Pazartesi, Haziran 15, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

STAND BY ME ¹ PRENSES İLE DELİ UÇURTMA

Murat Utkucu by Murat Utkucu
01/06/2026
in Manşet Haberler, Öykü, Yazarlar
A A
0
STAND BY ME ¹ PRENSES İLE DELİ UÇURTMA
0
SHARES
601
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

O sabah videoyu sosyal medyada neden paylaştım? Bugün bile fikrim yok. Kıpır kıpır bir şarkıydı evet. Üstüne,  efsanevi Beatles üyesinin çılgın yorumu!  Sanırım klibin arka planına takılı kalmıştım asıl. John Lennon ile karısı Yoko Ono,  ilişkilerindeki eğlenceli anları filme almışlar,  videoyu hazırlayan üzerine “Stand by me” şarkısını monte ederek güzel bir iş çıkarmıştı.  Benimle kal diye çevrilse de şarkının gerçek anlamı başkaydı: “Yanımda dur” “Destek ol.”

Soru orada duruyor ama. Neden o sabah bu videoyu paylaşmak istedim. Ruhumun canlılığını cümle âleme göstermek için mi? Şarkı arşivimde saklı kalsın diye mi? O sırada anlık bir hevesle mi?  Kendimi iyi hissetmek için mi? Herhalde hepsi demek uygun olurdu lakin ağırlıklı cevap o klişede. Şu meşhur “Kâinata mesaj göndermek” hikâyesinde. Tabii kâinat dediğiniz gerçeğinden “birazcık” küçük! Sizi izleyen ya da şans eseri “stalk”larken görecek olan iki yüz kadar kadın erkek aslında. Doğrusu bunda ayıplanacak bir şey yok. Tanrı bile güzelliğini görmek için kâinatı yarattıysa siz de enerjinizi göstermek için bu tür coşkulu paylaşımlarla işaret verebilirsiniz. Lennon’u severim. Şarkıyı ayrıca. İkisini birden o kadar çok sevmişim ki mesela şu satırları yazarken portatif hoparlörden aynı ezgi yükseliyor ve bunca yıl sonra yüreğim yine pırpır ediyor. Hepsi bu değil ama. Bu şarkı ile o kadar tuhaf bir hikâyeye kapı aralandı ki hayatımda, hatırladıkça mahcubiyet dahil ilgili ilgisiz o kadar çok duyguyu aynı anda yaşıyorum ki halâ şaşırıyorum. Ne mi yaşandı? Zor olacak ama biri bunu anlatmalı.

Klip hakkında bir iki coşkulu cümle yazıp paylaştım facebook sayfamda.  Genelde ilgi çekmez. Herkesin müzik zevki farklı sonuçta. Sizde yarattığı etki bazen sadece size dairdir. Sizde kalır. Sahiden de öyle oldu. Sorun yok. Sevdim ben: Kâfi. Derken birkaç saat geçti geçmedi bir bildirim sesi!  Bir kadın uzun uzun anlatıyordu klipteki çifti. Herhalde arkadaş listesine yeni eklemiştim. Yüzü, profilinde yoktu. Tanımıyordum. Bıraktım merak etmeyi. Kimdir necidir demeden okumaya başladım.  Şaşırmıştım. Gizemli arkadaşım, hiç duymadığım bilgileri anlatmakla kalmıyor, Lennon- Ono aşkının, dünyaca ünlü pop grubunun tozunu nasıl attığına dair detayları açıklıyordu. John, bizim Yoko’ya meftun olduktan sonra işi gücü sermiş, grup arkadaşlarıyla papaz olmuş kısaca hayırsız çıkmıştı. Anlayacağınız Mrs.Yoko, Beatles’i bitiren kadın olarak tarihe geçmiş, John’u manipüle etmekle kalmamış adamcağıza nefes aldırmamış, aşkıyla üstüne çökmüştü. Tabii bu, diğer grup üyelerinin beyanı! Belki de ilişkide “Yoko Ono’lamak” ve “Yoko Ono Olmak” deyimlerini armağan eden de bizzat Beatles’ın kırgın ve öfkeli üyeleriydi. Kim bilir?

