Naim Kandemir
24.02.2024
“Bir insanı; ülkesinden, eşinden, çocuğundan uzaklaşmayı göze aldıracak, o çaresizliğe sürükleyecek neler yapılacağının yöntemleriyle doludur devlet müfredatları.”
***
Dün (23 Şubat), yaşadığımız beldenin belediyesine ait kültür merkezinde birkaç yakın arkadaşımızla, yönetmen Metin Avdaç’ın Sabah Yıldızı- Sabahattin Ali Belgeseli’ni izledik. 117 dakika. Belgesel 2012 yılında çekilmiş.
Belgesel alanında otorite değilim, ama genel olarak belgesellerde nadir olan akıcılığın bu filmde olması benim ilk beğenme nedenim oldu. Ayrıca, Sabahattin Ali’nin katledilişine odaklanan yapımda konuyla ilgili bulunabildiği kadar çok tanığa ulaşılmış ve birçok kaynak taranmış, değerlendirilmiş. Gösterimin sonunda yönetmenden, belgeselde konuşan kişilerden bugün sadece Filiz Ali ve Korkut Boratav’ın hayatta olduğunu öğreniyorum. Korkut Hoca, Filiz Ali’nin çocukluktan arkadaşı.
Dolayısıyla bu bilgi beni 1948’de 41 yaşında katledilmiş olan eğitimci, yazar, şair Sabahattin Ali’nin bu şekilde geniş kapsamda belgeselinin yapılması niçin 2012 yılına kaldı sorusuna götürüyor. Ülkede eğitim, öğretmen örgütleri yok muydu, hâlâ da var mı? Var! Öte yandan, hadi devletin Kültür Bakanlığı bunu üstüne vazife görmemiş, hem de Sabahattin Ali’yi ortadan kaldırma marifetini belgelemeyi bu işin müsebbibinden bekleyecek kadar da saf olamayız!
Sol camiada hep söylenir: sevdiklerimize yaşarlarken sahip çıkalım, ölü sevicilik yapmayalım, diye. Ama bırak canlısını, ölüsüne bile sahip çıkmada bu kadar rötar yapıldıysa, bu yüzlerimizi al al yapan bir durum olmalıdır.
***
Ortaokul ve lise yıllarımda iken TRT Radyosu’nda periyodik olarak gündüz kuşağında bir müzik programı olurdu ve hiç kaçırmadan o programı kırmızı Grundıg radyomuzdan severek, mutlu bir şekilde dinlerdim. Jenerikte programın yapımcısı olarak Filiz Ali ismini duyardım. Soyadı, o zamanlar ender rastlanan soyadı gelirdi bana ki, böylece de hiç unutmadım. O Filiz Ali’nin, Sabahattin Ali’nin kızı olduğunu çok yıllar sonra öğrendim. Radyo programlarının isimleri: Her Ülkeden Halk Şarkıları ve Yeni Dünyadan Halk Şarkıları, idi. Bu programlarla o yıllarda Samsun’da dünya halklarının müziklerini dinledikçe ruhumu zenginleştirip, dünyamı genişletirdim.
Son yıllarda yolum Ayvalık’a düştüğünde Filiz Ali’nin kurduğu müzik akademisinin deniz kıyısındaki binasının bahçesine girip o güzel ağaçları ve denizi bir süre seyre dalarım.
***
Sabahattin Ali’nin ilk okuduğum kitabı İçimizdeki Şeytan olmuştu. İkinci olarak da Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum. Bu romandaki Raif Efendi karakteri her hatırladığımda insanın içini burkan ve sık sık hatırladığım bir karakter oldu benim için. Sonrasında hikâyeleri, şiirleri okuma sıramda yerlerini aldılar.
