Ocak Ana/Kızılbaş Kadın-I

Ocak Ana/Kızılbaş Kadın-I

Kadının bilinçaltına yerleşen, onu evcilleştiren erkek/ egemen söylemin fısıltıları ve onun yarattığı kültür, kadının ruhsal dünyasını açıklamaya yetmeyecek kadar kısırdır. Hayata direnen, bozulmamış iç/güçlü dünyanın kapılarını aralamayı başaran kadın, süreç içerisinde ne yazık ki bu öncel, öz yapısına yabancılaşmıştır.

Yine de ilk kadının/ananın özü, bir aralıktan sızan ışık gibi kimileyin benlikten dışa taşmayı başarır; seste, kokuda, dokunuşta, bakışta kendini dışa vurur. Bir kez orada tohumlanmıştır çünkü. İçimizde ve dışımızda onun izlerini süreriz, o ilk kadının. Çoğu kez onu hissettiğimiz yere doğru hamle yaptığımız da olur. Şimdiden, an’dan çıkarız böylece. Daha doğrusu çıkmak isteriz ve ta derinden yükselip gelen coşkumuzun izini sürerek o en yaratıcı, en mistik vahaya doğru dörtnala mahmuzlarız atımızı.

Bir yolculuğa çıkmanın heyecanıyla atlarını, ana/ atalarının izinde, o topraklara, o yükselten ruhsal doğaya doğru koştururuz. Amaç, onu yeniden keşfetmektir. Öyle ki o keşiften-vahadan- dönen her kadının tenine kutsanmış olanın kokusu sinmiştir, derin kadim bilgisi tenine işlemiştir.

İlk ananın sesi, ona kulak veren her kültürün, her bireyin içinde filizlenir çoğunca. Bu ilk ana- atanın sesidir. Hanede, Ocakta yankılanan o sestir.  Anadolu’nun eski kültüründe ateşin-ocağın kadını çağrıştırması boşuna değildir.

Kadim Kızılbaş Alevi ‘Ocak Kültü’nün temsilcisi kadın anaydı. Marifet Kapı’sında erenler ona Naciye Ana, derlerdi. Bu kadim kültürün kökü de taşıyıcısı da, sembolü de her daim kadın olmuştur. Ancak oradan buraya gelindiğinde görüyoruz ki bu bağ iyiden iyiye zayıflamış, kadın kendini besleyen bu kaynaklardan mahrum kalmış/bırakılmıştır. Şimdiyse, kadının kendi öz bilinciyle arasına ördüğü o kalın duvarları yıkmasının zamanıdır.  Bir kadın -veya erkek- kendisini besleyen temel kaynağından, membaından koparsa/koparılırsa içi boşalır, tükenir; ne ruhsal dünyasının sesini duyabilir artık ne de dışındaki âlemin döngülerini hissedebilir. Rüzgâra, fırtınaya açık hale gelmiştir o çoktan.

 

Bu satırların sahibi atalarının izinde, ocak ananın peşinden gider, onlardan el alır. Öyle ki onların öğretilerini kendinden sonrakilere aktarmayı diler. Bunu hedefler. Kadim bir bilgiyi güncellemek, yeniden anımsatmak için bir süreğin ardı sıra izini sürer. Bir öğretinin, bir yaşam biçiminin temsilcilerini anlatmayı dert edinir. İçimizdeki güneşin daha da parlaması; kadınlığımızın, cinselliğimizin, özgün yaratıcılığımızın bağıntılarının açığa çıkması; yaşama dair kavrayışımızın yeniden kodlanması için.

