Sibel Ünal Yazdı : Sır

SIR

“Çocukluk gökyüzü gibidir, başını her kaldırdığında görürsün”

Senden köşe bucak kaçırılan, kalın örtülere sarınarak özenle gizlenen o ‘sır’rı en nihayet öğrenirsin. O sır ki seni yoğurandır, sezgisel olarak nasıl davranman, nasıl konuşman, lokmayı nasıl çiğnemen gerektiğini çoktan bildiğin; genetiğine çoktan işlemiş olandır. İçine yerleştirilmiş ve senin sorgusuz sualsiz bilmeden kabul ettiğin söze dökülmeyendir. Ana’dan öğrendiğin ilk hecedir.

Ne yapıp ne edip öğrenirsin o sırrı. İşte o zaman, içten dışa taşan, dilden kayıp havaya karışan mistik, ince sözcüklere anlam verebilirsin. O zaman, taze bir yaprak gibi kıvrılarak göğe açılan ellerin tapınışını, tılsımlı kelamların mânâsını yerli yerine oturtabilirsin. Ergenliğin sınırını henüz aşmışsındır. Derken, geriye doğru çağrışımlar sökün eder. Oltanın ucuna vuran balığı yakaladığın an ki gibi sevinçle dolar için. Ve geçmişin düğümleri, açılmaya başlar bir bir.

İlk hatırladığın, hasta yatağında kan-ter içinde kıvranan çocuk bedenindir. Ateşler içinde sayıklıyorsun. Annen takılır göz ucuna. Eli alnında, arada bir yoklayıp geri çekilir. Çaresizce. Ana Fatma’ya seslenir. Elindeki teberiki* öpüp alnına götürür, sonra usulca koynuna yerleştirir onu.

O mübarek eylemlerin/kutsal sözlerin kaynağını düşünürsün. Tam olarak bilmezsin gene de. Bu yakarışlar, ne madam Liza’nın açık kapısından balkona taşan İbrani dilinin tekdüze tınısına benzer ne de Hamidiye camiinden beş vakit okunan ezanın sesine. Annenin diline büyülü kelamlarla düşen o şeyler öylesine sırlıdır ki… Nereye koyacağını bilemezsin. Has bir membaıdan, ta ilk ana’dan, Güruh u Naciye’den geldiğini çok sonra öğrenirsin.

Bu anımsayışları anlamlandıran başka şeyler de düşer zihnine; mesela büyüklerinin başkalarına benzemeyen tutumları, aykırı, bağıntısız, engelsiz söylemleri. Hepsi gelip aynı noktada, ‘sır’da düğümlenir. Ötekinin bakışında ‘başkalıkla itham’ edildiğin şeydir aslında sır.  Sana oradan yansıyarak gelen, farklılığını bağıran sestir. Bütün ergenlik hikâyen o dışlanmışlıkla örülüdür; sokakta, çarşıda, iskelede, yolda, sınıfta. … Ve sırf o yargılayan bakıştan kurtulmak için hiç anlamadığın Arapça duaları ezberlersin ve bunun baskısıyla sabahlarsın. Çünkü ertesi gün sınıfta üstüne dikilecek kuşkulu gözlerin cenderesini başka türlü kıramayacağını bilirsin. Bilirsin öğretmenin gene öyle ısrarla bakacağını ve kimseye sormadığı soruları sana yönelteceğini, ‘hımm!’ diyen kinayeli ünlemiyle yüzünün kızaracağını. Nereli olduğunla başlayan, şüphe uyandıran/ üstü kapalı imalı sözlerin ucunun taa nerelere gidebileceğini.

Bu baskı ve yaratılan kendilik algısı o yaşta ruhunda çalkantılara dönüşür. Giderek kendine biçtiğin değerden yitimler olur. Küsersin hatta kendine.

O yaşta ‘öteki’ olmanın ağırlığını kaldıramazsın. Bu ‘genele’ benzemezlik hali, kimliğinle ilgili sancı, tam da olmaması gereken bir döneme rastlamıştır. Bunalımın sınırında dolaşırsın. Öyle ki ergenlik denilen baş belası şey bir türlü geçmek bilmez. Aynaya her baktığında onların gözüyle bakarsın kendine. Bir ‘çirkini’ görürsün o saydam yüzeyde. Çirkin olan yüzün, bedenin, gözlerin değildir, kimliğinin bütünüdür aslında.

Üstüne yapışan, gözlerinin kuyusuna dek işleyen ‘ötekililiği’ gizlendiği yerden çekip çıkarmak, bedeninden-ruhundan arındırmak istersin. Ama boşuna.

Ne ki büyüklerinin de bir ‘ötekisi’ vardır.  Onlara karışmaman yönünde seni sırlı konuşmalarla büyülemişlerdir zaten. Hem de açık etmeyen, mecazlı sözlerle. Bu iki taraflı ‘öteki’ dili çözmekle geçer o yılların; arada ve sıkışık olarak.

Yaşadığın evin/ocağın duvarlarıyla çevrilisin. O duvarlar içeriyle dışarının sınırını çizerler. Eşiğin sınırıdır bu. İlk ders; evden çıkmadan- eşiğin sınırını aşmadan- önce, içerideki her şeyden soyunmanın gerektiğidir! Öze dair içine işlenen onca bilgiyi/öğretiyi orada bırakıp öyle çıkabilirsin ancak. Büyüklerin ‘tabu’su, yasasıdır bu. Benzemezliğin genç ruhunda yeni yeni yaralar açacağını deneylemişlerdir çoktan. Hiç kuşkusuz yaban sözler de değildir bu sözler, hakikati mimlerler.  Öyle ya! Okulda yüksek sesle okuduğun kitaptaki düşman senin atandır. Kıydıklarıyla övündükleri senin babaların/seyitlerin/dedelerindir. Temizlenmesi gereken ‘çıbanbaşları’ dedikleri senin soyundur. Baba/kız tanımazlar/ mum söndü yaparlar, denilerek dil uzatılan senin namusundur.

O yüzdendir ki eşiğin sınırını geçerken içerdekinden bütünüyle soyunman gerektiğine artık sen de inanırsın. Hem de her şeyden sıyrılarak! Üryan!

‘Eline, diline, beline’  bağlı kalmak ama dışarıyla da uyumlu olmak! Uzlaşman gereken bir dış dünya var çünkü. Her seferinde bozup yeniden kurduğun cümleler gibi önüne dizilirler. İki benzemeyeni yan yana getirmek, iç içe geçirmek anlamsız görünse de. Zorunlusundur buna.

Ortadan bölünürsün böylece. Kaçarsın. Nafile! Ne sırrına ulaştığın, keşfettiğin şeyden kurtulabilirsin ne de kendini sana sürekli olarak dayatan, seni yutmaya hazır ötekinden.

‘Araf’ta salınır durursun öyle.

Düşünürsün . Arada kendine bakarsın. Gerçekte kimim ben? Sonunda anlarsın ki, onca çaba gösterip öğrenmeye can attığın o ‘sır’rın kendisisin! O, ruhunda, bedeninde, zihnindedir!  Şimdi çekice uzanın, sıkıca kavrayın onu. Vurun nerem rast gelirse. Heykeltıraş inceliğine gerek yok. Ama unutmayın; siz kırdıkça altında yeni bir ruh, canlı bir beden, parlak bir zihin çıkacak!  Hadi, sertçe vurun.

 

*Teberek: Anadolu’daki bazı inançlarda kutsallığına inanılan toprak.

 

Sibel ÜNAL/21.02.2020

Haber Etiketleri
Yazılmış yorum yok

Yorum Bırakınız