Bilindiği gibi Sabahattin Ali, çok yönlü bir yazar: şiir, roman, hikâye, politik-muhalif yazılar (Marko Paşa’dakiler özellikle). Birkaç yıl önce, yaşadığımız kentteki üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde genç bir akademisyen arkadaşım sohbet ederken, Bugün hâlâ niçin Sabahattin Ali’nin özellikle Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan romanları çok okunuyor ve satılıyor? diye sorunca benim yanıtım yaklaşık şöyle olmuştu: O kitaplarda Sabahattin Ali, insanlığın çağlar boyunca ortak olan temalarını işlemiş ve bunu özgün üslup ve dilinin güzelliğiyle pekiştirmiş ki, üstüne bir de 41 yaşında katledilmiş olması eklenince sorduğun sonuç ortaya çıkmış. Ayrıca, Anayurt Oteli romanını nasıl ki sadece Zebercet karakteri için bile okursam, Kürk Mantolu Madonna’yı da Raif Efendi karakteri için de okurum, gerisi bonus olur.
***
Belgeselde Korkut Boratav’ın bir cümlesi var, mealen: O yıllarda devletin yetişmiş eleman ihtiyacı büyük olduğu için, solcu olarak bilinenleri de ufak-tefek cezalandırsa da zaman zaman, hep kenarda- köşede bir görev vererek onlardan faydalanma yoluna gitmiştir o dönemde devlet…
Devletin bu pratik aklının Sabahattin Ali için 41 yaşına dek geçerli olduğunu anlıyoruz. Bu katledişte iki sonuç var: 1) 41 yaşında neşeli, mutlu, eşi ve küçük bir kızı olan bir aydını hayattan vahşice koparmak, 2) 41 yılına o kadar güzel eserleri sığdırmış bir yaratıcının, yaşasa nice güzel eserler üreterek, onları insanlığa sunup, ülkenin ve toplumun kültürüne kayda değer katkılar yapmasının önüne geçilmesi… O yaratacağı eserlerden mahrum kalan milyonlarca insan da böylece cezalandırılmış oldu. Bu, devletin-devlet aklının umurunda olmaz tabii.
***
Bir insanı; ülkesinden, eşinden, çocuğundan uzaklaşmayı göze aldıracak, o çaresizliğe sürükleyecek neler yapılacağının yöntemleriyle doludur devlet müfredatları.
Yaşam hakkının ciddi şekilde sınırlandırılacağı veya hayat hakkı tanınmayacağı vehmine kapılan insanın her zaman çok sağlıklı düşünmesi beklenemez. Ülkedeki demokrat-sol örgütlenme ve onların dar imkânları o çaresizliğe düşürülmüş bir aydını kendi imkânlarıyla çözüm aramaya iter elbette.
Sabahattin Ali’nin bu kıskaca sokulması ve bundan kurtulmak için yapmaya çalıştıkları eskiden tartışıldığı gibi bundan sonra da tartışılır. Fakat geride ondan sadece kısacık ömründe bıraktığı eserleri ve devlet karşısında soldaki muhalif aydınların hep diken üstünde yaşayacakları gerçeği kalmıştır.
Sabahattin Ali’nin katledilişiyle ilgili yapılan tartışmalardan biri de, 1979-80 yıllarında Demirtaş Ceyhun’un yönetiminde çıkarılmış olan 15 günlük Edebiyat Cephesi gazetesinde yapılmıştı. O tartışmada hatırladığım, Yalçın Küçük, Sabahattin Ali’yi yaptığı “hataları” nedeniyle eleştirmişti. Bugün bu konudaki şahsi fikrim: Sabahattin Ali, o süreçte “hatalar” yapmış olsa da eğer devlet aklı onu yok etmeyi kafasına koydu ise, o gün değilse başka bir gün emeline ulaşacaktı. Zira o kötülüğe karşı bir örgütlenme olmadıkça maalesef bu gerçek yaşandı ve yaşanacak. Hele, “ yeter ki devlet yaşasın” sloganını amentüsü yapmış bir devletten başka ne beklenir?