 

Bir Yaşam Öğretisinin, Bir Felsefenin Kapısını Aralamak

O kapılar ki sonsuz bir özgürlüğe, yükselten bir enerjiye, ışığa açılırlar. Ruhsal enerjiye kaynaklık eden bir sırra karşılık gelirler. Kutsalla örülürler. Eşikle- güneşle bir seremoni oluşur böylece. Hepsi aynı fitilin ateşiyle yanar sonsuzca. Evin yaşlı ninesi güneşi karşılamaya hazırlanır,  dualar eşliğinde güneş’in doğuşunu bekler. Sabahın yaydığı simlerin bereketi imlediğini bilir çünkü. Evveliyatta-anasından, atasından böyle öğrene-gelmiştir. Titrek, kemikli ellerinden birini iyice bükülmüş beline koyar, ötekisiyle kapıya doğru uzanır, yavaşça aralar onu. Eşiğe basmamaya imtina ederek mırıltılarla ardına kadar açar kapıyı. İlk ışıkların gümüş pırıltısı gözünü alır, dudağında her sabahki aynı dua dökülür:

“Ya doğan güneş,

 Önce topluluğumuzu kederden koru,

 Sonra bizi, çoluk-çocuğumuzu gör gözet,

Ya! Sarı Ay ve Güneş,

Ya! Sabah seherinin aziz divanı,

Ya! Kimsesizlerin, sahipsizlerin babası,

Önce komşumuza, akraba ve cemi-cümlemize,

Sonra da bize sahiplik edesin,

Elini uzat, kavuştur kendini bize.”*

***

 

Gözün gördüğü her şey birdir; güneş de, ışık da, eşik de. Eşik ki, her gireni kabul etmez. İradesi dışında ne ışık ne de düşman girebilir içeriye. Bu sınır, niyaz edilip geçilendir ancak.  Puslu, nemli sabah göğünde dualar dört yanını sarar evin. Güneş, haneden helallik alırken dualar ona destek olur. Bilir o, eşiğin sınırını aşmanın kolay olmadığını. Orayı geçerken tutulup kalanları çok görmüştür nine. Işığın, simin ruhsal enerjisiyle sarmalanır öylece; onunla iç içe geçer bir süreliğine. Beli bükülmüş eşiğin önünde dururken, yoğun ışığın içinde, tıpkı yaşlı bir ağaç misali salınır durur öylece. İçeriye sızan ışıksa dümdüz bir hatta ilerlemez. Kırılır, yön değiştirir, kutsalın önünde eğilircesine.

En nihayet kuytulara, köşelere, duvar oyuntularına, zemindeki çatlaklara, pencere duldalarına kadar sokulur ve gölge adına ne varsa eritip karanlıktan ayırır onu. Karanlığa dair geride ne kalmışsa ışıltılı, yumuşak örtüsüyle örter. Haneye geniş bir ferahlık, yenilik dolar; ışınlarla taşınan bin bir çiçeğin, arının-balın, toprağın kokusu yayılır hafiften. Ardından çekilir göğüne güneş. Ki, ev halkı gümüşi bir sabaha uyansın, yeni bir güne başlasın, bereketli bir geleceğe yürüsün, diye.

 

Kızılbaş Alevi Kadını, onun yaşam biçimini, algısını görünür kılmaktır niyetimiz. Dayatmacı, baskıcı-ezici egemen kültüre karşı duran, bu ana damarın yürütücülerinin yanında durmak isteriz. Direncine direnç katmak, başkaldıran dik duruşuna dayanak olmak isteriz. Yoksa bir sırrı ifşa etmek ya da kabuk tutmuş yaraları yeniden kanatmak değildir niyetimiz.

Yaşama sıkı sıkıya tutunan kadınlara ses verirken, engin ‘Ocak Ana’ geleneğinden kopmadan, o örüntülere tutunarak; bütün algılarla her sesi, her duyumu hissetmeye çalışmayı hedefledik. Onların, canları pahasına koyunlarında paha biçilmez mücevherler gibi taşıyıp getirdikleri, arşivledikleri kadim bilgiye ulaşmaktır niyetimiz. O, tekleştirilen, giderek bir örnekleşen dünyada, korunması gereken değerli bir kapının, bozulmamış Ocak-ana/Kadın ata kültünün, ana yerli geleneğinin temsilcisi olduğunun farkındayız çünkü. Üstümüzdeki kubbenin, bize hayat veren suyun gerekli olduğu kadar gereklidir o kadınlar.  Çünkü onun deneyimi derin, alttan alta giden, inceden inceye yol alan bir kadim öğretidir. İnsan doğasına/insanlığa dair bütün şifrelenmiş bilgiyi rahminde taşır. O dölyatağının hem kendisi hem de kapısıdır.

