Taşrada 70’li yıllarda gençliğin devrimcileşmesinde öğretmenlerin payı çok büyüktü. Bu solcu öğretmenler, örgütleri önce TÖS ve kapatıldıktan sonra da hemen TÖB-DER’in yönlendiriciliğinde Türkiye’de âdeta birer ışık taşıyıcılarıydılar.
Ülkede rüzgâr soldan yana estiği ve sol giderek kitleselleştiği için iktidar söylemiyle, icraatıyla öğretmenleri itibarsızlaştıramamıştı. Köylerdeki öğretmenler ise gericiliğe karşı çok önemli bir direnç noktasıydı. Toplumda öğretmenlere saygı sadece demokrat kesimde değildi. Solcu ve CHP’li aileler dışındaki aileler de ister AP’li, ister diğer sağcı-muhafazakâr partilerden olsunlar öğretmenlere saygılı ve itibarlı davranırlardı.
Çünkü o yıllarda ebeveynler nezdinde çocuklarının okuyup adam olacağına dair inanç yüksekti. Esnaf kesiminde ise özellikle babalar, çocuklarını okutarak-söylemeseler de-sınıf atlatmayı hesaplarlardı. Dolayısıyla esnaf ailelerindeki bu bakış açısı tüm aileye sirayet ederdi. Bu sirayetin devamında bir gözlemim de şu olmuştu: bu ailelerin çocukları karşılarında konuşan insanın hayatında nasıl davrandığına bakarlardı. Bu izleme, bende olduğu gibi esnaf çocuklarının çoğunda vardı. Esnaflıkla, tüccarlıkla ticaretle uğraşan ailelerin çocuklarının hayata hazırlanmak ve intibak etmek açısından bu vb. huylarından dolayı memur ailelerin çocuklarına göre daha avantajlı olduklarını düşünürüm. Yani, kurallarla hayata hazırlanmak değil, hayatın kurallarıyla hazırlanmak daha doğru gelir bana hep.
Öğretmenleri ve anlattıklarını benimseme meselesinde özellikle babaları sağcı-muhafazakâr partilerin destekçisi olan öğrencilerin işi daha zordu. Çünkü, o çocuklar evdeki ideolojik bombardımana ve yılların kemikleşmesine hem karşı koyacak ve sola karşı önyargılarını hiç olmazsa nötralize edip, beyninde solun yeni fikirleri için yeni alanlar açacaktılar. Bunu nereden biliyorum? Biliyorum, çünkü esnaf babam gençliğinde DP, 27 Mayıs darbesinin sonrasında da AP’liydi. Bağnaz bir adam değildi. Yemesini, içmesini bilen, hatta âlemci denebilecek renkli bir hayatı olan biri olduğu hâlde yıllarca kendisi gibi çocukları da hâliyle aynı çatı altında sağ kodlamalarla büyümüştü. Bu meşakkatli süreçten gelip de solcu olan gençlere hep içten bir sempati duymuşluğum vardır. Onların ışığa ulaşmaları daha zor olmuş ve kendi çabalarının sonucu ailenin karşı cephesindeki fikri benimsemiş olmaları, o fikrin değerini daha çok bilecekleri hissi verir bana o yıllardan beri.
***
1975 yılında Samsun 19 Mayıs Lisesi’ne başladım. Eğitimi o yıllarda çok kaliteli bir lise ve bizim öğrenciliğimiz de aynı kaliteydi! O zamanlar, sınıfların şimdiki gibi yarısından çoğu ailelerin markajıyla ittirmeli takdir almıyor, hak eden alıyordu. Biz de o sınıftanız! Zira, babamın içinden yaptığı bir sınıf atlatma hesabı var! Adam ne yapsın? Ortaokula, liseye, üniversiteye başlarken elindeki tek per’i tak diye masaya sürüyor: Donumu satar okuturum! Bu restten sonra nasıl okumam! Bu don meselesi memlekette de çok mühim! 27 Mayıs’ın Yassıada Yargılamaları’ndaki davalardan biri de külot davası idi, hatırlayalım!
***
Samsun ülkede küçümsenecek bir şehir değil. Liseye başladıktan bir yıl sonra Samsun merkezli olmak üzere o meşhur Karadeniz Dev-Genç açıldı. Geç oldu ama söyleyeyim: Karadeniz Dev-Genç’in halkla ilişkileri eksikti veya dernek tok satıcıydı! Bizim lisedeki gruba çok çalışkan bunlar inek olurlar diye mi ne kimse dernekten gelip musallat olmadı! Biz dört arkadaş kendi ayaklarımızla İstasyon’daki o iki katlı uzun, şehirdeki solun Kâbe’sine gittik.
