Savaşın eşiğinde, polisin ablukasında, enflasyon canavarının püskürttüğü alevlerin arasında yaşıyoruz. Madenciler haklarını istiyorlardı, polis biber gazı sıktı gözlerine, yetmedi gözaltına aldı. İşçiler de soyundu ve açlık grevine gitti. Paris’te, köylülerin eylemi vardı, hatırlarsınız, traktörlerce hayvan pisliğini döktüler meydana, kimse onlara biber gazı sıkmadı. Bizde biber gazının sıkılmasının altında siyasal iktidarın yandaşı patronlar yatıyor. Peki, onca eziyetten sonra ne oldu da anlaşmaya varıldı? İşçiler yedikleri gazla, dayakla, gözaltılarla geri adım atmadı; siyasal iktidar 1 Mayıs korkusuna (mı) araya girdi.
Madencilerin kaybedecekleri bir şeyleri yoktu. Onurlu bir direnişle haklarını aldıkları gibi sendikaların gerekliliğini bir kez daha anlatmış oldular. Direnmek kazandırıyor. Bunu unutmamak gerekir.
Sıkışmışlık nedir bilir misiniz?
Havayı güzel görünce kendimi attım sokaklara… Taksim alanında ATM’lerin bile tutsak edilmelerine şaşırdım. Zaten ondan sonra madenciler için neden araya girdiklerini fark ettim. Bu ne büyük korku! Siyasal iktidar sermayeyi de karşısına almaktan çekinmemiş 1 Mayıs korkusundan… Banka(cı)lar kızar sonra.
Karşı Sanat’ta, “Sabahın Sahibi Var” sergisi açılmış. İşçiden, emekçiden yana karma bir sergi. Epey kalabalıktı. İlgi çekmesine sevindim. Umut yüklendim, gerçekten.
Sonra Salt Beyoğlu’da, müthiş bir sergi vardı: “Barajdan Sızanlar”. Sergi, ortak varoluş zemininde barajlar, kanallar, petrol kuyuları, jeotermal santraller, gözetim sistemleri, baz istasyonları, fiziksel peyzajın yanı sıra onun etrafında şekillenen sosyal ve kültürel bağları da dönüştürdüğünü anlatıyor (Aynı sergiye mi dahildi, bilemiyorum ama nükleer santraller de vardı arada). Nehirlerin, bataklıkların, sokakların, hatta kahvehanelerin de birer arşiv (bellek) olduğunu fark ediyorsunuz. Önemli, çünkü fosil yakıt üzerine yükseliyor savaş(lar) artık.
Ardından, hiç ara vermeden, Beyoğlu Sinemasında Mehmet Bükülmez’in “Güvendiğim Dağlar” belgeselini izledim. Tam 144 dağ efsanesi varmış Türkçede, o sadece beşini alabilmiş. Belki bir başka belgeselci diğer efsaneleri anlatır da öğreniriz.
Gün bitmesin diye dua ederken buldum kendimi… Arter’de Mehtap Baydu’nun Türkiye’deki ilk kişisel sergisi “Seni Sevmek Çok Zor!”u gezdim. Performans, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar arasında sanatçının kurduğu ilişkileri izlemek çok katmanlı bir deneyimdi. Sanatçının “Nefes” performansını izlemek gerekir. Bir gün belli aralıklarla bir balonu nefesiyle şişirecek. Nefes almak ne kadar yaşamsalsa, o nefesle şişen ve yaşam alanı bırakmayan balon da o kadar gerçekçi.
Ya gazeteci(ler)…
Göz zoom yapmaz denir. “Zoom” yapmak odaklanmaksa eğer, göz de, kulak da, burun da, hatta beyin de odaklanınca birçok şeyi alanının dışında bırakır. Bir sergide, sinemada, hatta kitapta da bir yerlere odaklanırsınız ve birçok ayrıntıyı odak alanınızın dışında kaldığı için görmezsiniz bile. Bu hafta sonu gösterime girecek “Şeytan Marka Giyer 2” filmi (20 yıl sonra çekildi) ciddi bir medya eleştirisiyle sarstı beni. Birçok izleyici için sadece moda ve/veya influencer konusunu öne çıkacaktır. Yine de medyada birbirlerinin ayaklarını kaydırmaya çalışanlar, mobbingler, tacizler, giderek aşağılamalar habercilikten çok dedikoduya önem verildiğini herkes biliyor. Tabii, yöneticilerin kaprisleri, yüksek egoları, burunları düşse eğilip almayacak denli kararlılıklarına karşın bu işi severek ve isteyerek yapanlar arasındaki kıyasıya rekabet belirleyici. Oyuncular güçlü, mekanlar güzel, yapılan iş(ler) heyecan verici, bir yanıyla komik bir yanıyla düşündürücü başarılı bir film.