Yorumu okudum. Noktayı koyar koymaz iç sesim bir anda bana şunu söyledi: “Müzik üzerine bu kadar bilgili bir kadınla sakın bir ilişki yaşama! Hiçbir şey bilmiyorsun! Kötü hissedersin.” Bu cümle aklımda yankılanır yankılanmaz utanç içinde kendime şunu sordum. “Tanrı aşkına derdin ne senin? Sana yorum yazan ve hiç tanımadığın bir kadınla duygusal ilişki yaşama arzunu  -seviyesiz bir avam gibi- geçtim, durumu kritik edip bir de uzak dur diyorsun. Ve demenin sebebi daha korkunç: Çünkü konuya dair fikrin yok. Sorun yaşarsın!”. “Sana inanamıyorum Ömer. Sakın ha, bunu bir yerde anlatma! Kendini rezil-i rüsva etme!”

Hayatım boyunca hiçbir kadına DM denilen özelden yazmamış biri olarak kendimi anlayamıyordum. Kim olduğunu geçtim henüz fotoğrafına bile bakmadığım bir kadınla kuracağım duygusal yakınlık üzerine yorum yapmak! Benim gibi süper egonun baskısı altında ruhu amorf hale gelen biri için yıkıcı bir durumdu bu. “Ne var bunda yahu” diyecek esnek bir aklım ve hayat tecrübem de yoktu. Fena halde iki uçlu bir ahlak anlayışı içinde kendimi hırpalıyordum. Oysa insan dediğin her türden iyilik ve kötülük ile donanmış bir ruh ile cebelleşip durmaz mıydı hayatı boyunca. Ve aslında doğal olan da bu değil miydi belki? Benim için değildi. Aslında bu hikâyeyi benim için daha korkunç yapan bir de öncesi var: Bu olaydan üç yıl önce bir kız arkadaşımla film izlerken Stefan Zweig’in intihar ederek öldüğünü şimdi benden öğrendiğini söylemiş ve tam o anda içimde bir şeyler kopmuştu. Sevdiğimi düşündüğüm kadın nasıl bu kadar “hayatî” bir bilgiden mahrum olabilirdi. Hadi o bilmiyordu, peki ben orada ne arıyordum? Neyse ki ışıklar sönük olduğu için yüzümdeki değişimi fark etmemiş ve ben de sesimdeki kırılmayı bir şekilde saklayabilmiştim. Aslında şunu diyordum: Sevdiğim kadın Zweig’in ölüm sebebini bilmeliydi. İlişki önceliğim bu veri setiydi. Yoksa aşkın bir anlamı yoktu. Biliyordum. O kadar saçmaydı ki saçma kelimesi bile makul ve mantıklı kalıyordu yanında. Tamam, davul dengi dengine. Bu sınıfsal kültürel toplumsal düşünsel hatta memleketsel, -artık ne kadar “sel” varsa siz ekleyin- uyum önemliydi. Ama arkadaş, Zweig üzerinden kalpteki şalteri indirmek de nesi. Utanç verici bir andı.  Kendimi tanımadığımı o akşam anlayacaktım. “Kimim ben, içimde kim oturuyor?” Bu sorular dönüp durdu kafamda günlerce.

Bugün halâ nedenini çözmeye çalışıyorum. Cahil sıfatının yerli yersiz kullanımından nefret eden biri olarak içimde yarattığım bu cehalet heyulasıyla yüzleşmek! Ve kurtulmak için çabalamak. Halâ mücadele ediyorum. Belki de Bejan Hanım ile ilişkiye girmem kendime ilan ettiğim savaşın sonucu olacaktı. Kim bilir?

