Ne kadar çok cana değerseniz
O kadar çok büyür elleriniz, yüreğiniz
Ve insani güzelliğiniz.
Ne biriktirdiğinizdir zenginliğiniz.
Ya “ben” kabuğunuzda zenginsiniz
Ya da evrensel bir kardeşleşmede
Tüm hücrelerinizle büyük bir ailesiniz.
Ya karıncayla bile arkadaşsınız
Ya da yanılsamalı bir çoklukta yalnızsınız…
Giriş
İki yıl önce yürürlüğe giren ve kamuoyunda “katliam yasası” olarak anılan düzenleme, sokak hayvanları meselesini Türkiye’nin en yoğun toplumsal tartışmalarından biri hâline getirdi. Bu süreçte hayvanların yaşam hakkı, belediyelerin sorumlulukları, barınakların koşulları, güvenlik tartışmaları ve uygulamanın sonuçları üzerine farklı değerlendirmeler yapıldı. Ancak yaşanan sorun, yalnızca hayvanlara yönelik politikalarla sınırlı bir konu değildir. Bu mesele, kentlerin nasıl kurulduğunu, doğayla kurulan ilişkinin hangi temeller üzerinde yükseldiğini ve insan dışındaki yaşam biçimlerinin hangi değer ölçüleriyle değerlendirildiğini gösteren daha geniş bir toplumsal sorundur.
Sokakta yaşayan hayvanların varlığı kendiliğinden ortaya çıkmış bir “kent problemi” değildir. Bu durum; plansız büyüyen şehirler, daralan yaşam alanları, terk edilen hayvanlar ve uzun yıllar çözülemeyen kısırlaştırma politikaları gibi toplumsal süreçlerin sonucudur.
Bir canlıyı “fazlalık”, “tehdit” ya da “çözülmesi gereken bir sorun” olarak tanımlamak, yalnızca o canlıya ilişkin bir yaklaşım değildir. Bu tanımlar, hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü ve hangi yaşamların daha kolay gözden çıkarılabildiği konusunda daha geniş bir toplumsal anlayışı yansıtır.
Çıkarılan yasa ve devamında gündeme gelen pratikler, insanın dünya içindeki konumunu ve diğer canlılarla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektirir. Doğa, insan ihtiyaçları sınırlılığında değerlendirilecek bir kaynak mıdır, yoksa insanın da parçası olduğu daha geniş bir yaşam bütününün unsuru mudur? Bu soru etik bir tartışmanın ötesinde, aynı zamanda sınıfsal, ekolojik ve siyasal bir nitelik taşır. Çünkü bir toplumun hangi yaşam biçimlerine alan açtığı ve ortak yaşamı nasıl kurduğu, onun örgütlenme biçimiyle yakından ilişkilidir.
Karl Marx’ın doğa ve emek ilişkisine dair çözümlemeleri, insanın doğadan bağımsız bir varlık olmadığını gösterir. Kapitalist üretim biçimi ise bu ilişkiyi dönüştürerek doğayı giderek daha fazla kullanım ve birikim süreçlerinin nesnesi hâline getirir.
Kentlerde sokakta yaşayan hayvanların varlığı, bu tarihsel kopuşun kentlerde görünen biçimlerinden biridir. Kentler, ekonomik faaliyetlerin öncelendiği alanlar olarak düzenlendiğinde, insan dışındaki yaşam biçimleri giderek daha kırılgan hâle gelir.
Bu nedenle sokak hayvanlarına yönelik dışlama ve şiddet, hayvanların yaşadığı bir sorunun ötesinde, kapitalist kentin işleyişini görünür kılan toplumsal bir olgudur. Aynı zamanda bu mesele, kapitalist kentin nasıl örgütlendiğini, doğayla kurulan ilişkinin nasıl dönüştüğünü ve insanın kendisi dışındaki yaşamlarla nasıl bir bağ kurduğunu anlamaya imkân veren önemli bir toplumsal göstergedir.
1. Kapitalist Kentin Görünmeyen Sakinleri
Bir kentin sokaklarında kimlerin görünür, kimlerin görünmez olduğu, o kentin nasıl bir toplumsal anlayışla kurulduğunu gösterir. Kentler binalardan, yollardan ve ekonomik faaliyetlerden ibaret değildir; farklı yaşam biçimlerinin karşılaştığı ve güç ilişkilerinin şekillendiği toplumsal alanlardır. Kentlerde sokakta yaşayan hayvanların varlığı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Temel soru, kentsel alanların hangi yaşam biçimlerine yer açtığı ve hangilerini düzenin dışında bıraktığıdır.
