bir kısmı da işsiz kaldı, eve yiyecek filanda getiremediler. Yani evin ihtiyacını da karşılamadılar, toplumsal rol yerine gelmedi ve bu da sorunu derinleştirdi. Buna somut bir örnek gösterecek olursak; HDP’nin kardeş aile kampanyasını takip eden ve pandemi sürecinde yüzlerce kadınla iletişime geçmiş bir arkadaşımla görüşmüştük, kendisi şunları söyledi; “Adamlar iş yok diye yatıyor. Kadınlar muhtarı gözlüyor, belediyeyi gözlüyor, kadın kurumlarını arıyor ve eve yiyecek gelmesi için birçok şey yapıyor. Ama aynı zamanda bu adamlar o gün kadınlar herhangi bir yerden paket filan bulamıyorlar ise kadınlara bağırıyor, “Sen ne biçim kadınsın! Niye muhtara gitmiyorsun: niye şunu, niye bunu yapmıyorsun?” diye baskı ve şiddet uyguluyorlarmış.

Pandemi sürecinde tartışmasız kadınlara yönelik ev içi şiddet arttı. Çünkü tırnak içinde patriyarkanın onlara erkeklik dediği rolleri de artık yapamadılar. İyice evin içinde kaldılar. Evi geçindirme işi de çocuklara bakma işi de hep kadınlara kaldı. Üstüne bir de adamlar ve adamların kaprisleri eklendi. Orada ters bir şey desen, bir pakete ulaşamazsan adam sana bağırıp çağırıyor. Bizim arkadaş arada başka sorularda soruyormuş. Bir ihtiyacınız var mı, evde şiddet oluyor mu gibi? Hemen eşleri kadınlara bağırıp telefonu kapattırıyor, kadınların telefonlarına el koyuyorlarmış.
Bundan dolayı tartışmasız ki pandemi sürecinde kadına şiddet arttı. Hem maddi olarak arttı hem de erkeklerin de şiddeti artmış durumda.

Peki sizce iktidar bu süreci nasıl yönetti? Sosyal medyada yakın zamanda #erkekyerinibilsin eylemine karşı KADEM gibi kimi kadın kurumlarının gösterdiği tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye hemen hemen her kesimin ve her bireyin politik olduğu bir yer. Erkekler işine yaradığı konuda çok politik oluyorlar ve iktidarın kadın-erkek meselesine ilişkin ne dediğini takip ediyor. Yapılan haberler de görüyoruz, adam rahatlıkla: ‘Seni öldürür, iki yıl yatar çıkarım’ diyor. Evet doğru, öldürüyor ve iki yıl yatıp çıkıyor. Çünkü cezai indirim alıyor veya çıkarılan af yasalarından yararlanıyorlar. Dolayısı ile hem iktidar hem devlet hem de erkekler bunu kullanıyor.

Erkeklerin kadınları empati kurarak anlaması için sosyal medyada başlattıkları ‘Erkekler Yerini Bilsin’ kampanyasında söylenenler aslında sadece ‘fikirler’di. Oysa bu söylemler kadınlara ömür boyu söyleniyor ve dayatılıyor. Erkeklere, biz size söylüyoruz dediğimizde ‘bize şiddet uyguluyorsunuz’ diyen ve çıldıran erkekler oldu. Yetmedi Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) de ‘bizim değerlerimiz’ diye kadın eylemine tepki gösterdi. Görüyoruz ki; KADEM’in değerleri erkeklerin değerleriydi. Neydi o değerler: ‘Gelinlikle girersin o eve kefenle çıkarsın’, ‘Annesin, çocuğuna bakarsın’, ‘Sen kadınsın, bir erkeğin malısın o ne derse o olur’ ve ‘Ailenin tartışılmazlığıydı’ ama biz aileyi tartışmak zorundayız. Çünkü o aile içinde kadınlar öldürülüyor. Dolayısı ile iktidar bu pandemi sürecini aslında kendi politikalarını nasıl hayata geçiririm konusunda kendince yeni bir dalga yaratarak hem kadınları hem de eşitlik, özgürlük talep eden ve demokrasi mücadelesi veren kesimlere karşı yönlendirdi. Bu süreç için en iyi örnek TCK’nın 103. Maddesinin yeniden gündem edilmesi olarak gösterilebilir, cinsel istismara uğrayan çocukların tecavüzcü ile evlendirilmesi yani suçun cezasızlaştırılmaya çalıştırılmasıdır. Düşünün 12 yaşında tecavüze uğramış çocuklar ile 27-28 yaşındaki adamlar akran olabilir mi? Ne akranı biri yetişkin biri daha çocuk, akranlıktan çok uzak bir durum. Değerlerimiz kısmında evliliğe çok takıyorlar. Ama çocuklar evlenmez! Bu bir evcilik oyunu değil. Çocuk okula gider, eğitim alır ve oyun oynar. Evlenmesi için büyümesi ve yetişkin olması lazım. Hele hele tecavüzcü ile ne yetişkin bir insan ne de çocuk evlendirilemez. Bu şiddetin başka bir boyutudur. Ömrü boyunca o şiddetin o çocuğa, o kadına yaşatılmasıdır ve bu devletin verdiği bir karardır. Çünkü o çocuk buna karar veremez. Bugün çocuklar yasal olarak bakkaldan sigara alamıyorlar, araba süremiyorlar ya da evdeki herhangi bir şeyle ilgili karar veremiyorlar ama evlenip, yuva kurabileceklerine inanılıyor.
Peki o çocuk evlendiğinde korunmayı biliyor mu? Çocuk yapma kararını verebilecek yetkinlikte mi? Bir çocuk o kararı alabilecek donanıma sahip değildir çünkü o daha bir çocuk ve çocukluğunu yaşamalıdır.
Özet olarak bu süreci AKP işine geldiği gibi kullanıyor, çocuklara ve kadınlara ilişkin bu tür saldırıları yok etmek yerine yeni bir dalga yaratarak kadın ve çocuk düşmanı politikalarını hayata sokmaya çalışıyor. Ama bu iş öyle kolay değil.