John Lennon yorumuna, General Süper Ego’nun uzak dur komutuna rağmen belki de negatif duygularımı hissettirmemek için eğlenceli bir yorum yazdım. Cevap verdi. Alt alta uzun yazışmalar ile tanışmış olduk. Sonra her postumun altına yorum yazmaya başladı. Ben ise sayfasından uzak duruyor ve kendime verdiğim emri yerine getirmeye çalışıyordum. Bejan, tek kelimeyle masallardaki Kafkas prensesleri kadar güzeldi. Aslında Kürt’tü ve Kafkasya dâhil Ön Asya gen havuzundan ne kadar güzellik varsa çekmiş kendini bir tanrıça olarak yaratmıştı. Manken olacakken şans eseri komünist bir örgütün yöneticisi olmuş, dediğine göre aslında hiçbir şey yapmadıkları halde belki de bunun için yedi yıl tutsak düşmüştü “Burjuva Devlet”in eline.” Çıktıktan sonra İTÜ’yü kazanıp iç mimar olarak mezun olmuştu. Ev denilen mezara ruh vermek onun işiydi. Böyle anlatacaktı sonraları. Tüm bu kişisel alanı, bilmiyordum elbette. Her zamanki gibi asla özelden ona mesaj atmayarak kamuya açık alanda konuşmaya devam ettik. O sıralarda küçük, döküntü bir ev almıştım. Tadilat işleri gerekiyordu. Ve bu konulardan hiç anlamıyordum. Bejan bu işleri de yapıyordu. Ondan yardım istemem makul ve mantıklı olandı. Ancak insan makul ve mantıklı bir canlı değil. Hem kendine hem dünyaya… Ona ne yazarsam yazayım ilişkiye davet, daha da kötüsü seviyesiz bir “yürüme” olarak anlaşılacaktı ki niyetim belki de buydu ama hiç hoşuma gitmiyordu. Yaptım. Nihayetinde yazdım ona. Ancak mesaj o kadar resmî, o kadar mesafeli, o kadar iş odaklıydı ki ancak bir devlet bir devlete özelden böyle bir mesaj atabilirdi. Satırlarımın sıcaklığı mutlak sıfıra yakındı.

“Bejan Hanım merhaba, size özelden yazdığım için lütfen bağışlayın. Detayları ancak buradan iletmem mümkündü. Hadsizlik olarak görmemenizi rica ediyorum. Vaktinizi almamak için hemen konuya giriyorum. Mimar olduğunuzu ve buna dair bir firmanızın bulunduğunu biliyorum. Mesleki alanınıza ilişkin sizden bir talepte bulunmak istiyorum. Şimdiden teşekkürlerimi kabul buyurun lütfen… “ cümleleriyle başlayıp olabilecek en sıkıcı tarzda devam ediyor ve nihayetinde  “Arz ederim, Saygılarımla” diyerek resmi mektup son nefesini veriyordu.

İlk gördüğünde mesajı çok korktuğunu söyleyecekti daha sonra. Diğer  “aç kurtlar” gibi olmamdan endişelenmişti. Yazana değer veriyor ve kaybetmek istemiyordu bu değeri. “Okuduktan sonra derin bir oh çektim. Hakkınızda yanılmamıştım. Bunun için size teşekkür ederim Sayın Temren.” derken gözlerindeki mavi kürenin yörüngesinde uçuyor olmanın mutluluğunu da ben yaşıyordum. Kıssadan hisse diplomatik dil iyidir.

O gönderiden sonra bu tür küçük işler yapmadıklarını ama bir arkadaşını yönlendireceğini ayrıca işle ilgileneceğini söyleyerek şarkının kehanetini gerçek kılacaktı. “Stand by me, yanımda ol”. Bu arada telefonda birbirimize siz diye hitap ediyoruz ben hızımı alamayıp “Sayın Turnam” diyorum. O hafif dalga geçerek “Sayiinn  Tiimrrinn” diyor amorf bir İstanbul ağzıyla. Sosyal medyada tanışan iki kişi değiliz de iki diplomat gibi takılıyoruz. Bir akşam beni aradı. Üç beş lafladıktan sonra “Buyrun” dedim bir konu var sanırım “Hayır” dedi “Sadece konuşmak için aradım. Sizinle sohbet etmek istiyorum” Heyecanlandım. Daha çok başlama vuruşunun kalp çarpıntısı. O gece sabaha kadar soluk almadan anlattık, anlattık. O kadar cümleyi nereden bulduk ne konuştuk hiç hatırlamıyorum. Ama gerek de yok zaten. Kayda alınsa bir sürü ipe sapa gelmez konuya kahkahalarla güldüğümüzü görürdük herhalde. Aşk 101: Gülüyorsanız hatta kalın!

