Sen, Ben, Bizim Oğlan Tragedyası

“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” Bu söz teori ve pratik bütünlüğünde pratiğin her daim teorik bilgilerin kavramlaşmasındaki öncüllüğünün, ne de güzel anlattığının gün yüzü gibi açıklaması; aslında bizim ahvalimizin ders niteliğindeki kısa özetidir. Bunun ölçümünü dijital dünyanın olanakları o kadar güzel anlatıyor ki, söz bitiyor. Dün Sonhaberch’de bir youtube programı yaptık sevgili yazar dostumuz Mehmet Sönmez’le. Kusurun büyüğü elbette bizim. Hazırlığı ve altyapısı iyi düşünülmemiş bir emeğin nihayetinde heba olması kaçınılmazdı; öyle de oldu. Özellikle bu tür programlar cazibesini çalgı-çengi programları ve magazinel, ünlü insanları cazibe merkezinde yoğunlaştırdığı için bir yere kadar anlaşılır neden-sonuç ilişkisidir. Ama Nazım Usta’nın “Akrep Gibisin” şiirinde söylediği “kabahatin çoğu sende canım kardeşim…” dizelerinde dile getirdiği gibi; bir çok iddia ile yola çıkan dünyayı değiştirmek özlemiyle komünal dünyanın özlemini taşıyanlar(!); hiç mi kabahatli değil. Siyasal ve sosyal dönüşümü sağlamanın ilk ayağı kendi devrimini gerçekleştirmekten geçiyor. Okumaktan, bilimsellikten, kültür-sanat ilişkisini gözetmeyen, sadece kısır tartışmaların etrafında gölge döğüşü yapmaktan haz duyan bir kuşak bunu araştırıp, sondajlayıp, yorumlayıp yeniden üretebilme becerisini bu kösnüllüğü ile elbette başaramaz. Aynı şeyleri ideal sayıp bunun uğruna kavga verenlerin bu denli bölünmüşlüğünün altında da bu cehalet yatıyor aslında. Kendimizi kandırmayalım dostlar; okumayı, izlemeyi, anlamayı ve yorumlamayı sevmiyoruz. Tembelliğimizde boğulup mutsuz ve yabancılaşmış insanlar sürüsüne dönüştük. Belki acımasız ve sert gelecek bu yorum size. Cevabı kendinize verin; kaçınız uzun bir yazıyı okuyup yorumluyor? Hatta kaçınız içinde yer aldığınız kurumun dergi ve yazılarını okuyup gerekli perspektifle donatıyor kendini? Kulaktan duyma laflardan yarım-aydın yorumlar türetip bilgimizi bu kısır tartışmalara meze yapıyoruz. Hem de rakı sofraları bunun en nadide mekanı oldu ne yazık ki. Üretmekten bu denli yoksun, hiçbir yaratıcılığı olmayan ve sadece tüketen insan nasıl dönüştürecek bu hayatı? Bu soruları çoğaltıp sorun kendinize; NASIL?
Sadede gelecek olursak; programı 10 kişi izlemiş; yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere (mazereti olanları tenzih ederek) Züğürt Ağa’nın deyimiyle “ula peki sen oy verdin, o oy verdi, peki benim oyum nerde?” Durum budur; en az beş arkadaşım benim hatırıma izledi biliyorum. Diğer beş arkadaş da sonhaber ailesinden olsun, bu kadar mıyız? Kendimizi kandırmayalım; sev-mi-yo-ruz! O kadar… Sosyal medyadaki şiir, özlü yazıları takip edip yorumlayan sayısını uzun yazıları takip etme oranına kıyasladığınızda ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çarçur olup çöp sepetini boylayan kitap, dergi, makale sayısını bilseniz içiniz kararır. İsmail Küçükkaya’nın Çalar Saati kadar raitingimiz yok. Ya bizde bir yanlışlık/yalnızlık var ya da sizde? Bu emeğe yazık değil mi? İnsanın şevki kaçıp şavkı atıyor. Hiç bir zaman raiting için yazı yazıp film çekmedim. Dört kitabı yayın hazırlığında olan bir kardeşiniz olarak bundan vazgeçmeyi asla düşünmedim. Devrimciliği hep kendim için yaşadım; paylaşılınca herkes gibi ben de mutlu olurum. Ne var ki bu gerçekliğin farkında olmak çok yorucu; inanın…
Yılmaz Güney’in filmleriyle örgütleyip, dönüştürdüğü insan sayısına kaç sol örgüt ulaşabildi? Bir düşünün derim. Dünya hızla değişiyor, dönüşüyor; biz buna ayak uyduramazsak muhafazakar gericilerden ne farkımız kalır?
Bilimsel, ileriye atılımlı günlerde görüşmek dileğiyle; kusurumuz varsa affola…

Eylül’e merhaba dert çekmeyen bizden değildir 2021…

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Hüseyin Altun

Ne kadar haklı bir sitem…
Altına imzamı atarım.

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x