Bu noktada, her işyeri temsilcisi sendikacı kendine, “Sendika nedir?” sorusunu sormalıdır. Sendikalar her şeyden önce sınıf örgütleridir. İşçi sınıfının çeşitli kesimlerinin(işkollarının) çıkarlarını savunmak üzere kurulan meslek örgütleridir. Sınıfın belirli bir işkolunda çalışan kesiminin tümünü kucaklamayı, tümünün ortak çıkarlarını ve taleplerini savunmayı temel alan kitle örgütleridir. Dolayısıyla buna uygun davranmalıdırlar.

Sendikalar

Sendikalar, parlamentoda muhalif partilerin ya da sol partilerin var olan toplumsal güçleri temsil etmesini beklemekle kendilerini sınırlandırıyorlar. Oysa sendikaların görevi sosyalist ve özgürlükçü amaçlar adına toplumsal hegemonyayı ve emekçilerin sınıfsal gücünü etkin bir şekilde oluşturmaktır. Türkiye gibi kültürel eksikliklerin tarihin her döneminde ezilenlerin aleyhine filizlendiği ülkelerde ise bu görevin kapsamı sadece sınıfsal kazanımlarla sınırlı olmamalıdır. Aynı zamanda kolektif akıl ve bilinci geliştirecek şekilde salt işçi sınıfı perspektifine bağlı kalarak değil farklı kültüre, dine, dile ve cinsiyete sahip olduğu için devlete egemen din ve milliyet tarafından ezilen toplumun tüm farklı renklerine de kucak açıp, kelimenin tam manasıyla toplumsal bir aydınlanmaya götürecek bir demokrasi mücadelesine de dönüştürülmelidir.
Bu noktada, her işyeri temsilcisi sendikacı kendine, “Sendika nedir?” sorusunu sormalıdır. Sendikalar her şeyden önce sınıf örgütleridir. İşçi sınıfının çeşitli kesimlerinin(işkollarının) çıkarlarını savunmak üzere kurulan meslek örgütleridir. Sınıfın belirli bir işkolunda çalışan kesiminin tümünü kucaklamayı, tümünün ortak çıkarlarını ve taleplerini savunmayı temel alan kitle örgütleridir. Dolayısıyla buna uygun davranmalıdırlar.
Doğası gereği genişlemeye ve daima ekonomik büyümeye ihtiyaç duyan kapitalizm içine düştüğü bocalamanın çıkmazında kurtuluşu, 1980 sonrasında refah devletini aşındırmakta buldu. Açıkçası bu, o andan itibaren sınıf uzlaşmasının ortadan kalkıp refah devletinin emek ve sermaye arasındaki çatışmada dengeyi sermayeden yana değiştirmesinden başka bir şey değildi. Ve bu, tüm dünyada işçilerin yaklaşık yüz yıldır süren mücadeleler ve sosyalist hareketler yoluyla kazandıkları hakların yavaş yavaş sermaye lehine geri alınmasıydı. Bunu da, dünyada sermaye dolaşımını serbest bırakırken insan haklarına aykırı bir şekilde emeğin serbest dolaşımını önleyip, onu adına ulus-devletler denilen kafeslerin içine hapsederek yaptı. Bunu milliyetçilik ile yaptı. “Vatanseverlik” ile yaptı. Oysa bu, emeği sömürmekten başka bir şey değildi. Bu farklı milliyetlere sahip işçileri birbirilerine kırdırtmaktan başka bir şey değildi. Ve tüm bunlar olurken sendikalar sadece seyirci kaldılar. Ve hala seyirciler…

Geçmiş dönemde işkolları düzeyinde yaygın ve güçlü bir şekilde sendikalar büyük karlarla çalışan işverenlerle anlaşmakta zorluk çekmiyorlardı. “Ücret sendikacılığın”nın da en iyi dönemini yaşadığı bu koşullarda, genel olarak, işçi sınıfının düzeyinin dışına taşan mücadeleler görülmüyor ve sendikalar işçi sınıfını düzene bağlayan meşru örgütlenmeler olarak işlevlerini kolayca yerine getiriyorlardı. Sınıf iş birliği ve sınıfsal uzlaşmanın gözde olduğu ve gerçek ücretlerin de belli ölçülerde yükselme gösterdiği bu dönemde büyük, hantal ve bürokratik sendikal yapılar, kayda değer bir mücadele yürütmeden ve “işçilerin haklarını koruyan” bir görüntü vererek kapitalist sistem içinde güçlü bir yer edindiler ve çok övgüyle sözü edilen “sosyal devleti”nin bir aygıtı ya da “sanayi demokrasisi”nin bir parçası oldular. Aşağıdan gelişen kitle inisiyatiflerini boğarak, mücadele isteklerinin önüne barikatlar çekerek ve öne çıkan işçi önderlerini, gerektiğinde egemenlerle ve işverenlerle iş birliği yaparak( Zetip  ve Edip iplik fabrikalarında olduğu gibi) tasfiye etmekten hiçbir şekilde çekinmeyerek sistem içinde rol aldılar.