Artık yol almak vakti gelmişti. Hafta içi sözleştik. Ben izinliydim. O da kapattı “dükkanı” buluştuk. Öğle üzeriydi. Siyasi geleneğimizden geçmişimizden şimdiki hallerimizden bahsettik. Benim gibi evlenmemişti hiç. Ailesinden ayrı yaşıyordu. Kalabalık bir ailede el üstünde tutulan ablaydı. Bir noktada konuşmalarımız tuhaflaştı. Dünya görüşlerimiz benziyordu ya asıl benzeyen üslubumuzdu. Ona Behice Boran’ın ellili yıllardaki makalelerini okudun mu diyorum? Gönül koyuyor. Ona göre saygısızlık bu soru. Bana Kıvılcımlı’nın teorileri hakkında bilgin var mı diye soruyor. Bu kez ben bozuluyorum. “Herhalde Bejan Hanım. O kadar da olsun artık.” Sanki bunları bilmek sabah kahvaltısında simit çay yapmak kadar rutin bir şeymiş gibi. Halâ hatırladıkça gülüyorum bu naif hallerimize. İyi geliyordu ilk zamanlar. Sonra anladım ki hayat gibi tükeniyormuş meğer bu tuhaflıklar da aşkın ömrü nihayete erdikçe.

O akşam heyecanla çarpan kalbim ona şu şiiri yazacaktı. Adını Bejan koydum. Dertsiz tasasız acısız anlamına geliyordu Kürtçe’de. Acıların üstüne çıkmış bir varlıktı sahiden. Zarafeti sükûneti ve güzelliğiyle başım dönmüştü. Şiir Bejan’ı tarif etmeye çalışıyor, pek de beceremiyordu.

Bejan

Konuşuyordu ve sesi kuyruklu yıldız ninnisiydi.

                                                      Buna eminim.

Oysa duyduğum sadece bir şarkıydı,  Kürt ezgisi,

        Asi rüzgarlarını saçlarıma üfleyen.

                                                          Yemin ederim.

Elini uzatıyor şimdi dokunmak için yüzüme

Lakin bir çember çiziyor havada zarif parmakları

Mutlak doğruyu sevmemiş hiç

Hayat vektörel değil! Seziyor.

         Ve saplanır doğrular, eti kesen bıçak gibi ruha.

                                                                   Kanatmışlar, biliyor

Eli yüzüme değdi ve şimdi gülüşünden akan nehir kalbime bükülüyor.

Hayır. Hiç hareket etmiyor.

Bir İon sütunu olmalı sulh ile oturan, sandalyede sakin

Peki, gördüğüm sisler içinde dans eden bu rakkase kim?

Gölün kıyısındayız ve siyah kanatlı bir kuğu susmadan anlatıyor uçma sevgisini bana

Kanatlarına dokundum.

          “Birlikte uçmak için vakit var daha!” dedi

                               Ve “Henüz kanatların yok. Olacak ama!”

Sana aşık değilim henüz dedim.

Güldü.

     Gülerken merhameti

                     avuç avuç yem serpti yalnız kuşlara

Ben de değilim dedi.

                  Dilersen bana şiir yaz sevinçli bir dolmakalemle,

                                                             İçindeki şarkı neymiş anla.

Yüzüne baktım

Bir Kafkas Prensesi bana bakıyordu.                   .

                    Ve mısralardan boşanırcasına masumiyet yağıyordu.

                                                                         Nasıl da benziyordu aşka

Yazamam dedim.

