Tarih boyunca insanlık, savaşların gölgesinde yaşadı. Sınıf mücadeleleri, ideolojiler, toprak kavgaları, rekabet ve güç savaşları dünyayı şekillendiren etkenler oldu. Savaşlar sadece orduların çarpışması değil; bazen politik çıkarların aracı, bazen ekonomik dengelerin yeniden kurulma yolu, bazen de toplumsal dönüşümlerin fitili olmuştur. Ancak önemli bir soru hâlâ yanıtsız duruyor: Savaşsız bir dünya mümkün mü? Yoksa savaş, insan doğasının kaçınılmaz bir parçası mı?
Bazıları, savaşın insan doğasında var olduğunu, rekabetin ve güç arzusunun tarih boyunca savaşları kaçınılmaz kıldığını savunur. Ancak bu görüş, İnsanın kendi geleceğini tayin edebilen bir varlık olduğu gerçeğini göz ardı eder…
İnsan sadece içgüdüleriyle hareket eden bir canlı değildir; toplumsal düzen kurar, hukuki sistemler oluşturur ve kendi geleceğini şekillendirebilir.
Doğada, canlılar rekabet içinde yaşar. Bitkiler ışık ve su için yarışır; hayvanlar avlanmak ve bölgesini korumak için mücadele eder. Ancak hiçbir tür, insan gibi organize savaşlar yapmaz. Kediler diğer kedilere karşı askerî stratejiler geliştirmez, Amerika’daki bir beygir Asya’daki bir beygire savaş açmaz. İnsan toplulukları ise tarih boyunca savaşları sistematik hâle getirmiş ve ideolojik, ekonomik veya politik hedefler doğrultusunda yürütmüştür.
Bu fark, insanın sosyal ve kültürel gelişiminden kaynaklanmaktadır. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak toplumlarını şekillendirme kapasitesine sahiptir. Eğer savaşlar sosyal ve kültürel dinamiklerle bağlantılıysa, savaşsız bir dünya mümkün olabilir mi?
İnsan savaş ve şiddetten kurtulmak istiyorsa, diğerini kendisi için bir tehdit olarak görmemelidir. Peki, birine karşı sistematik olarak işlenen suçların cezasından duyulan korku mu savaşı ve çatışmayı sürekli bir norm hâline getiriyor? Bu konu tarihsel süreçler, politik güç dengeleri ve sosyal kabuller açısından oldukça derin ve çok boyutlu. Uzun yıllar boyunca gerçekleşen fetihler, savaşlar ve siyasi manevralar, zamanla normalleşmiş veya kabul edilmiş olabilir. Tarih bize, bazı toplumların belirli kazanımları zafer ve hak olarak görürken, başka toplumların bunu gasp ve işgal olarak değerlendirdiğini gösteriyor. Perspektife bağlı olarak, aynı olay farklı anlatımlara sahip olabilir.
Geçmişten bugüne, güç sahibi olanlar kendi anlatılarını şekillendirirken, zaman geçtikçe bu anlatılar norm haline gelebilir. Ancak geçmişin kritik bir gözle değerlendirilmesi, bu normların sorgulanmasını ve tarihten dersler çıkarılmasını sağlayabilir.
Barış Gerçekten Arzu Ediliyor mu?
Toplumların büyük bir kısmı savaşların yıkıcı etkisinin farkındadır. Fakat savaşları önlemek için gösterilen çabalar, çoğu zaman politik ve ekonomik çıkarlar nedeniyle sekteye uğrar. Küresel silah sanayisi, trilyon dolarlık bir ekonomik sektör hâline gelmiş durumda. Savaşlar, kimi zaman ekonomik büyümeyi teşvik eden bir araç olarak görülüyor. Güç dengeleri ve stratejik çıkarlar uğruna barışçıl çözümler öteleniyor.
Bazı insanlar savaşın gerekli olduğunu düşünüyor. “Güçlü olmak için savaş kaçınılmazdır,” diyenler, tarihsel örneklerden destek alarak çatışmaların aslında doğal bir döngü olduğunu savunuyor. Ancak savaşların getirdiği yıkım ve acı, barışa olan ihtiyacı her zaman hissettiren bir gerçek olarak varlığını sürdürüyor. Güçlü, doğru ve bilge bir toplum; öldürmek, yıkmak, yakmak ve yok etmekle yaşayamaz ve gelişemez. Ancak yaşatmak, yaratmak, üretmek, kardeşçe paylaşmak ve çeşitlilik içinde büyümek sayesinde huzur içinde yaşar.
Eğer gerçekten barışı, huzuru ve sürekliliği arzu ediyorsak, barışsever değil, barış savaşçısı olmalıyız!.
Savaş konusuna, farklı filozoflar farklı perspektiflerle yaklaşmıştır:
Immanuel Kant: “Ebedi Barış” fikrinde savaşların önlenebileceğini savunur. Ona göre, uluslararası hukuk ve demokratik yönetimler savaşların önüne geçebilir. İnsanlık ahlaki olarak geliştikçe savaşların azalması mümkün hâle gelir.
Thomas Hobbes: insanın doğası gereği saldırgan olduğunu ve çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ileri sürer. Ancak ona göre, güçlü bir merkezi otorite (Leviathan) sayesinde savaşlar kontrol altına alınabilir.
Tolstoy ve Gandhi: savaşın tamamen ahlaka aykırı olduğunu ve şiddetsiz direnişin barışı sağlayabileceğini savunur. Pasifizm, savaşın hiçbir koşulda meşru olmadığını ve insanların etik değerler çerçevesinde barışı sağlaması gerektiğini öne sürer.
Karl Marx: savaşların ekonomik ve sınıfsal çatışmaların bir sonucu olduğunu savunur. Kapitalist sistemin rekabetçi yapısı devletleri ve toplumları savaşlara sürükler. Marksist düşünceye göre, sınıfsız bir toplum oluşturulursa savaşlar sona erebilir.
Belki de en büyük soru, insanın savaşsız bir dünyada yaşamanın mümkün olduğunu hayal edebilmesidir. Savaşların zorunlu olduğu düşüncesi, güç odaklarının inşa ettiği bir algıdır. Eğer insanlık ortak bir irade ortaya koyar, savaşsız bir dünyayı mümkün kılacak mekanizmalar geliştirirse, bu ideal yalnızca bir hayal olmaktan çıkabilir, gerçek olur.
Barış isteyenlerin seslerini yükseltmesi, küresel ölçekte bir dönüşümü tetikleyebilir. İnsanların birbirine zarar vermediği, şiddetten uzak bir yaşamı tercih ettiği bir dünya mümkündür!.
Belki de asıl dönüşüm, savaşların kaçınılmaz olduğunu kabul etmek yerine, barışı gerçek bir hedef hâline getirmekle başlayacaktır.