Bugün, Türkiye özelinde, hiçbir sendikanın -buna DİSK de dahil- kullanım değeri ve örgütlenme gücü oluşturma, paylaşılan çıkarları tanımlama, ücretli işçilerin farklı kimlikleri arasında siyasi hedefleri formüle etme ve bu farklı kimlikleri temsil etme becerisi yoktur. Türkiye’de muhalif sendikalar kaba ve geri bir statüko anlayışının içinde devletin bir uzantısı gibi resmî ideolojinin bataklığına saplanıp kalmışlardır. Sendikaların hiçbirisi sendikal hareketi kendisinin organik ve aktif bir parçası olarak görmemektedir. Toplumda sadece sınıfsal mücadele yoktur. Ayrıca siyasi gücü ele geçirme mücadelesi de vardır. Ne yazık ki sendikaların çoğu sendikaları ve ücretli emekçileri siyasi gücü elinde bulunduran egemene tabi etmek istiyorlar ve tabi ediyorlar. Sendikaların bünyesinde bağımsız inisiyatiflerin-farklı kimliklerin- gelişmesini teşvik edecek eşitlerin ittifakı yaratılmadığı müddetçe de dini ve milli ayrımcılık sendikalara hâkim oluyor ve verilmesi gereken işçi sınıfı mücadelesini ortadan ikiye bölüyor. Hatta bin bir parçaya bölüyor. Bu da sermaye lehine gücü elinde bulunduran egemenlerin işine geliyor. Sendikalar bu gerçekliği artık görmeliler.

Sendikaların görevi işsizler de dahil tüm işçi sınıfı içinde yankı yapmaktır. Toplumun farklı renkleri arasında dayanışma oluşturmaktır. Sendika yöneticilerin görevi deri koltuklarda değil kaldırımlarda oturmaktır. Sendikaların yeri parlamento değil, caddeler ve meydanlardır.
Sendikalar savunma pozisyonundan artık çıkmalıdır. Türkiye’de toplumun tüm farklı kültürden, dinden, dilden ve cinsiyetten farklı kimlikleri arasında siyasi ve sosyal uyanışı tüm örgütlülükleriyle sağlamalıdırlar. Bunu yapacak tarihsel deneyime ve güce sahipler.
Ve de dünyadaki tüm sendikaların farkına varması gereken en önemli şey; ekolojik ve ekonomik demokrasinin ancak endüstrinin, bankaların-özellikle merkez bankalarının-, enerji arzının ve hareketliliğinin dünyayı bir kıyamete götürmeden gerekli olan dönüşümü ile sağlanacağı ve bununla bağlantılı oluşudur. Bu ise ulus-devlet yapılanmasının gericiliğinde(milliyetçiliğinde) olmaz. Ulus-devlet ile yüzleşmeyen bir sendika da işçilerin hakkını koruyamaz. Çünkü ulus-devlete egemen olan gerici sağ anlayışın-siyasi İslamcı ya da kemalist hiç fark etmez- işçi hakları ve toplumsal sorunlar konusunda çatışmaların yönünü ırkçı bir istikamete çevirme tehlikesi geçmişte hiç olmadığı kadar bugün var.
Tarihsel olarak, sermaye her zaman ücretli işçiler arasındaki rekabeti güçlendirmek ve toplum içinde bölünmeleri teşvik etmek için göçü kullanmıştır. Sendikanın toplumsal tabanının ruhu için mücadeleye liderlik etmesi gereklidir. Aynı zamanda eşit haklar ve yaşam koşulları adına beraber örgütlü mücadeleye girip, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı koymalıdır.

İster mavi yakalı olsun ister beyaz yakalı olsun ister milliyetçi olsun ister dinci isterse modern, laik ve ilerici olsun Türkiye’de yaşayan insanların -özellikle de bilinçlerine zerk edilen aşırı gerici milliyetçilik yüzünden kadın ve erkek “Türkler”in çoğunluğunun- çok kötü bir edinimi var: Türkiye’yi ve kendilerini dünyanın merkezinde sanıyorlar. O yüzden herkes onlara “düşman,” herkes onların bölünmesini ve parçalanmasını “istiyor”. Oysa bu, kendilerine egemen sınıf ve politikacılar tarafından sunulan, yapılan sömürü ve yolsuzlukların üstünü örtmeye yarayan taktiksel bir aldatmaca…Egemen sınıflar ve onların devletteki temsilcileri tek bir şeyin sürekli parçalanmasını ve bölünmesini isterler ve bu amaç uğruna zorbalıktan da çekinmezler: İşçi Sınıfı… İşçiler dünyanın her yerinde aynıdır. Kadını, erkeği, çoluğu çocuğu aynı… Ezilen ve göz yaşı dökendir… İşçinin rengi, dili, dini, ırkı, cinsiyeti ve milliyeti yoktur…Nereye giderse gitsin işçi bir işçidir. İsterse Almanya’ya isterse İsveç’e gitsin sömürülecek ve ezilecektir. İşçinin bir tek emek gücü vardır…Ve işçinin tek kurtuluşu da sahip olduğu o emek gücüdür. Hiçbir ordunun, hiçbir gücün, hiçbir silahın karşısında duramayacağı bir güç… Sendikalar da bu gücün kalbidir.

Mustafa Kumanova 
Alman Demir Yollarında İşçi Temsilcisi (DB Betriebsratsmitglied)

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x