          İlk kez geliyor başıma

                                      inan bana…

                                                Çünkü Şiirden bir kadın duruyor

                                                                                          Karşımda

 

İlişkinin adını koyduk ama kimseye söylemeden. Gizliliği o talep etti sanırım. Yaşadığı önceki ilişkiden yaralıydı. Hatta utanıyordu. Bir “Faşisti” sevmişti. Hem de çok. Yakışıklıydı “Şerefsiz”. Ağzından çıkan tek argo kelime bu olacaktı on üç ay boyunca.  Yemediği kazık kalmamıştı ama. Uğradığı ihanetler cabası. Adamın çocuklarının nafaka parasını ödemek de zekât hanesine yazılmıştı üstelik. Sonradan hayatını bu şekilde “kazandığını öğrenecekti adsız maşukun. Daha tuhafı ve aslında aşk denilen delilik için normali ise halâ ondan bahsederken sesindeki özlemi hissetmemdi. Üstelik şerefsizin yakışıklı olmasını da not etmiştim derin ajandama. Aşk neydi? Eksik kalan parçaya, ulaşılamayana akmaktı.  Adını sadece şu argo kelime ile anıyor ama unutamıyordu. En azından ben öyle düşünüyorum. İşte bu geçmiş, şu anı tutsak alıyor ve ilan etmeyi gereksiz buluyordu birlikteliğimizi. Ben de istekli değildim. Hayır, başka hiçbir art niyet yoktu. Başka bir plan başka bir aşkın “fizibilite çalışması”. Ex’e dönüş umudu. Sadece lüzumsuzdu. Hepsi bu. Bir iki arkadaşa söylendi. Asla birlikte fotoğraf vermedik, Kamu önünde iki sevgili olmadık.

Aramızdaki ilişki o kadar diplomatik teamülleri haizdi ki birbirimize sonra da siz diye hitap etmeye devam ettik. Yaklaşık bir yıl sonra ayrılıncaya kadar. Belki çok özel anlarda irade dışı çıkardı sen hitabı.

Hayatımda gördüğüm en zarif birkaç kadından biriydi. Zaten küfür eden biri değilim. Ama bir kez küfre benzeyen kelime kaçtığı için ağzımdan, bir hafta benimle görüşmemişti. “Oto kontrolden yoksun insanlar bu toprakların derdi” öyle demişti. Küfür ve asabiyet bunun belirtisiydi ona göre. Eh oto kontrole dair pek sıkıntım olmasa da harareti yüksek ruhumun ses ayarı pek yoktu. Buna rağmen onun yanında bir kez olsun sesimi yükseltmedim. Ne tuhaf bu da gerilime yol açan bir durumdu. Sürekli bağıra çağıra birbirine girmek yerine çok düşük perdeden sanki öpüşüyormuş gibi kavga etmek. Bence tartıştığında gerilimi hissetmek de aşk için sağlıklı ve doğal olanı.

Çok güzel bir kadın olduğunu söylemiştim. Ama 1,83 boyu masmavi gözleri beline inen kumral saçları altın oranı kıskandıracak fiziği ile sahiden bu coğrafya için bir başka oluşumdu. Bir iki santim kısaydım. Çok sevdiği halde yanımda topuklu giymek istemiyor, akşam bir mekâna gideceksek bu kez ben stilettolarını giymesi için kutularından çıkarıp veriyordum. Çelik çivi topuklar üzerindeyken yan yana tuhaf duruyorduk ya umurum değildi. Dekolteyi ve vintage kıyafetle salınmayı sevmesini seviyordum. Yanında iyi hissediyordum. Aşkta sevdiğin, dünyanın en güzeli en yakışıklısıdır. Bu gerçek. Ama şehir de aynı fikirdeyse durum biraz tuhaf oluyor. Fena sayılmasam da erkek güzeli olmadığım ortadaydı. Birlikte bir mekâna girdiğimizde bütün gözlerin sevdiğin kadına yönelmesi nasıl bir duygudur yaşadım ve kendimi tanıdım. Sevgilimin güzelliği onur veriyor ve aynı anda kıskançlık gurur öfke ve mutluluk,  tekme tokat birbirine giriyordu ruhumda. Bir de alt etmem gereken bir başka konu vardı. Bakışlar, Bejan’ı tespit ettikten hemen sonra bana çevriliyor istisnasız tüm erkek ve kadınlar bana bakıyordu. Erkekler bu güzelliğe layık olup olmadığımı “analiz” ederken kadınlar bendeki cevheri merak ediyordu. Böylesi bir güzelliğin kalbini verdiği erkekteki tılsım nasıl bir şey olabilirdi acaba? Bu kadar değil ama. Tılsımı merak edip sahibiyle ilgilenen kadınları da uzaklaştırmak zorundaydım. Bejan, hiç umursamıyordu. Böyle anlarda bana döner ve güneşin parlaklığıyla yanan gözlerini gözlerime diker, oradan aşkı içmeme müsaade eder, kendi de kana kana gözlerimden içerdi. İşte o anda ilgi boyut değiştirir bu kez ikimizi birleştiren aura, aşkın iyileştirici enerjisini dünyaya yayardı. Aşk sadece tutkuyla yanan kalpleri ölümsüz kılmaz. O aşka şahit olan talihliler de aynı ölümsüzlük ve sonsuz mutluluk şarabını damaklarında hissederler. En kötücül kalbe, o anda merhametle diz çöktürecek frekanstır bu temas.

