O gün heyecanlıydılar.
En güzel elbiselerini giyip meydana çıkmaya karar vermişlerdi. Belki onlar için bu buluşma biraz da sosyal bir etkinlikti. Yıllardır aynı sıkıntıları yaşayan insanlar birbirlerini görecek, selamlaşacak, kucaklaşacaklardı.
Ama asıl söyleyecekleri bir söz vardı.
Devlete yıllarca hizmet etmişlerdi. Şimdi anayasal ve yasal hakları olduğuna inandıkları bir talebi dile getirmek, seslerini duyurmak istiyorlardı.
İstedikleri öyle çok büyük şeyler de değildi aslında.
Ekmeğin yanında biraz peynir olsun istiyorlardı.
Biraz zeytin…
Bir domates…
Ayın sonunu düşünmeden elektrik düğmesine basabilmek, pazara gittiklerinde tezgâhların önünden yalnızca fiyatlara bakıp geçmemek, torunlarına küçük bir harçlık verirken ceplerindeki son parayı hesaplamak zorunda kalmamak istiyorlardı.
Kısacası, yıllarca çalıştıktan sonra insanca yaşamak istiyorlardı.
Belki o sabah meydanda bir bayram havası bile vardı. Sokaklarda selamlaşmalar, sarılmalar… Aynı dertten mustarip insanların birbirlerini gördüklerinde hissettikleri o tuhaf yakınlık…
Ama aralarında biri vardı.
Ali Şekeroğlu.
Emekli bir polis memuru.
Elindeki dövizde şu sözlerin yazdığı aktarılıyor:
“Para için değil, onurumuz için.”
Ve birkaç kelime daha:
“Geçinemiyorum.”
Sonra o meydanın bütün seslerini bastıran korkunç bir sessizlik kaldı geriye.
Ali Şekeroğlu hastaneye kaldırıldı. Kurtarılamadı.
Şimdi düşünüyorum.
Bir insan yıllarca çalıştıktan sonra neden hayatının son döneminde “Geçinemiyorum” diye haykırmak zorunda kalır?
Bir emekli neden ekmeği, peyniri, kirası, faturası için meydanlara çıkmak zorunda kalır?
Ve biz ne zaman bir insanın yaşamını sürdürebilmesinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bir onur meselesi olduğunu unuttuk?
Ali Şekeroğlu’nun o gün zihninden geçenlerin tamamını hiçbirimiz bilemeyiz. Bu nedenle onun adına konuşamam.
Ama bir yurttaş ve bir emekli olarak ben, geride kalan o acı olayın yalnızca bir insanın kişisel hikâyesi olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü o meydanda yalnız değildi.
Etrafında aynı taleple gelen başka emekliler vardı.
Bugün televizyonlara bakıyorum.
Haberlere bakıyorum.
Kimi anlatıyor.
Kimi birkaç cümleyle geçiyor.
Kimi susuyor.
Bazı insanlar haykırıyor, bazıları sessizce seyrediyor, bazıları da arkasını dönüp gidiyor.
Ben ise artık “Duymuyorlar mı?” diye sormuyorum.
Çünkü mesele yalnızca duymak değil.
Mesele, duyduktan sonra ne yaptığımız.
Ali Şekeroğlu bir katil değildi.
Bir hırsız değildi.
Bir suçlu değildi.
O, yıllarca bu devlete hizmet etmiş emekli bir polisti.
Ve yaşamının son gününde meydanda taşıdığı dövizde “Para için değil, onurumuz için” yazıyordu.
Ben bu cümleyi unutamayacağım.
Onun yaptığı şeyi yüceltmek de istemiyorum. Çünkü hiçbir ekonomik sıkıntının, hiçbir çaresizliğin karşılığı bir insanın yaşamını kaybetmesi olmamalı.
Ama geride bıraktığı soruyu görmezden de gelemiyorum:
Bir ülkede yıllarca çalışan insanlar emekliliklerinde neden insanca yaşayabilmek için meydanlarda hak aramak zorunda kalıyor?
Eskiden “Bir çözüm bulunmalı” derdim.
Bugün o cümleyi bile kurmakta zorlanıyorum.
Artık yalnızca şunu merak ediyorum:
Bu çözümsüzlük daha nereye kadar gidecek?
Ne ülkeyi yönetenleri anlayabiliyorum artık ne de bütün bunları görüp zamanla alışmaya başlayan toplumu.
Yazık…
Gerçekten yazık.
Güle güle Ali Şekeroğlu.
Umarım artık acın dinmiştir.
Işıklar içinde uyu.