Kapitalist kent, büyük ölçüde ekonomik değer üretme kapasitesi üzerinden biçimlenir. Mekânlar sermaye hareketleri, üretim ilişkileri ve tüketim ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenirken, ekonomik karşılığı sınırlı görülen ya da mevcut düzene uymayan yaşam biçimleri kolaylıkla sorun olarak tanımlanabilir.
Henri Lefebvre’in kent hakkı yaklaşımı, kentin yalnızca planlanan bir fiziksel alan olmadığını; toplumsal ilişkilerin üretildiği ortak bir yaşam alanı olduğunu gösterir. Kentin kimlerle paylaşılacağı ve hangi yaşam biçimlerinin kabul göreceği, toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir.
Sokak hayvanlarının konumu bu soruyu görünür kılar. Aynı hayvan, özel mülkiyet alanında yaşadığında sevilen bir canlı olarak görülürken, kamusal alanda yaşadığında düzensizlik ya da tehdit olarak değerlendirilebilmektedir. Değişen, hayvanın kendisi değil, onun toplumsal konumudur.
Sokak hayvanlarının yoğun olarak bulunduğu bölgeler kentsel eşitsizliklerden bağımsız değildir. Altyapı sorunları, düzensiz yapılaşma ve kamusal hizmet eksiklikleri, hem insanların hem de hayvanların yaşam koşullarını zorlaştırır. Yıllar boyunca çözülemeyen terk edilme ve kısırlaştırma sorunlarının sonuçlarının doğrudan hayvanların varlığına bağlanması, neden ile sonucun birbirinden kopmasına yol açar.
David Harvey’in kentlerin sermaye birikimi süreçleriyle şekillendiğine ilişkin çözümlemeleri, mekânın tarafsız olmadığını gösterir. Kent alanları belirli çıkarların ve güç ilişkilerinin etkisi altında biçimlenir. Sokak hayvanları meselesinin sınıfsal boyutu da burada ortaya çıkar. Mesele, ekonomik farklılıklardan ibaret değildir; asıl soru, hangi yaşamların değerli kabul edildiğidir.
2. Metabolik Yarılma: Kentte Görünür Hâle Gelen Ekolojik Kopuş
Sokak hayvanları meselesi, insanın doğayla kurduğu ilişkinin kentlerde görünen sonuçlarından biridir. Bu nedenle konu, hayvanlara ilişkin politikalarla sınırlı değildir; insanın yaşam alanlarını nasıl dönüştürdüğü ve diğer canlılarla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğiyle de ilgilidir.
Kapitalist üretim biçimi, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi köklü biçimde dönüştürmüştür. Doğa, kendi içsel ilişkileri olan bir yaşam bütünü olmaktan çıkarılarak giderek daha fazla üretim ve birikim süreçlerinin nesnesi hâline getirilmiştir. Toprak, su, ormanlar ve diğer canlılar çoğu zaman kendi varlıklarıyla değil, ekonomik değerleri üzerinden değerlendirilmiştir.
Marx, insan ile doğa arasındaki ilişkinin emek süreci aracılığıyla kurulduğunu ortaya koyarken, insanın doğanın dışında duran bağımsız bir varlık olmadığını göstermiştir. İnsan yaşamını sürdürebilmek için doğayla sürekli bir madde alışverişi içindedir. Kapitalist üretim ise bu ilişkinin dengesini bozarak insan ile doğa arasındaki karşılıklı bağı zayıflatır.
Metabolik yarılma kavramı bu noktada önem kazanır. Temelleri Marx’ın doğa ve toplum ilişkisine dair çözümlemelerinde bulunan bu yaklaşım, kapitalist üretim biçiminin insan ile doğa arasındaki madde alışverişini nasıl bozduğunu açıklar. John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi: Materyalizm ve Doğa adlı çalışmasında Marx’ın doğaya ilişkin düşüncelerinin uzun süre göz ardı edilen yönlerini yeniden değerlendirerek, bu yaklaşımın kapitalist üretimin yarattığı ekolojik tahribatı anlamak açısından merkezi bir öneme sahip olduğunu ortaya koyar. Foster’a göre metabolik yarılma, yalnızca toprağın verimliliğinin azalması ya da doğal kaynakların tükenmesi değil, insan toplumunun doğanın yeniden üretim süreçlerinden giderek kopmasıdır. Kapitalizm, doğanın döngülerini sermaye birikiminin mantığına tabi kıldıkça, insan ile doğa arasındaki karşılıklı metabolizma da bozulur. Bu nedenle ekolojik kriz, yalnızca çevresel bir sorun değil; kapitalist üretim tarzının yapısal bir sonucudur.