Neden âşık oluruz? Saçma olduğunu biliyorum bu sorunun. Her şeyden önce insanız ve eşeyli canlılarız. Çok soğuk mu geldi bu cevap? Yani çoğalmak için sevişmek, sevişmek için de bir hızlandırıcı hazırlayıcı olarak aşk gerekiyor. Yani ontolojik bir durum bu. Sahiden bu mu sebep? Doğadan koptuğumuzdan beri değil. Öz bilincimizle doğduğumuz anda biliyoruz ki yolun bir sonu var. Ölüm! Ölümü yenemesek de nasıl unutabiliriz? Şarap? Evet. Sevişmek? Sadece o anlarda. Aşk? Âşık olduğun her anda. Sevişmek bir başka bedenle birleşerek yalnızlığımızı yok edebilir. Aşk ise bilinçlerin bütünleşmesidir. Yani ruhların kavuşması. Böyle anda hapishane olan tenimizin dışına çıkarak bir başka bilincin içine girer o bilinci içimize taşır ve kâinatta artık tek olmaktan kurtuluruz. Bejan ile yaşadığım tam da buydu. O güne kadar yaşadığım tüm aşklardan çok daha uhrevi bir yükselişle ölümü yenmiştim. O kadar ki sonradan bu aşkın acısıyla boğulduğum anlarda bile ölüm yoktu benim için. Bitmiş bir aşkın nefesi bile yetiyordu işte.

Âşık olmanın en kötü yanı, bir gün bu muhteşem duygunun bitecek olmasını bilmek. Sonsuz aşk yoktur çünkü. Ve âşıklar bu uğursuz bilgiyi unutarak ödüllendirilirler. Gizliden ne zaman diye sorsalar da hissetmezler. Hissederlerse zaten aşk yaralanmış geri çekilmiştir artık. Sahiden ancak kara toprakta bitecek sevdalar yok mu? Hayatta her şey mümkünse var elbette Bunu yaşayan âşıklara ne mutlu! Tutku kötü bir şey biliyorum ama tutkusundan caymamak nasıl bir yüksek insan halidir. Hissediyorum.

Film izlerken bir akşam “Sizi Seviyorum. Ve bunun için teşekkür ederim” demişti. “Neden” demiştim  “Bu teşekkür.”  “Gece yüz üstü yatabiliyorum çünkü” demiş ve sonra filmi izlemeye devam etmişti.  Başka bir şey sormadım, bir hatırası vardı acı veren, çağırmadım. Ben ise ona ne zaman Ez ji te hez dikim desem dakikalarca gülerdi. Onu güldürmek istediğimde tek yapmam gereken Kürtçe seni seviyorum demekti. “Bir tank motoru gibi homurdanarak söylüyorsunuz!” derdi. Çalışan bir tankın yanında hiç durmamıştım. Ama nasıl olduğunu anlamak için artık elimde bir ses vardı. “Dünyanın en güzel Mezopotamyası! Rojbaş” diye uyandırırdım onu her sabah. Günaydın demez sadece Delalêmin  ile karşılardı sözlerimi. Sevgilim, Değerlim. “En çok nezaketinizi sevdim” derdi ellerimi yüzüne götürüp severken. Benim “Kafkas Prensesi”mdi. Öyle hitap ederdim. Hayatında hiç Kafkasyalı prenses gördün mü derdi? “Karşımda duruyor” diye cevap verirdim.