Devlet imzacısı olduğu İstanbul sözleşmesini tartıştırıyor ve gündemleştiriyor, kendi çıkardığı yasayı uygulamıyor, şiddetin cezai karşılığı yokken ve aslında şiddet uygulayan hesaplar arkamıza devleti aldık dercesine isim ve fotoğraflar seçiyorken kadın ve diğer cinsiyet kimliklerinin kurtuluşu sizce nasıl sağlanır?

Mor Çatı vb. kadın kurumları pandemi süreci boyunca sosyal medyayı kullanarak kadınların sahip olduğu kanuni haklar üzerine konuşmalar düzenledi. Ve yine pandemi sürecinin başından itibaren devletin kolluk güçlerinin ve savcılarının şiddete uğramış kadınların ve çocukların kazanmış oldukları haklarını nasıl kullandırmadıklarını ve engel olduklarını somut örneklerle gösterdiler.
Düşünün bir kadın şiddete uğramış halde yüzü gözü morken karakola gidiyor ve polis ‘Senin böyle bir başvuruya yasal hakkın yok’ diyerek geri çeviriyor, eve gönderiyor. Halbuki böyle bir yasal hakkı var ama kadınlara yalan söylüyorlar.
Karakola gitmeye cesaret edebilmiş bir kadının gücünü hayal edin. Evdeki adam dövüyor ve bir şekilde o evden çıkmayı başarmış, yasaklı durumda karakola gelmiş ve siz onun yasal haklarını kullandırtmadığınız gibi bir haklarına ilişkin yanlış bilgi veriyorsunuz. Yani devletin kurumları üstlerine düşen görevleri yapmadıkları gibi bir de suç işliyorlar. Ama başından beri biz kadın örgütleri bu işleri takip ettik. Sürekli kadınlara ulaşabilecekleri numaralar ve yerler hakkında günlük paylaşımlar yaptık. Kadınlar da bu yolu takip ettiler, önlerine zorluklar da çıktı ama kadınlar vazgeçmedi. Mor Çatı ve çeşitli kadın kurumlarından destek almaya başladılar. Bu dönem zaten erkek şiddetine karşı destek veren kadın kurumlarının sayısı da artmış durumda. Çünkü kadın şiddete uğramış ve size gelmiş o kadına git, biz bakmıyoruz diyemezsiniz. Dolayısı ile erkek şiddetinin boyutu artınca birçok kadın kurumu da yeniden bu işin altına girdi, giriyor.

Peki hangi yol takip edilmeli? Türkiye kadınları gerçekten tüm zorluklara rağmen yapması gereken her şeyi göze alarak yine de kendilerini kurtarmaya ve ayakta kalmaya çabalıyorlar. Bu çok değerli ve çok önemli bir şey. Kadın kurumlarına ulaşma konusunda da çok başarılılar. Zaten kadınların yüzde 85’i devlet kurumlarındansa kadın kurumlarına daha çok güveniyormuş. Hem güveniyor hem başvuruyorlar hem de destek alıyorlar.
Ancak işin aslına bakarsak bu kadın kurumlarının işi değil. Kadın kurumları sadece aracıdır. Aslında bu devletin ve iktidarın görevidir. Ancak devlet ve iktidar kadınların uğradığı bu şiddeti engeller, ortadan kaldırabilir. Kadın kurumları değil.
Kadın kurumları kendilerine başvuran kadınlara şiddetten bir süre korunması için yol gösterebilir üstelik devleti zorlayarak, kendi başına bunu yapamaz.