Foster‘ın ifadesiyle, kapitalizm “insan ile doğa arasındaki metabolik etkileşimde onarılamaz bir yarılma” üretme eğilimindedir. Bu yarılma yalnızca üretim süreçlerini değil, yaşamın ekolojik bütünlüğünü de zedeler
Sorun, doğal kaynakların tükenmesiyle sınırlı değildir. Daha derindeki mesele, insanın kendisini yaşam bütününün dışında konumlandırmaya başlamasıdır. Doğa, insan karşısında duran sınırsız bir alan olarak görüldüğünde, diğer canlıların varlığı da daha kolay araçsallaştırılır.
Sokak hayvanlarının kentlerdeki durumu bu kopuşun gündelik görünümlerinden biridir. Kentler genişlerken doğal alanlar daralır, yaşam bölgeleri parçalanır ve insan faaliyetleri tarafından belirlenen çevrelerde var olmaya çalışan canlılar ortaya çıkar.
Bir parkta, boş bir arazide ya da apartmanların çevresinde yaşayan bir hayvanın hikâyesi yalnızca o hayvanın yaşam mücadelesi değildir. Aynı zamanda kentleşmenin doğayla kurduğu ilişkinin sonucudur. Azalan yeşil alanlar, parçalanan yaşam alanları ve insan faaliyetlerinin genişleyen sınırları, diğer canlıların yaşam koşullarını belirler.
Friedrich Engels, insanın doğa üzerindeki etkisinin sınırsız olmadığını ve doğanın kendi yasaları bulunduğunu vurgulamıştı. İnsan, doğayı dönüştürürken kendi yaşam koşullarını da dönüştürür. Doğaya yönelik müdahalelerin sonuçları, sonunda toplumsal hayatın içinde görünür hâle gelir.
Jason W. Moore, kapitalizmin doğayı toplumun dışında duran bir alan olarak değil, sermaye birikiminin parçası olarak örgütlediğini savunur. Bu yaklaşım, ekonomik ilişkiler ile ekolojik süreçlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösterir.
Metabolik yarılma kavramı, bu nedenle sokak hayvanları tartışmasına önemli bir katkı sunar. Mesele birkaç hayvanın kent içinde nasıl bir yere sahip olacağı değildir. Daha derindeki soru, insanın kendisini doğadan ayrı ve üstün bir konuma yerleştirip yerleştirmediği; doğayla ve kendisi dışındaki yaşamlarla nasıl bir ilişki kurduğudur.
3. Yaşamın Siyaseti: Devlet, Güvenlik ve Görünmezleştirilen Canlılar
Bir toplumun sorunlarla nasıl karşılaştığı, yalnızca uyguladığı politikaları değil, hangi değerleri temel aldığını da gösterir. Bir sorunun nedenlerini araştırmak, uzun vadeli çözümler geliştirmek ve farklı yaşam biçimleri arasındaki ilişkiyi gözetmek siyasal bir tercihtir. Başka bir yaklaşım ise sorunu, görünür sonucunu ortadan kaldırarak ele almaya yönelir.
Mevcut tartışma ve saflaşmada bu iki yaklaşım arasındaki fark belirginleşir. Bir tarafta kısırlaştırma, veterinerlik hizmetleri, sahiplendirme, terk edilmenin önlenmesi ve kamusal sorumluluk gibi araçlara dayanan bir anlayış vardır. Diğer tarafta ise yıllar içinde biriken yapısal sorunların nedenleriyle yüzleşmek yerine, ortaya çıkan sonucun hedef alınması bulunur.
Bu durum, hayvanlara ilişkin bir tartışmanın ötesindedir. Aynı zamanda siyasal iktidarın yaşamla kurduğu ilişkinin niteliğiyle ilgilidir. Michel Foucault’nun biyopolitika kavramı, modern iktidarın yalnızca yasaklayan veya cezalandıran bir yapı olmadığını; nüfusları, bedenleri ve yaşam süreçlerini belirli düzenlemeler aracılığıyla biçimlendiren bir mekanizma olarak da işlediğini gösterir.
