Bakmak ile görmek arasında çok fark var… tıpkı iyi ile kötü, güzel ile çirkin arasında olduğu gibi. Neyi, niye ve nasıl istediğimizle doğru orantılı baktığımız yer, hem göreceğimiz de. Ahmet Ümit, mitolojiyi, tarihi ve felsefeyi görmeyi isteyen bir yazar. Kolay mı işi? Sanmıyorum. Epey zaman harcıyordur araştırmaya, bilgilenmeye ve üzerinde konuşmaya; buna bir de hepsini bir potada, belli bir estetik düzey ve -polisiye olması nedeniyle- merak yüklüyor. Ortaya keyifli, bir o kadar da bilgilendirici ve en az o kadar da sürükleyici bir roman çıkıyor.
Mitoloji, felsefe, tarih ve gerçekler
Ahmet Ümit’in bu seferki kahramanı, bir önceki kitaptan aşina olduğumuz Yıldız Karasu; Tobias yanında değilse ne anlamı kalır, değil mi? Hemen bütün kahramanların yanlarında biri vardır, her an yardımcı olan, destek veren, sahiplenen ve can kurtaran. Yeşilçam filmlerinden, çocukluğumuzun çizgi romanlarından anımsarsınız, hele de silahlı, savaşlıysa muhakkak. Ümit’in ana kahramanı Komiser Nevzat’ın da yardımcıları yok mu, hatırlayın lütfen.
Anadolu’dan Roma’ya uzanan geniş coğrafyanın tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra tarihi kalıntılarının, heykellerin, tarihin derinliklerine -özellikle- gizlenmiş bağlantıların izini süren bir macera. Biliyorsunuz, Ahmet Ümit’in kahraman(lar)ı tereyağından kıl çeker gibi çözecek sorunu, ama bunun bir süreci olmalı, neyi niye nasıl bağdaştıracağını öğreneceğiz, az merak mı? Olur mu dersiniz? İyi hesaplanmış, gerçekten ince elenip sık dokunmuş ve kuşkusuz profesyonel kişilerce işlenen cinayetler öyle kolay çözümlen(e)miyor. Kaldı ki, yanıltmak için bir sürü konu, olay, söz giriyor araya… Merak kadar heyecan da ağız kurutacak kadar.
Ustalık satırlarda…
Yazarın anlatımı akıcı, dili sürükleyici, öyküsü meraklandırıcı… bir de betimlemeleri var ki, alabildiğine güçlü. Asıl üzerinde durulması gereken, görselliği romanın. Bir senaryo gibi (Lütfi Akad, bir gün, Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanının senaryo ihtiyacı olmadığını, roman üzerinden çekebileceğini söylemişti, ben de Mavi karanlık için de aynı diye katılmıştım… Şimdi Ahmet Ümit’in dili de aynı görsellikte, senaryoya ihtiyaç bile duymaksızın çekilebilir. (Bu, asla senaryolaştırılmaması anlamına gelmemeli, aksine kesinlikle senaryo haline getirilmeli çünkü “Roma’nın Beş Günü” bir filmi çok aşacak büyüklükte. Kurgulanması kesinlikle şart.) Heykeli bile konuşturması yazarın, takdir edilebilecek denli güçlü. Görsel bir dilin kendine özgü bir güzelliği de, okurun o mekânları, kişi(lik)leri, konuşulanları kendince canlandırabilmesi imgeleminde. Yani, okurken bu romanı, filmini de çekmiş olacaksınız ama o oyuncularla, Roma’da ama bu oyuncularla farklı bir merkezde…
Roma Emniyeti Müdürleri ve çalışanları, jandarması (Carabinieri) ve akademisyenleriyle köşe kapmaca oynuyor Başkomiser Yıldız, yardımcısı Toby ve onlara yardımcı olmaya çalışan Yüzbaşı Carlo. Nevzat’sız olmaz konuda Türkiye varsa ve o da giriyor devreye (ama fazla umutlanmayın, sadece yardımcı).
İdealist katiller…
Edebiyat, duygularına seslenir okurun… Mesaj vermektense mihmandar olmayı seçer. Zaten okur da yazarın romanın içine yerleştirdiği metaforları kendine yontar, kendince yorumlar ve yeni anlamlar oluşturur. Ahmet Ümit, aslında müzisyen olan ama “idealist” olarak nitelediği kiralık katiller üzerinden kendi yorumunu da gizlemiş; hatta Bask üzerinden Kürtlere uygulanan “Vatandaş Türkçe konuş!” baskısını da anlatıyor. Siyasal iktidarların ve kurumların sadece kendi çıkarları doğrultusunda çalıştığını da… anlayana. Suça bulaşan kişiyi sadece İtalya’da mı müdür yapıyorlar sanıyorsunuz yoksa? Şiddeti siyasetin bir aracı olarak kullananların gericilere/gericiliğe yaradığını da… Siyasal iktidarların şiddeti hemen her yerde aynı, hiç değişmiyor. İtalya’da dilini keserken Türkiye’de boğazından aşağı kaynar su dökerek yapıyor. Acımasızlık ve hoşgörüsüzlük her iki tarafın da temel özelliği, birbirlerinin karşısında konumlansalar da.
Roma’nın Beş Günü
Ahmet Ümit
Roman
Yapı Kredi Yayınları, Ekim 2026, 512 s.












