Sinema hayattır ama sen yine de inanma

Sinemanın hayatla kurduğu bağ ne zaman keşfedildi? Bu soru, değişik iddiaların muhatabı. Bana sorarsanız; sallamıyorum ama sinemanın ilk belirtileri İspanya’nın Altamira Mağarası’ndaki duvar resimlerine dek uzanır . Kimine göre ‘Aristo’ kimine göre ‘Lumierre Kardeşler’ başlattı sinemanın tarihini. Belki de hepsi doğru, kim bilir? Lafa dünya turu attırmayacak olursak kısaca sinema, insanlığın ürettiği bir kültür ürünü. Hem de hayatın her alanına maydanoz olsa da kimse sesini çıkarmaz. Heykelci ya da müzisyen; “Ey sinemacı! Neden alanıma giriyorsun? Kendi çöplüğünde horozlan,” diye bir kere bile hesap sormaz. “Sinema veya sanat yazısına bu jargon yakışıyor mu? Bu kadar da uydurulmaz, pes doğrusu,” diye hayıflandığınızı duyar gibiyim. Her disiplinin kendine özgü bir dili olduğunu biliyorum. Bu dilin avam tarafından anlaşılmadığını da biliyorum. Hatta daha da ileri gideyim; entelijansiyanın kendisini bir hayli özgür ve serbest hissederek büyük bir çoğunluğun hiç anlamadığı yazılar yazarak meşhur ve dokunulmaz olduğunu da biliyorum. Çok şey biliyorum anlayacağınız. Amaaa!!! Orada bir duralım; nefes alıp beşe kadar sayalım ve kendi meşrebimizce ve dilimize uygun, yapıştıralım cevabımızı. Ey çok bilen entelektüeller! Ben anlamıyorsam dilinizden neden bana bir şeyler anlatmak için didinip, yırtınıyorsunuz. Anneme tıbbi veya felsefi bir durum anlatacaksanız onun dilinden anlatmak zorundasınız. Öğrencilerinize ya da elit bir kalabalığa hangi dilden anlatırsanız anlatın sizin bileceğiniz iş. Zaten onlar kitaplarınızı, filmlerinizi, düşüncelerinizi ve icatlarınızı bedava alıyorlar. Olmadı satın alıyorlar. Satın aldıklarında ise onların istediği dilde konuşmadığınız ya da yazmadığınız takdirde üzerinizi bir kalemde çiziyorlar. Bakın çevrenize; kaç bilim adamı veya kaç sinemacı bağımsız? Cevabı basit; bu acunda bağımsız sinema yapan yönetmenleri parmakla sayabilirsiniz. Aynı durum her disiplin için geçerli. Satıyorsanız bilginizi ya da üretiminizi; işvereninizin ve egemeninizin istediği forma sokmak zorundasınız. Eğer asıl amacınız satmak değilse bağımsız olabilirsiniz. Yoksa kendinizi ve bazı müşterilerinizi kandırabilirsiniz o kadar. O da eş/dost hatırına alırlar kitabınızı ya da izlerler filmlerinizi. Varsayalım Yılmaz Güney yine bu denli usta yönetmen meziyetlerine sahipken, piyasa filmi çekseydi veya bağımsız sinemacı olmasaydı, nihayetinde; yoksulun, mazlumun, ezilenin dertlerini onların anlayabileceği şekilde ve estetik kaygıları da hesaba katarak film yapmasaydı bugüne değin ölümsüzleşebilir miydi?

Ohalde bu anlaşılmazlığın ve kibrin nedeni ne? Ya çok beceriksizsiniz derdinizi anlaşılır basitlikte dile getiremiyorsunuz ya da lafa dünya turu attırarak cehaletin sizi şak şaklayacağını zannediyorsunuz. Bu her alan için geçerli olduğu gibi sinema için de geçerlidir. Ustamın da söylediği gibi; “Bir çeşit izleyiciyi yönetme sanatıdır sinema.” Buradaki en önemli ölçü, izleyiciyi kelepçe gibi sıkı kavramalısınız. Nefes bile almadan izlemeli sizi. Bu tür filmler de gerçi sayılıdır, o nedenle de başyapıt olarak nitelenirler, izleyici ve sanat eleştirmenleri tarafından. O güne kadar izlemeye bile tahammül göstermediğim Jim Carrey, Truman Show’daki performansı ile soluğumu kesti. Filme gelince (bu konuda sadece film hakkında uzun uzun yazacağım daha sonra); tam da belirttiğim gibi soluksuz izlenen bir başyapıt. Belki bir bağımsız sinema örneği değil ama fikrimce bir başyapıt. Yorum ve değerlendirme farkına gelince bu değerlendirmeler, bana ait ve beni bağlar dolayısıyla. Tabii ki bu filmi beğenmeyen bile olabilir; bu işin keyfi de burada zaten. İşin içinde insan varsa garanti yoktur. “Garanti arayanlar selvi ağaçlarının altına gitsinler” (Kara; bir zamanların müthiş dergisi). Sait Faik; hayatın içinden ve çok basit olayları anlatır. Hiç süslemeden hem de… Şaşarsınız kendi yaşadığınız kent sokaklarının, simitçinin bu kadar yalınlıkta anlatılmasına. Kendinizi bulursunuz hikâyelerde. Şaşkınlığınız da tam burada başlar. “Bunları gerçekten ben mi yaşadım?” diye sormadan edemezsiniz kendinize. İşte Usta’nın dehası burada gizlidir. Size sizi anlatır ama şaşırtır sizi. Bütün mesele burada; eğer bir şeyler anlatmaya niyetliyseniz, hangi araçla anlatırsanız anlatın, ammeye yönelik yapıyorsanız o işi anlaşılmaktan başka çareniz yok. Yoksa müzelik olursunuz ona göre.

Levent Kaçar

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x