Ama maalesef devlet üstüne düşeni yapmadığı gibi bir yandan da İstanbul Sözleşmesini ve 6284 sayılı yasayı gündeme getirmeye çalışıyor. Ne üzerinden? Akit üzerinden. Akit’i nasıl biliriz? Akit’i son derece kadın düşmanı, LGBTİ+ düşmanı, eşitlik, özgürlük düşmanı ve yandaş bir medya olarak biliyoruz. Dolayısı ile aslında iktidar, kadınlara yönelik saldırıların güçlendirmek ve kadınları eve kapatacak politikaları başlatmak için önce kendisine yakın medyayı kullanıyor. Bu medyalarda görüyoruz ‘mağdur babalar derneği’ ve ‘şiddet gören erkekler derneği’ gibi gerçek hayatta karşılığı olmayan dernekler kuruyorlar ve üç beş adamın eline pankart tutuşturup mağdur babalar, mağdur erkekler diye haber yayınlıyorlar. Dolayısı ile böyle yapay bir gündem oluşturmaya çalışıyorlar ve kamuoyuna İstanbul Sözleşmesi’ni yuva yıkan bir sözleşme olarak lanse ediyor. Bu ‘yuva yıkan’ sözleşme ‘Uluslararası’ bir sözleşme ve bu sözleşmeye onlarca emperyalist ülke dahil bir sürü devlet imza atmış ve halihazırda uyguluyorlar. Oralarda yuvalar yıkılmıyor ama sözleşmenin uygulanmadığı Türkiye’de ne hikmetse yuvalar yıkılıyor. Mesele yuva muva meselesi değil. Mesele kadınların erkeklere itaat etmesi ve makul kadın yaratılma meselesidir. ‘Fıtratımızda eşitlik yoktur’ diyen AKP’nin baş eğen, erkeklere köle olacak kadın yaratmak isteğidir.

Sadece bunu kadınlarla da sınırlı tutmuyorlar. Çocuklara ilişkinde bu saldırıları başlatıyorlar ki daha 11-12 yaşlardaki çocuklar evlensinler ve itaat etmeyi öğrensinler. Bir çocuk 27-28 yaşındaki bir erkeğe itiraz edebilir mi? Biliyoruz ki hiç baş kaldırmaz. Hikayenin aslında tamamı burada gizli. Ve belli ki bunların çevrelerinde de çocuk istismarcıları, tecavüzcüleri var ve bunları kurtarmaya çalışıyorlar. Ama gerek feminist hareket gerek Türkiye’nin demokrasi mücadelesi veren, aklı başında olan, vicdanı olan ve bu tür şeylerin olamayacağını gören; çocuk haklarını, kadın haklarını bilen çevreler bunlara karşı barikat olmaya, ‘Geçit yok!’ demeye devam edecekler. Hepimizde bunun için pandemi süreci dahi uğraştık. Pandemi var diye evlerimizde oturmadık dışarıda da sosyal medya da eylemler yaptık. Bu konuda kararlıyız.

Erkekleri bu noktada nereye koymalıyız?

Kadınlar birbiri ile ilgili ve artık erkekler de bu konularda hassas çünkü gerçekten öldürme olayları çok arttı. Şimdi dönün şurada birine ‘Kadınlar öldürülüyor, ne düşünüyorsun?’ deyin, olayı onaylamayacak, karşı çıkacaktır doğal olarak. Dolayısı ile komşuları ya da sokakta herhangi biri bir şiddet olayı görünce hemen 155 arayabiliyor ya da şiddet görenin geleni gideni oluyor bir şekilde şiddeti gündeme getirebiliyor ve kamuoyuna duyurabiliyor. O yüzden biz hiçbir aracımızı küçük mü, büyük mü? Etkili mi, etkisiz mi? diye düşünmüyoruz. Bir kişinin de işine yarasa bu önemli ve değerli bir şey. Bu yüzden daha çok kadın dayanışması, daha çok dayanışma.

Erkek arkadaşlara da şunu öneriyorum: Bir insanın hayatının elinden alınmasından bahsediyoruz. Şiddet dediğimiz şey sadece dövmek, aşağılamak, ekonomik olarak kendisine bağımlı kılmak değil. Öyle kafasının attığı için değil planlayarak, kasten, istediği için erkekler bir kadını öldürmek istiyor. Yaşamı savunmak sadece kadınların ve kadın derneklerinin görevi değil. Bunun önüne geçmek herkesin görevi.

İsmet SEFER

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x