Rolünü yadsıyan kadın ve kuş

 Hangi romandan dışarı çıktığını hatırlamıyordu. Beyni bedenine inat; bir çocuğun anadan üryan, yeni doğmuş hali gibi aç ve bir kısrakla koşu yarışına tutuşacak gibi kıvraktı kadının. İsmi neydi romanın, kendisi kimdi? Hatırlamıyordu. Aklının kalbine oyunuydu sanki bu. Roman neyi anlatıyordu? Nasıl biriydi? Kimi kimsesi var mıydı? Hayatı bir muammanın sorular yumağıydı. Kime sorsaydı acep? Bilemiyordu ki, romanın hangi sayfasından fırladığını. Bakışları korku iklimine sürgün edilmiş, geleceği yasadışı suçlardan hükümlü, kürek mahkûmu gibi ürkekti. Serçe gibi titriyordu, sırça yüreği. Öncelikle bir ayna bulup yüzüne bakmalıydı. Neye benziyordu, çirkin miydi? Belki, ismini/cismini aynaya bakınca şıp diye hatırlayacaktı. Şu duyguyu iyi tanıdığını hissetti aniden. “İnsanın içinin güzelliği yüzüne de yansırmış.” Aklına yabancı duran ellerini, şaşkınca hareket ettirirken, gözleri meraklı ve şaşkın ellerini takip etti.

Aynaya bakan insanın alnındaki çizgiler, okuyabilene kitap gibi anlatırmış yüzünün hikâyesini. Abarttığını hissetse de merakı geçmemişti hala, kadının. Fırladı yolun kenarına, çırılçıplaktı. Hızla arabaların vızır vızır aktığı yolu karşıya geçip, tedirginliğine son vermeliydi bir an önce. Yoksa delirecekti. Etrafı kolaçan ederken, yavaşça üstündeki urbaları aradı gözleri, çırılçıplaktı, ellerinden başka örtüsü yoktu. Yol ve karşı kıyıdaki dükkânlar arasında beyni gidip gelirken; cesareti test ediyordu merakını ve de öfkesini. Bir varabilseydi karşıya, kendine varacaktı. Çıplaklığı gidecek, merakı bitecekti sanki.

Tanıdığı bir duygu daha geldi aklına; “bak aynaya” dedi içindeki beni, mutlak vardı bir hikâyesi, bu tanıdık ama meçhul yüzün. Sonra içinden çılgıncasına fırladığı roman geldi aklına. Acep romanın kendi kurgusu içinde, kendisine biçilen rol yüzünden miydi bütün bu olan karmaşa? Ya da bu hengâmenin suçlusu; onu istediği rolün içine hapseden, kendisini kurmaca bir oyunun oyuncağı gibi hissettiren, yazarın kendisi miydi? Kimdi bu zevkine esir düşmüş ama farkında olmayıp da okuyucuyu ve romanın karakterlerini yönettiğini zanneden zavallı yazar?

Soru yine kendine yöneldi beyninden; tıpkı bir emir gibi. Neydi? Onun aklını meçhul bir girdabın karmaşık burgusuna kaptıran kimdi? Ne istiyordu bu zavallı, anadan üryan ve aklı labirentte kaybolan kadından? Sorular yumak yumak; çözümüyse muamma.