Başkalarının Giysilerini Giymeyi Reddetmek

Onlar, ilk anaların damarlarından beslendiler. O memelerden süt emdiler, çok eskilerden, daha ilksel kadın atadan beri sürdüre geldikleri doğal yaşamın taşıyıcıları oldular. Buna rağmen çeşitli şekillerde yaftalanmaktan kendilerini kurtaramadılar. ‘Öteki’ leştirilmeleri, dışlanmaları, damgalanmaları sürüp gitti. Kızılbaş, diye aşağılandılar kimi zaman. Ezildiler, hor görüldüler, baskılandılar, yok sayıldılar, namuslarına dil uzatıldı. Ancak ne olursa olsun, kızıllıklarına da, ocak-ana/kadın ata inancına ve onun has duruşuna bağlı kalmayı da sürdürdüler. İçsel ve kültürel olana sahip çıktılar. Güçlü-doğal-dirençli yapılarıyla, yaratıcı direngenlikleriyle kendilerine karşı açılan onca savaşa karşı mücadele etmeyi becerdiler. Ayakta durdular, varlıklarını devam ettirdiler. Asimilasyona set çekmeyi, kendilerine karşı sinsice tasarlanan bütün tasarımları/projeleri boşa çıkarmayı bildiler. Kısaca, başkalarının elbiselerini giymeyi reddettiler ve her daim kendileri kalmayı başardılar.

Egemenlerin yüzyıllarca yürüttükleri inkâr ve imha politikaları, ince hesapları, stratejileri, oyunları sonuç vermedi. Ne çeşitli isimlerle, çeşitli sıfatlarla etiketlemeleri ne de kızıllıklarına dair söylenen yüz kızartıcı iftiraları işe yaradı. Çünkü onlar bağlı oldukları geleneğin sürdürücüleri olduklarının bilincindeydiler. Bu yüzden kendileri dışındaki bütün tanımlamalara gülüp geçtiler.

İçgüdüleri ve algılarıyla doğuştan getirdikleri dişil güçlerinin bilincinde; ‘Ocak ana’ kültüne dayanan geleneğin mirasçıları olduklarının ayırtında, yollarında yürümeye devam ettiler. Her biri ait olduğu yerin, nirengi noktasının orası olduğunu bilmekteydi çünkü. Bu yüzden avazlarının yankılandığı göğe şarkılarını bırakmayı, ağıtlarını yakmayı, türkülerini çığırmayı sürdürdüler. Yaşamlarına aldıkları onca kederli sözü, tatlı mısraları, düşsel imgeleri ne varsa kendilerine kattılar. Ninesi Anadolulu olan J. Saramago’nun dediği gibi, Anadolu’nun göğünü acı feryatları, şarkıları, türküleri ve öfkeleriyle doldurdular.

Onlar, hem kızıl hem de dişiydiler. Göz önünde olanı da, saklı olanı da bünyelerinde barındırıyorlardı. Aynı zamanda zihinsel ve ruhsal olanın bütünüydüler. Bir süreğin, kadim bir geleneğin sürüp gelen halkasıydılar. Tarlada, dağda, düzde, ormandaydılar. Gökdelenlerde, fabrikalarda, ofislerde, dersliklerdeydiler. Güçlü, kudretli, büyük elleri vardı onların; üretimin ve yeniden yaratımın olduğu her yerdeydiler. Geçmişte, gelecekte, şimdide ve yarındaydılar.

Suskundular. Suskunlukları benzemezdi başkalarınınkine, onlarınki farklı renkteydi. Korku da değildi bu. Daha çok bir karşı koyma biçimiydi. Her türden baskıya karşı bir direnç duvarıydı. Çatışmadan çekindikleri yoktu, daha çok rezaletten korkmaktaydılar. Korktukları bir başka şey de kendilerine onca ağır ithamlarda bulunanlarla aynı kefeye konmaktı! Onlarla ortak bir yan, ortak bir paydada buluşmak en ürkütücüsüydü çünkü.

