Twyla Tharp’ın dediği gibi
Sanat, evden çıkmadan evden kaçmanın tek yoludur.
Şiir de F’den S’ye tüm tecrit tiplerini
Boşa düşürecek düşsel firarın en estetik yoludur.
Yüreğe dokunabilmenin ise en kısa yollarından biridir.
Şiir mi Şiir gibi mi?
Yapay zekânın şiir yazıp yazamayacağı tartışması bir süredir devam ediyor. Bir taraf, makinelerin ürettiği metinlerin şiir değil, şiire benzeyen metinler olduğunu söylüyor; bir başka taraf ise yapay zekânın vezin ve kafiye kurabildiğini, farklı şiir biçimlerini taklit edebildiğini, imge ve ritim oluşturabildiğini göstererek artık şiir yazabildiğini savunuyor.
Tartışanlar tartışadursun, yapay zekâ şiirleri çoktan ortalıkta dolaşmaya başladı. Üstelik yapay zekâ, şiir üretmenin yanı sıra şiir hakkında konuşuyor, şiirleri açıklıyor, şiirleri karşılaştırıyor, bir şiiri başka bir şairin üslubuna yaklaştırabiliyor. Şiirin etrafındaki bütün o kültürel alanı da hızla kuşatıyor.
Bence konuyu artık “Yapay zekâ şiir yazar mı, yazmaz mı?” ikileminden çıkarmanın zamanı geldi. Çünkü bir makinenin şiir biçimlerini taklit edip edemediği sorusu, şiirin asıl meselesini ıskalıyor. Yapay zekâ, şiir gibi görünen bir metin üretebiliyor. Bunu artık tartışmanın anlamı yok. Asıl mesele, şiir gibi görünen bir metinle şiirin arasındaki farkın nerede başladığıdır. Daha doğrusu, şiiri şiir yapan şeyin sözcükler, imgeler, ritim, ölçü ve kafiyeden ibaret olup olmadığıdır.
Bu soru bizi, yapaya zekaya dair çeşitli tartışmalarda olduğu gibi, ister istemez insana götürüyor. Çünkü yapay zekânın şiir yazıp yazmadığını tartışırken farkında olmadan, insanın her yazdığını şiir kabul etme kolaycılığına da düşüyoruz. Oysa insan da klişeye sığınabilir, hazır duygular kullanabilir, başkasının sesini taklit edebilir, şiir görüntüsü veren ama hayatla bağı zayıf metinler yazabilir. Bir insanın yazdığı metnin sahici olması, insan tarafından yazılmış olmasıyla garanti altına alınmış değildir.
Şiirin İçindeki Hayat
Edebiyatta, bir eserin arkasındaki yaşanmışlığı anlatmak için zaman zaman güçlü anekdotlara başvurulur. Tolstoy’un Anna Karenina‘yı yazarken, hokkadaki mürekkep yerine kanını kullandığına dair bir anlatı da bunlardan biridir. Şiir ve edebiyatta özel bir karşılığı olan bu tür anlatıların arkasında sözcüklerden fazlası, bir yaşanmışlık da vardır. Ancak yaşamın içinden süzülüp gelen ve bir çeşit dize niteliği de atfedilebilecek bu ifadeler, şiir sayılmazken, yapay zekânın ürettiği, peş peşe dizilmiş benzer ifadeleri şiir olarak değerlendirebiliyoruz.
Evet bir makine sözcükleri bir araya getirebilir, imgeler kurabilir, ritim yaratabilir. Fakat bir sözcüğün anlamı, sözlükteki karşılığından ibaret değildir. O sözcük bazen ödenmiş bir bedelin, taşınmış bir acının ya da büyütülmüş bir umudun içinden geçerek bambaşka bir ağırlık kazanır. Şiirin asıl meselesi de burada başlar. Çünkü sözcükleri ağırlaştıran, ne söylediklerinden çok, hangi hayatın içinden geldikleridir.
Hasan Hüseyin‘in dizelerinde matarasında suyu, torbasında ekmeği, kemerinde kurşunu kalmamış insanları ayakta tutabilen şiir; bir başka zeminde, yer ve anlatımda, bir tutsağı, tecridin en ağır biçiminden bile firar ettirebilir… Böyle bir şiir, güzel kurulmuş dizelerin ötesine geçer. Hayatın en sıkışmış yerinde insana tutunacak bir dal olabilir. Bir insanın başka bir insana ulaşabilmesi, yalnız olmadığını hatırlaması, direnebilmesi olabilir. Peki böyle bir şiir, yapay dizelerin kusursuz biçimde yan yana getirilmesiyle üretilebilir mi?