Koşarak yolun karşısına geçti, çılgın bir hızla yola saldıran arabaların bir anlık boşluğundan yararlanıp, fırsattan yararlandı, zordu karşıya geçmek, çünkü. Savurdu kendini sapandan çıkmış bir taş gibi yolun ortasına. Karşıya geçti, çarpılmadı, hayret! Daldı bir dükkânın paslı demir kapısından içeri. Dükkânın dumanlı kalabalığı, içerinin alkol kokan gürültüsü ve yanıp sönen rengârenk soluk ışıklar gözünü kamaştırdı. Elini yüzüne siper ederek, dükkânın sarhoşluğunda yiten kalabalığın dikkatinden hızla sıyrıldı usulca. Telaşlı bakışları o an takılmıştı tuvaletin kapısını belirleyen işaret okuna. İnsanların daldıkları bu gürültülü dünyaya aldırmadan, daldı içeriye kapıdan. Tuvaletin ışığını yaktı ve aynadaki yabancı yüze baktı. Kendisine merak ve dikkatle bakan bu yabancı yüz kimindi, neyin peşindeydi bu arsız ve telaşlı kadın. Bu duygusal kıskaçtan nasıl kurtaracaktı kendini? Aynadan ona bakıyordu tanımadığı, şaşkın yüzlü ve anadan üryan, serçe gibi ürkek bakışlar. Sesi duydu aynanın içinden, ince bir yakarış gibi; “Bunların hepsini bir bakışta nasıl anlayacaksın, ben yıllardır bakıyorum anlamadan, bilmeden”  diye söyleniyordu, meçhul yüz. Puştluk işte; nereden geldi aklına bilinmez ama iki bilinmeyenli bir matematik denklemine takıldı aklı. Şıp diye çözüverdi aynadaki kadın kendindeki denklemi ve sonuç dudaklarından dökülüverdi hemen. “Sıfıra denk gelen bu eşitliğin arkasında herkesin kendi hikâyesi vardır.” Beyin travması sonucu hafızasını yitiren bir insanın boşluğunu tarif ediyordu, aynada ona dikkatle bakan kadının aklına takılan, bu sayısal sorular. Sonucunu o kadar çabuk bulmuştu ki, cevabında kayboldu sanki. Aynaya bir umutla kendini bulmak için bir daha, bir daha baktı, merakına yenilmiş bir mağlubun bakışlarıydı bunlar. Ne var ki, kabullenemiyordu derindeki benliği. Bir tarafta dokunmadan acıyan canı ve bedeni. Diğer tarafta dokunamadığı ama kendini taklit eden meraklı bir kopyacı. Aynalar yalan söylemez deyişine takıldı aklı. Aklı ne çok oyun oynuyordu, oysa geçmişine dair hiçbir şey bilmeden nasıl oluyordu da bu hinlikler beynini kurcalıyordu çözemiyordu. Aynadaki beni sayısalcı, kendisi ise sözelciydi. Hayat kadını bir sınavdan geçiyordu ama silueti ve beni bir türlü geçemiyordu imtihanı. İçinden çıktığı romanı düşündü aynaya bakarken. Romandaki olay örgüsü müydü onu buraya bu aynanın karşısına kadar sürükleyen dürtü. Romanın konusu da aklından uçup gitmişti başka diyarlara. Belki yerini başka bir kahraman doldurmuştu. İstese de dönebilir miydi şimdi, romandaki yerine, bilemiyordu? O kadar öfke kustuktan ve firar ettikten sonra yazar buyur eder miydi? O’nu kaçtığı romandan içeri…

Çıktı tuvaletin kapısından, soluksuz dayanamıyordu bilinmezlerin bunaltıcı kıskacına. Dışarı fırladı, ne güzeldi gökyüzü. Karanlıkta maviliğini yitirmişti oysa. Yıldızlara baktı, tanımadan ve bilmeden isimlerini. Bunalmıştı sorulardan ve altında ezilmekten. Kurtulmalıydı bir an evvel bu cendereden. Yıldızlar ne güzeldi. Ağacın dalına tünemiş kuşa kaydı gözleri; kuş ve ağaç ne güzeldi. Gülümsedi anlamsızca ve deli gibi. Uçuverdi kuş, göğe doğru. Kayboldu karanlıkta. Uçmak ne güzeldi…

Yazar Profili

Levent Kaçar
Levent Kaçar
Sivas’ın Zara’sında Bağlama isimli, 48 yaşına kadar hiç bilmediğim bir köyde doğurmuş anam beni.
Küçük yaşlarda ve erken büyüdüm İstanbul’da. İçeri düşene değin, çoğu derneklerde geçti çocukluğumun. Oralarda aldım ilk eğitimimi diyebilirim. Hapse düştüğümde de çocuktum hala. On altı, on yediye değmemişti daha. Yarım kalan lise eğitimini, hapisten sonra dışardan tamamladım. Sonrası sinema, ille de sinema. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi SinemaTV Bölümü’nü bitirdim (1995-1999) birincilikle (inek bir öğrenciydim anlayacağınız). Sonrası, yüksek lisans(2003-2005) ve aynı bölümde öğretmenlik (2003-2006). Üç beş kısa film, üç beş klip, bir uzun metraj (Şellale) film, piyasa dönemi epey bir reklam filminde asistanlık, en son Onur Barış’ın yönettiği Benden Hikayesi isimli Sait Faik Belgesel ’inde senaryo danışmanlığı.
Yazılar, çiziler, projeler, değişik dergilerde yayınlanan çalışmalar halen devam eden olgun eğitim dönemi. Bir de Simurg News var (ilk düzenli yazarlık ve yazı kurulu deneyimi). Bir bitmiş film senaryosu; “AlGözüm Seyreyle” Yılmaz Güney kurmaca belgesel proje, kaynak aranıyor. Bir film projesi (Görülmüştür Kimlikli Çocuklar) yazıldı, hazırlıklar ve görüşmeler devam ediyor. Sinema ile ilgili akademik çalışma (Sinema ve Gelecek Toplum Tasarımı ve PPT sunumu, iki adet sosyal sorumluluk projesi (Çocuk Oyunları Festivali ve Çerçi).
Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x