Hani bir pişmanlığımız yok da bizim öğrenciliğimizin kalitesi, benzinli otomobile gaz bağlatmak durumuna dönüştü! Bu performans düşüklüğünün sebebi zekâmızdaki bir yetersizlikten değil, MEB’in müfredatına paralel olarak ve zaman olarak da daha çok vakit ayırdığımız derneğin müfredatı idi! Tabii, biz derneğe kalbimizi açtık ama dernekçiler de uyanık; onlar da bizi izleyip, becerilerimize göre bize iş veriyorlar; kimimiz yazılamaya, kimimiz gazete satmaya, kimimiz gözcülüğe falan…
İşte, lisedeyken böylelikle eylemlilik katsayısının yükseldiği günlerden birinde, yine devrim adına bir sosyal faaliyet sonrası, Kefeli İlkokulu’nun arkasında olan evlerine sınıf arkadaşımız Petek bizim grubu davet etti. Petek’in ağabeyi Korkut’la daha sonra Eskişehir’de o üniversite okurken tanıştım.
Bu davet üzerine birkaç arkadaş Peteklere gittik. Petek, annesi ve babasıyla tanıştırdı bizi. Salonda oturduk. Annesi çay demledi bize hemencecik. Babası fazla konuşmadı. Abdullah Amca sonra bizim hareketin 1979’da Antalya’dan bağımsız senatör adayı olunca, kendi kendime mırıldanmıştım sağlam adammış, diye. Evin salonundan aklımda kalan kitaplıktı. Kitapların isimlerini hatırlamıyorum ama o yıllarda devletin sol kültüre ve kültür araçlarına hücümu tam azgınlaşmadığından sanırım devrim müktesebatına ilişkin epeyce kitap diziliydi raflarda.
Petek’in annesi Nebahat Öğretmen tepside çaylarımızı getirip ikram etti hepimize. Çayın yanında bisküvi türü ikramlar da vardı. Petek, bizleri annesiyle tanıştırırken kurduğu cümlelerin arasına devrimciliğimizin yanı sıra aynı zamanda başarılı birer öğrenci olduğumuzu da sıkıştırmıştı. Bu sıkıştırmayla Nebahat Öğretmenin bizlere daha parlayan gözlerle baktığını hatırlıyorum. Eğitimcilerin gözünde öyleydi ama; hem başarılı öğrenci, hem devrimci namzeti; bundan iyisi Şam’da kayısı!
***
Bu eğitime önem verme husunda hatırladığım bir benzer anektodu da yazayım hazır yeri gelmişken: Samsun’da Mecidiye caddesinde faşistlerle ilk büyük sopalı kavga çıkmıştı. Biz de AS-DER’in bahçesinden elimize kaptıklarımızla gittik kavgaya ve yaklaşık on kişiyi polis Irmak Karakolu’na götürmüştü. Gecelerken karakolda bir ara savcı İsmail E. geldi, polislerden olayla ve bizlerle ilgili bilgi aldı. O zamanlar yaş ve bünye icâbı içlerinde ben bayağı tıfılım. Savcı, odasına beni çağırıp derslerimi ve notlarımı sorunca patladı birden: Takdirnameli öğrencisin, ne arıyorsun bunların arasında! Ben de safça cevap vermiştim: Murat Abi de ODTÜ mezunu! Bu yanıtıma savcı dişlerini iyice bir sıktı. Sabahleyin bizleri mahkemeye çıkartıp salmışlardı…
***
Nebahat Öğretmenle bu kısacık anımı anlatmamın ana sebebini yazarak nokta koyayım: yazımın başlarında esnaf çocuklarının genellikle öğretmenlerin konuştuklarından ziyade yaptıklarına baktığını yazmıştım. İşte buydu Nebahat Öğretmenle olan bu anımı bana unutturmayan. Onun bize çay ve bisküvi ikram ederken ki hâli tavrı aynı kendi evlerimizdeki annelerimizin, ablalarımızın tavrı gibiydi. Bu içtenlikli davranışlar, cafcaflı birçok keskin cümleden daha çok benim fikren bulunduğum cenahta iyice yerleşmemi sağlamıştır. Söz unutulur, davranış kalır o davranışı görebilenlerin gözlerinde.
*Bu yazım Sidelya Yayınları’ndan yeni çıkan Nebahat Akın’a Armağan kitabında yer aldı.