Yapay zekânın ürettiği şiirlerde bizi çoğu zaman tanıdık bir şiirsellik karşılar. Gece, yalnızlık, deniz, rüzgâr, yıldız, gözyaşı, yürek, umut, özlem, aşk… Bunların hepsi şiirin malzemesi olabilir. Ama şiirin kendisi değildir. “Hüzün” kelimesini kullanmak hüzün yaratmaz; “aşk” demek aşkı yaşatmaz; “yalnızlık” sözcüğünü bir dizeye koymak, yalnızlığın insanda bıraktığı o tarifsiz boşluğu kendiliğinden görünür kılmaz.
Şiir, duygunun adını söylemekten çok, duygunun içinden bir öz çıkarır. Bazen bir insanın hayatından çekilip alınmış küçücük bir ayrıntı, sayfalarca anlatılandan daha fazla şey söyler; çünkü şiir, bir çeşit damıtmadır.
Masanın üzerinde unutulmuş bir fincan, yıllardır açılmayan bir çekmece, kapının arkasında asılı kalmış bir palto, eve dönmeyen birinin boş sandalyesi… Bunların hiçbirinde kendiliğinden şiir yoktur. Şiiri yaratan, o sembolün insan hayatındaki yeridir.
Belki Homeros‘un şiir için kullandığı “kanatlı sözler” deyişini bu yüzden bugün yeniden düşünmek gerekiyor. Sözün kanatlanması, güzel kurulmuş olmasından değildir. Sözün bir insanın içinden çıkıp başka bir insanın hayatına ulaşmasıdır. Bazı sözler söylendiği yerde kalır; bazıları ise sahibinden ayrıldıktan sonra yaşamaya devam eder. Yüzyıllar geçer, sözcükler başka insanların ağızlarında yeniden dillenir ve başka hayatlara dahil olur.
Şiir biraz da budur. Bir insanın içinden çıkıp dışarı taşan, başka bir insanın içine ulaşabilen, sözün aracılık ettiği bir yaşamsal derinliktir.
Bu nedenle şiirin malzemesi dille sınırlı değildir. Hayattır. İnsan ilişkileridir. Hatıralardır. Kayıplardır. Sevinçlerdir. Korkulardır. Bekleyişlerdir. Bir insanın yaşamla derinlikli yüzleşmelerinde hissettiği o açıklanması güç titreşimdir.
Şair, bütün bunları olduğu gibi anlatmak zorunda değildir. Şiir, hayatın fotoğrafını çekmez; hayatın içinden bir kesiti seçer, yoğunlaştırır, dönüştürür ve bize başka bir ışığın altında gösterir. Sahicilik de tam burada başlar. Sahici olmak, yaşananı olduğu gibi anlatmak değildir. İnsan kendi gördüğünü, kendi duyduğunu, kendi içinden geçirdiğini başkasının sesine yaslanmadan söyleyebildiğinde sahiciliğe yaklaşır.
José Martí‘nin şiirlerini “akademik mürekkeple değil, kendi kanıyla” yazdığını söylemesi, bu bakımdan çok anlamlıdır. Buradaki “kan”, elbette yalnızca acının ya da fedakârlığın simgesi değildir; şiirin insanın hayatından, inancından, deneyiminden, bedelinden kopuk bir süs olamayacağını da anlatır. Şairin mürekkebinde hayat yoksa, en güzel kelimeler bile bazen yalnızca “mürekkep” olarak kalır.
Bir Kelimenin Ağırlığı
Şiirin uzunluğu ile şiirin gücü arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Bazen bir şiir sayfalar sürer, bazen birkaç dizeye iner, bazen bir cümlede yoğunlaşır. Hatta bazen tek bir kelime, başka metinlerin sayfalarca taşıyamadığı bir anlamı taşıyabilir.
Uruguaylı şair ve yazar Mauricio Rosencof‘un hapishane deneyimi bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Askerî diktatörlük döneminde yıllarca tecritte tutulan Rosencof, hücre arkadaşı Eleuterio Fernández Huidobro ile duvarlara vurarak iletişim kurar. 1974’te, Huidobro’nun doğum gününde ona duvar aracılığıyla bir şiir gönderir. Şiir şu dizelerle başlar:
“Eğer bu benim son şiirim olsaydı,
boyun eğmez ve hüzünlü,
yıpranmış ama bütün,
tek bir kelime yazardım:
Yoldaş.”