Kendilerine yöneltilen sözler çirkin ve gülünçtü. Bu belliydi.  Yine de böyle bir tanımlama tenlerinde, yüreklerinde ince bir sızı, bir iz bırakmıyor değildi. Çok derinde değildi, yüzeydeydi. Denilebilir ki rüzgârın çöl yüzeyindeki kumlara üfleyip sürüklemesi kadar. Daha fazlası değil, ancak o kadar. Derine nüfuz edilmesine izin verilemezdi. Çünkü bu, direnç duvarını hepten yıkmak olurdu. Yalan yanlış iftiraların ruhlarında yaratacağı etki, rüzgârın taş oyluklarına girerek milim milim çözmesi gibi ağırlaştırıcı-ezici derin bir yaralanmaya, aşınmaya yol açabilirdi. O zaman ne kendilerine ne de içsel duyarlılıklarını inşa eden ‘Ocak Ana’ geleneğine saygı göstermiş olurlardı.

Egemenler, her dönem Kızılbaş kadından uysallık göstermesini beklediler. Tasarımlarına aykırı bir yol takip etmemesi için onu uyardılar.  Önlerinde diz çökmesini, hatta mümkünse ilelebet susmasını istediler. Atalarının üstüne sürdükleri büyük orduları hatırlattılar. Bu işe yaramayınca daha inandırıcı olsun diye adına tarih dedikleri ciltler dolusu kitabı gözdağı olsun diye önüne yığdılar; batini inançlı atalarının nasıl topyekûn yok edildiğini, kanlarının nehirleri nasıl kızıla boyadığını, bozkırın orta yerinde nefeslerini nasıl ‘kırp’ diye söndürdüklerini anlattılar uzun uzun. Kahramanlık, dedikleri yıkımlar, ateşler, kıyımlarla doldurdular ciltlerce sayfayı.

Bu yüzden Kızılbaş kadın, egemenin önünde eğilmeden, dimdik durmalıydı. Öyle de yaptı, bilenerek, keskinleşerek. Köklerine daha çok bağlandı, daha sıkı bastı ayaklarının altındaki toprağa. O toprak ki bastıkça sertleşti kendisi gibi. Her dönemin ektiği nefret söylemine karşı direndi böylece. Atalarının, köklerinin gördüğü zulmü, baskıyı, sindirmeyi unutmadan ama.  Onların mücadelesini, göğsünde, ruhunda, bedeninde ‘bir direnç mührü’ gibi boynunda taşıyarak. Ve özgürlüğün paha biçilmez değerde olduğunu bilerek. Özgür olmanın, kimliğini korumanın hesapsızca, korkusuzca dünyaya atılmak, demek olduğunun farkında olarak.

 

 

*Zeynel Dede’den alıntı. Kaynak: Atlas Dergisi, sayı 258-Eylül 2014,Tevfik Taş Röportajından.

 

Fotograflar : Fikret Otyam

 

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Veysel Tekin

Kızılbaş/Alevi kadın- Ocak Ana- üzerine okuduğum Makalenizden çok etkilendim. Gerek anlatımdaki sanatsal incelik ve estetik, gerekse de bu kadim kültürün özüne bağlı kalarak neden geliştirilmesi ve ilk öze bağlı kalınması günümüzdeki inanç biçimlerine bakıldığında çok iyi anlaşılmaktadır. Nerdeyse tüm din ve inançlarda Kadına bakış sadece meta olaraktır. Oysaki insanlığın oluşmasına doğmasına ve ilk ahlaki, Saygısal, Sevgisel Bilgisel öğretiyi Annemiz Kadınlarımız vermektedir. Buna rağmen günümüzde kàh Hiristiyanliktan ,tutun käh Islama kadar bütün kadim denilen inançlarda hor görülen, ezilen, tecavüz edilen öldürülen yine Kadınlardır.Oysaki Tanrıça Kibele’nin ardından Bereket Tanrısı Dionysos`da bir Kadın. Yüreğinize aklınıza sağlık.

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x