Sokak hayvanları meselesi bu açıdan, modern toplumların hangi yaşam biçimlerini koruma alanına aldığı ve hangilerini daha kırılgan bıraktığı sorusunu gündeme getirir. İnsan dışındaki canlılar, siyasal ve hukuki süreçlerde kendi iradilerini temsil edemedikleri için karar mekanizmalarında daha savunmasız bir konumda bulunur.
Güvenlik tartışması da bu çerçevede ele alınmalıdır. İnsanların güvenli ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı önemlidir. Ancak güvenlik kavramı, başka canlıların varlığını bütünüyle tehdit olarak tanımlamaya başladığında, sorunun nedenlerini anlamaktan uzaklaşır.
Sokak hayvanlarıyla ilgili sorunların önemli bir bölümü hayvanların varlığından değil; plansız kentleşme, terk edilme, yetersiz kısırlaştırma çalışmaları ve süreklilik göstermeyen kamusal uygulamalardan kaynaklanır. Bu nedenle kalıcı çözüm, yaşamı ortadan kaldırmaya değil, sorunu ortaya çıkaran koşulları dönüştürmeye dayanır.
Giorgio Agamben’ın “çıplak hayat” kavramı, siyasal düzenlerin bazı yaşamları daha korunmasız hâle getirebilme biçimlerini tartışır. Kavram doğrudan hayvan meselesi için geliştirilmemiş olsa da hangi yaşamların daha az değerli kabul edilebildiğini ve hangi varlıkların siyasal koruma alanının dışında kalabildiğini düşünmek için önemli bir çerçeve sunar.
Kamusal politikaların niteliği, yalnızca güçlü olanların ihtiyaçlarını karşılamakla değil; korunma ve temsil imkânı sınırlı olan yaşamlarla kurduğu ilişkiyle de değerlendirilir. Mevcut sorun, bu nedenle yalnızca bir uygulama tartışması değil, toplumun yaşam karşısındaki siyasal ve ahlaki tutumunu görünür kılan bir alandır.
4. Türcülük, Değer ve Ahlaki Sınırlar: İnsan Merkezli Dünyanın Eleştirisi
İnsanların hayvanlarla kurduğu ilişki, önemli çelişkiler taşır. Aynı canlı, farklı koşullarda farklı anlamlar kazanabilir. Değişen çoğu zaman hayvanın kendisi değil, ona yüklenen toplumsal anlamdır. Bir canlının değeri; insanla kurduğu ilişkiye, sağladığı faydaya veya insan düzenine uygunluğuna göre belirlendiğinde, yaşamın değeri insan merkezli ölçütlere bağlanmış olur.
Peter Singer, “türcülük” kavramıyla insan türünün diğer canlıların çıkarlarını yalnızca farklı bir türe ait oldukları gerekçesiyle daha değersiz kabul etmesini eleştirmiştir. Singer’ın temel sorusu, acı çekebilen ve yaşamını sürdürme isteğine sahip canlıların çıkarlarının hangi gerekçeyle göz ardı edilebileceğidir.
Türcülük tartışması, sokak hayvanları meselesinin etik boyutunu anlamak açısından önemlidir. Buradaki temel soru, hayvanları sevip sevmemek değil; insanın kendisi dışındaki yaşam biçimlerine hangi ölçütlerle değer verdiğidir.
İnsan merkezli dünya görüşünde doğa ve diğer canlılar çoğunlukla insan ihtiyaçları üzerinden değerlendirilir. Korunmaya değer görülen yaşam biçimleri genellikle insana yakın, yararlı ya da ekonomik karşılığı bulunanlardır. Bu ölçütlerin dışında kalan canlılar ise daha kırılgan hâle gelir.
Jacques Derrida, insan ile hayvan arasındaki kesin ayrımların sorgulanması gerektiğini savunurken, hayvanlarla kurulan ilişkinin aslında insanın kendisini nasıl tanımladığıyla bağlantılı olduğunu göstermiştir. Hayvan meselesi, yalnızca hayvanlara nasıl davranıldığını değil; insanın kendisini dünyanın merkezine yerleştirip yerleştirmediğini de ortaya çıkarır.