Bir insanın hücrenin duvarına vurarak başka bir hücredeki arkadaşına ulaştırdığı bu şiirin bütün ağırlığı, sonunda tek bir kelimede toplanır: “Yoldaş.” O kelimenin içinde hücre vardır, karanlık vardır, tutsaklık vardır, dayanışma vardır, birlikte direnmek vardır. Sözlükteki anlamı değişmez; fakat yaşanmışlığın içinden geçtiğinde kelimenin etrafında bambaşka bir anlam alanı oluşur. Bir yapay zekâ “yoldaş” kelimesini üretebilir, hatta bu şiiri biçimsel olarak taklit edebilir. Ama Rosencof’un o kelimeyi duvarın öte tarafındaki bir insana, tutsaklığın içinden göndermesi biçimindeki gerçekliği üretemez. Burada şiirin özgünlüğü, kelimenin kendisinden çok, o kelimenin arkasındaki hayattan gelir.
Aynı şeyi Julius Fučík‘in ölümünden önce bıraktığı notlarda da görürüz. Nazi hapishanesinde ölümünün yaklaştığını bilen Fučík, “Gerçek hayatta seyirci yoktur; herkes katılır yaşama” der. Ardından “Son perde açılıyor” ifadesini kullanır. Bu cümleleri bugün bir yapay zekâya kurdurmak elbette mümkündür. Hatta yapay zekâ aynı düşünceyi daha parlak, daha süslü, daha etkileyici biçimlerde de ifade edebilir. Fakat Fučík’in “son perde”si bir edebî benzetmeden ibaret değildir. Onun hayatında perde gerçekten kapanmaktadır. Bu ifadeler, bir düşünce cümlesinin ötesindedir; ölümün eşiğinde, hayatın içinden söylenmiş sözlerdir.
İşte kelimenin ve cümlenin derinliği burada ortaya çıkar. Aynı sözcük, başka bir yerde sıradan bir sözcük olabilir. Aynı cümle, başka bir yerde güzel kurulmuş bir cümleden ibaret kalabilir. Fakat yaşanmış bir hayatın içinden çıktığında, anlamının etrafında görünmeyen bir alan oluşur. O alanı sözlükler tek başına açıklayamaz.
İnsan da Yapaylaşabilir
Burada yapay zekâya karşı kolaya kaçan bir üstünlük ilan etmek, bize de şiire de yakışmaz. “Makine insan değil, öyleyse şiir yazamaz” demek sorunun üzerinden atlamaktır. Çünkü insan olmak şiir yazmanın garantisi değildir.
Yapay zekânın bugün birkaç saniyede üretebildiği bazı metinleri, insan şairler de yıllardır üretiyor. Hazır imgeler, hazır duygular, hazır benzetmeler, hazır bir şiir dili… Biraz gece, biraz yağmur, biraz yalnızlık, biraz aşk; birkaç kırık cümle, biraz kapalılık, biraz da “şiirsel” görüntü. Sonra ortaya çıkan metni şiir diye kabul ediyoruz.
Yapay zekânın şiire tuttuğu en acımasız ayna tam da budur. Makinenin kolayca taklit ettiği şey bazen şiirin kendisi değil, bizim şiir sanarak kullandığımız kalıplardır.
İnsan da başkasının imgesini kendi imgesi sanarak, başkasının sesini kendi sesi sanarak, anlaşılmazlığı derinlik zannederek, sözcük kalabalığını yoğunluk sanarak yapaylaşabilir. Bir makinenin insan gibi görünmeye çalışması yapaylıksa, insanın da şair gibi görünmeye çalışması başka türlü bir yapaylık değil midir?
Şiirde kolaycılık tam burada başlar. Kolaycılık, kısa yoldan şiir yazmak değildir; hazır olanı kullanmaktır. Daha önce söylenmiş bir duyguyu yeniymiş gibi sunmaktır. Şiirsel görünen kelimeleri yan yana getirmenin şiir yazmak olduğuna inanmaktır.
Halbuki gerçek şiir çoğu zaman şairden kelime eklemesini değil, kelime çıkarmasını ister. Güzel görünen ama gereksiz olanı silmesini ister. Kendi gösterişinden vazgeçmesini ister. Başkasının sesinden kurtulup kendi sesini, kendi yürek dilini bulmasını ister.
Bu yüzden sade şiir kolay şiir değildir. Kısa şiir kolay şiir değildir. Az kelimeli şiir hiç kolay değildir. Bir şiiri gereksiz her şeyden arındırmak, onu doldurmaktan çok daha büyük bir emek isteyebilir.
