Mert Kaya
Malum seçimler yaklaşıyor. Seçim havasına henüz tam girilmedi. Seçim yaklaştıkça heyecanlı havaya bürünürüz. Yönetecek olanı gerçekten biz seçebiliyormuşuz gibi, bir irade gösterebiliyormuşuz gibi bir heyecan bu söylediğim. Belki bu sefer olur diye. Umut hep var. Olması gerekenin ne olduğunu her zaman dile getirenler gibi.
Seçimler öncesinde yinelenen, geleneksel düşman özne inşası yine başladı. İsrail’in Gazze saldırıları sonrası tekrar körüklenen genelde İsrail özelde Yahudi nefreti, sadece Yahudilerin değil, diğer azınlık mensuplarına da güvercin tedirginliğini hatırlattı. Hoş, unutturmamışlardı bunu. Bu süreçte görünür olmamakta fayda var dediler. Sinagoglar önüne polisler görevlendirildi, olası taşkınlıkların önüne geçilsin diye. Seçim öncesi 100 yıldır sürdürülen düşman siyasetinde özne bulunmuş gibiydi. Vurun abalıya meselesiydi. Sonra bu durumu hilafet ve şeriat temalı yürüyüşler takip etti. Öyle ya da böyle bir tepki gelince duruldu fakat antisemitist hareketler bitmedi, zaten öyle kolay kolay bitmezdi. Son 40 yılın kullanışlı ana düşman öznesi olan Kürtler cepteydi. Rota tekrar oraya çevrildi. Kullanışlı diyorum çünkü bu düşman özne siyasetin kuyruğuna kimlerin takıldığına hepimiz şahit olduk. Öldürülen askerler üzerinden kurulan şehitlik söylemi ve siyaseten istismar edilmeleri bu yazının konusu değil ama Türkiye’nin gerçeği. Neden sadece yoksulların çocuklarının öldüğü, neden barış söyleminin ve siyasetinin istenmediğini hala kimse sorgulamıyor. Bu işin ekmek yiyeni çok. Kana ekmek doğruyorlar. Bu durumu sorgulamak yerine, ellerinde sopalar, taşlar, meşaleler kim baş sağlığı mesajı yayınladı, kim yayınlamadı, kim etkinliklerini iptal etti, kim etmedi, onun peşinde millet. Hazır düşman özne bulunmuşsa, olası ittifakların da önüne geçebilmek, olası ittifaklara ışık yakmak için birilerini suçlamak, terörist ilan etmek, muhafazakar-milliyetçi siyaseti tekrar tekrar konsolide etmek için her şey hazır demektir. Bunu bekleyen, sorgulamayan bir kitle var sonuçta. Peki o halde, biz şimdi kimi seçeceğiz? Yani biz birini seçebiliyor muyuz? Seçtiğimiz birine kayyum atanıp, “siz güzel seçememişsiniz” denebilir mi? Denebilir tabi, kayyum o değil mi? E o zaman biz birini seçemiyoruz ki. Yani bize, devletin “makbul” gördüğü bir adayı sunuyorlar genelde. İktidarı da öyle, muhalefeti de.
“Devlet kimdir?” gibi bir soruya bu yazıda yanıt vermeyeceğim. Bu soruya en güzel cevabı 2015 yılında Samistal yaylasında, Çamlıhemşinli Havva Bekar, jandarmalar eşliğinde gelen iş makinalarını elinde sopasıyla durdurduğunda vermişti. Havva anne haklıydı. O yüzden sesi gür çıkıyordu. Şu seçim meselesinde, erklerin seçtiği makbul(!) adaylar yerine istediğimize oy vermek konusunda haklıysak, biz de sesimizi gür çıkarmalıyız. En azından, illa bir makbuliyet aranacaksa, makbul’ün nasıl olması gerektiğini anlatmalıyız.
17 Aralık günü İzmir’de bir grup yurttaş “Toplumcu Belediyecilik” meselesini yeniden tartışmaya açtı. Bellekleri tazeleyen oturumlarda yer bulmak çok zordu. Bir pazar günü, İzmir’de gerçek bir sol dayanışma, bir kolektif hareket oluştu. Meğer ihtiyaç varmış hatırlamaya, yeniden konuşmaya, bir koca boşluğu doldurmaya. Halk için, halkla beraber neler yapılabilir meselesinin odağında eskinin yerine, eskiyenden aldığı fikirle, yeni bir bakış nasıl olur hepsi konuşuldu. Gerçekten makbul olan dile getirildi. Üretici, Kaynak Yaratıcı, Tüketim Düzenleyici, Demokratik-Katılımcı, Birlikçi-Bütünlükçü belediye anlayışı toplumcu belediyecilik ilkeleri olarak sonuç bildirgesinde anlatıldı. Ekmeğe muhtaç edip, ekmekle oy isteyen siyasi otoritenin karşısında halkın örgütlü gücü hatırlatıldı. Yoksulluğu ortadan kaldırmak adına atılması gereken adımlar, yeni üretim alanları, kooperatifler, yeni örgütlenme modelleri ve buradan doğan yeni katılımcı karar alma süreçleri, dezavantajlı grupları önceleyen yeni politikaların geliştirilmesi, anti kapitalist mücadele ağları, yani kısacası makbul bir yerel yönetimde neler olması gerektiği tek tek aktarıldı. Ortak bir gelecek tahayyülüne ihtiyaç olduğu vurgulandı. İşte belki tüm içeriği bu ortaklık vurgusu düğümledi ve aslında bunlar için çaba harcayanlar vardı, bunlar hayal değil dercesine örnekler sunuldu, Fatsa’dan, Ovacık’tan, Dikili’de, Gültepe’den. Herzog’un (1) dediği gibi unutmak diye bir şey yok aslında, hatırlamak istemediğimizin yerine başka şeyler koymak var. Dolayısıyla bunları bir şekilde hatırlayabiliriz. İktidarın ideolojik aygıtları aracılığıyla unutturulmaya çalışılan her şeyi, hatırlayabiliriz. Omuz omuza verilen mücadeleyi, bölüşülen ekmeği ve aslında hepimize yetecek kadar geniş bir gökyüzü olduğunu. Erk’in makbul gördüğünün değil, halkın makbul gördüğünün nasıl olacağını da.
Peki, biz şimdi birini seçebiliyor muyuz? Pratik olarak evet. Peki, adaylar makbul mü? Makbul adayın ne yapması gerektiğini sonuç bildirgesinde belirtmişler. Yukarıda belirttiğim durumlara uyan, pratiğe geçiren biri devlete göre makbul müdür peki?
Bu sefer bu soruyu ben, Havva Bekar’ın sorusuyla cevaplayayım, “Yav Devlet Kimdur?”
- Herzog, B. (2009). Collective Forgetting: A Reflection on a Residual Expression. içinde Sociology of Memory: Papers from the Spectrum.Noel Packard. p.112-134. Cambridge Scholars Publishing.