Sokak hayvanları tartışmasında bu ayrım açık biçimde görülür. Bir hayvan, insanın belirlediği sınırlar içinde yaşadığında kabul görebilir; bu sınırların dışına çıktığında ise sorun olarak tanımlanabilir. Böylece yaşamın değeri, canlılığın kendisinden çok insan düzenine uygunluk üzerinden belirlenir.
Sokakta yaşayan bir hayvan, insanla kurduğu ilişkinin biçimi nedeniyle daha az değerli hâle gelmez. Onun yaşamı, insanın ona yüklediği anlamdan bağımsız bir değere sahiptir. Bu durum, hayvanlara ilişkin tartışmanın ötesine geçerek insanın kendi ahlaki sınırlarını nasıl belirlediğini gösterir.
Bir toplumun adalet anlayışı, yalnızca güçlü olanların haklarını koruma biçimiyle değil; kendisini savunamayan yaşam biçimleri karşısındaki tutumuyla da ortaya çıkar. Bu nedenle sokak hayvanları meselesi yalnızca bireysel tutumların ya da hayvanlara yönelik davranışların konusu değildir; aynı zamanda toplumun nasıl bir ortak yaşam düzeni kurmak istediğiyle ilgili daha geniş bir sorudur.
5. Başka Bir Toplum Tasavvuru ve Birlikte Yaşam
Bugün yaşanmakta olan tartışma, tek bir düzenlemenin ya da belirli bir dönemin tartışmasının ötesinde, bir toplumun yaşam karşısındaki tutumunu görünür kılar. Bu meselede ortaya çıkan tercih, yalnızca hayvanların geleceğini değil; kentlerin nasıl kurulacağını, doğayla nasıl bir ilişki geliştirileceğini ve insanın kendisini yaşam bütününün neresinde gördüğünü de belirler.
Kapitalist toplumlarda ilerleme çoğu zaman üretim kapasitesi, ekonomik büyüme ve teknolojik gelişme üzerinden değerlendirilir. Ancak bir toplumun niteliği, yalnızca ne kadar ürettiğiyle değil; ürettiği dünyada hangi yaşam biçimlerine yer açtığıyla da ilgilidir. İnsan merkezli bir gelişme anlayışı, zaman içinde hem ekolojik sorunları hem de ortak yaşam alanlarının daralmasını beraberinde getirmiştir.
Sokak hayvanları tartışması bu nedenle daha temel bir soruyu gündeme getirir: İnsan, kurduğu düzen içinde kendisinden farklı olan yaşam biçimlerine ne kadar alan açabilir? Bu soru, hayvanlara yönelik tutumun ötesinde, doğayla, kentle ve diğer canlılarla kurulan ilişkinin niteliğini de kapsar.
Birlikte yaşamak, bütün canlıların aynı koşullara sahip olması anlamına gelmez. İnsanların güvenliği, sağlığı ve yaşam kalitesi elbette önemlidir. Ancak bu ihtiyaçların karşılanması, başka canlıların varlığını bütünüyle değersizleştiren bir anlayışa dayanmak zorunda değildir. Asıl mesele, çatışmaları azaltacak ve farklı yaşamların varlığını mümkün kılacak koşulları oluşturabilmektir.
Çıkarılan söz konusu yasa, toplumların güçsüz olanlarla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Kendini savunma imkânı sınırlı olan yaşamlar karşısındaki tutum, yalnızca merhametle değil; adalet, sorumluluk ve etik anlayışıyla ilgilidir. Bir toplumun değerleri, yalnızca güçlülerin haklarını nasıl koruduğuyla değil, korunmaya en az imkânı olanlara nasıl yaklaştığıyla da ortaya çıkar.
İnsanın doğayla ilişkisini yeniden düşünmesi, sadece çevre politikaları açısından değil, toplumsal yaşamın geleceği açısından da önem taşır. Yaşamı salt fayda, kullanım veya ekonomik değer üzerinden değerlendiren anlayış değişmeden, daha kapsayıcı bir ortak yaşam fikri geliştirmek zordur.
Sonuç olarak, sokak hayvanları meselesinin bize yönelttiği temel soru şudur: Nasıl bir dünya kurmak istiyoruz? Bu soruya verilen cevap, yalnızca hayvanların değil; insanın kendi geleceğinin de nasıl şekilleneceğini belirleyecektir.