Şiirin Devrimci Tarafı
Octavio Paz, şiiri “doğası gereği devrimci” olarak tanımlar. Şiirin devrimciliği, siyasal bir anlamla sınırlı değildir. Şiir, dile yerleşmiş olanı yerinden oynattığı, alışılmış bakışı bozduğu, herkesin aynı kelimeye baktığı yerde başka bir şey gösterebildiği ölçüde devrimcidir.
Şiir, dünyayı anlatmakla kalmaz; dünyaya bakma biçimimizi değiştirir. Bu yüzden şiir, kolaycılıkla anlaşamaz. Çünkü kolaycılık, alışılmış olana razıdır. Şiir ise itiraz eder; alışılmış olanın içinden yeni bir yol açmaya çalışır. Bir kelimeyi daha önce kullanılmadığı bir yerde kullanır. Bir duygunun daha önce görülmemiş bir tarafını gösterir. Gündelik bir nesnenin içine başka bir anlam yerleştirir.
Şairin asıl özgünlüğü de burada ortaya çıkar. Özgünlük hiç kimsenin daha önce kullanmadığı kelimeleri bulmak değildir. Hepimizin bildiği kelimeleri, hepimizin gördüğü hayatı, kendisine özgü bir yerden gösterebilmektir.
Bazen şiir bu yüzden çok yalındır. Çünkü şiir, gösteriş yaptıkça değil, kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığında büyür.
Yapay Zekâ Şiiri Öldürmez
Yapay zekânın şiir üretebilmesi şiirin sonu değildir. Yeni bir aracın ortaya çıkması, bir sanatın bütün anlamını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Fotoğraf resmin, sinema tiyatronun, matbaa sözün sonunu getirmedi.
Belki yapay zekâ da şiirin sonunu değil, şiir hakkındaki saflığımızın ve kolaycılığımızın sonunu getirecek. Artık biçime bakarak karar vermek daha da zorlaşacak. Kafiye üretilebilir, ölçü kurulabilir, ritim taklit edilebilir, imge oluşturulabilir, duygusal bir ton yakalanabilir. Şiirsel görüntü neredeyse sınırsız biçimde üretilebilir.
O hâlde şiiri daha derinde aramak gerekecek. İnsanın yaşadığı hayatta. Bir insanın kendi içinden geçirdiği zamanda. Hatırladıklarında, kaybettiklerinde, sevdiklerinde, korktuklarında, sustuklarında. Dünyaya herkesin baktığı yerden değil, kendisine ait bir yerden bakabilme cesaretinde.
Bu, yapay zekânın şiirsel bir metin üretemeyeceğini kanıtlayan bir düşünce değildir. Zaten mesele de bunu kanıtlamak değildir. Mesele, şiiri üretilebilir bir metne indirgememektir.
Şiirin Suçu Ne?
Belki de artık “Yapay zekâ şiir yazar mı?” tartışmasından biraz uzaklaşmak gerekiyor. Çünkü bu tartışma bizi ister istemez iki kolay cevaptan birine götürüyor. Ya “Yapay zekâ şiir yazamaz, çünkü insan değildir” diyoruz ya da “Yazabiliyor, öyleyse şiirin ayrıcalığı ortadan kalktı” sonucuna varıyoruz. Oysa şiir bu iki kolay cevabın da dışında bir yerde duruyor.
Şiir, insanın hayata değdiği yerde başlar ve başka bir insanın hayatına ulaşabildiğinde tamamlanır. Bu yüzden şiirin ölçüsü kelime sayısında değil, bıraktığı izdedir.
Yapay zekâ bunu taklit edebilir. Bazen çok iyi taklit edebilir. Bizi şaşırtabilir, hatta kendi yazdıklarımızı sorgultacak kadar iyi metinler üretebilir. Fakat bütün bunlar bizi şiirden uzaklaştırmak zorunda değil. Tam tersine, şiiri yeniden düşünmek için bir fırsat olabilir.
Burada asıl tehlike, şiirin kolayca üretilebileceğine inanmamızdır. Alışılmış duygularla, kalıplaşmış imgelerle, başkasından devralınmış cümlelerle şiir görüntüsü üretmek… İnsan bunu yaptığında da yapaylık ortaya çıkar. O yüzden mesele makinenin şiir yazması değil. Mesele, bizim şiir yazarken makineye benzemememizdir.
Biz de kolaya kaçıyor ve yapaylaşıyorsak, şiirin ne suçu var?