Tanrım! Dans etmeyi nasıl severdi! Bazı geceler, bir anda soyunup dökünür. İç çamaşırlarıyla kalır: “Hadi” derdi “istediğinizi çalın şimdi.” Caz, rock, blues hatta mistik fark etmez ne olursa dans edebilirdi. Beni de yanına çeker. Yorgunluktan ben bitap düşünce “Gidip dinlenin hadi” der “şimdi sıra bende” ve devam ederdi. Koltuğa oturur ve bu anı nefes nefes içime çekerdim. Onun muhteşem güzelliğinin, kıvrımlarından taşan cinsel cazibe ve kahredici enerjinin hiçbir önemi yoktu. Dansın İlahiyatı idi bu. Sanki tarih öncesi bir çağa dönmüş, klanımızın pagan ayininden kaçarak ormanın derinlerine saklanmıştık. Ruhlarla karışmak isteyen iki âşıktık sadece. O anlarda beni unutup zamana ve mekân dışı bir uzaya karıştığını biliyordum. Oradaydım ve yoktum. Orada olduğum için o dans vardı ve o dans varken ben yoktum. Hiç rahatsız olmuyordum ama silinmekten. O dansa tanık olmak bir ayrıcalıktı biliyordum. Hala kalbim titreyerek hatırlıyorum o vecd anlarını.

Neredeyse çıplak dans eden Evinamın, gece yatarken upuzun bir gecelik giyer ayrıca çoraplarını çıkarmazdı. “Babaannemin geceliği bu” demiştim. “Çocukken babaannemle birlikte uyurduk ve harika hissederdim. Beni çocukluğuma döndürüyorsunuz.”  Torununu kucaklar gibi başımı göğsüne yaslar, “Gel sana bir Kafkas masalı anlatayım küçük Ömer’im” derdi. Acı yüklü sürgün hikâyeleri anlattığını hatırlıyorum. Sürgün yolunda denizin yuttuğu bir halktan söz ederdi! Mezarları Karadeniz olan ve insanları balık suretinde yeniden can bulan, o yüzden balıkları canı ciğeri, yâri kardeşi bilen ve elleriyle seven bir halk! Balıkların halkı!  Çerkesleri mi Kürtleri mi ya da başka bir milleti mi anlatıyor bilemezdim. Her anlatışında gözlerim yaşarır, elleriyle silerdi gözyaşlarımı.

Sonra ben ona neşeli bir Balkan masalı ile karşılık verirdim. Cilalı Pabuç Çağı’ndan hemen sonra Olimpos Dağı’nın eteklerine serili Verontina şehrinde Montague ailesinin yakışıklı oğlu Çingen Radomir ile Capuletlerin güzeller güzeli kızı Japon Jülide delice sever birbirlerini lakin aileleri izin vermez kavuşmalarına. Onlar da “Hayat madem bize zehir” diyerek akıllarınca harika bir çözüm bulur ve zehir içip aşk cennetinde kavuşmaya karar verirler. Kör talih, şişeleri karıştırıp yanlışlıkla gülme iksiri içtikleri için ölemeyip kahkahalarla ailelerinin yanına el ele kucak kucağa gelirler. Neşe o kadar bulaşıcıdır ki önce, öfkeden köpüren aileler sonra onları izleyen köylüler sonra olayı duyan prensler prensesler, aristokratlar serfler, Bogomiller ve dahi Bedreddiniler ve külliyen Balkan yarımadası gülme krizine tutulur, gülerken kini nefreti unutur herkes, ruhları güzelleşir. Sarılıp kucaklaşırlar, öpüşüp koklaşırlar. Tüm Balkanlar, Ağlayan Çayır’da2 toplaşır sonra güle oynaya düğün dernek yaparlar. Krallar tahtlarını kırıp şenlik ateşinde yakar, saraylar kapılarını garip gurebaya açar, mülkiyet kaldırılır iktidar sözlüklerden çıkartılır. Aşk zorunlu ders olarak müfredata katılır. 8 Mart günü Balkan Aşk Cumhuriyeti kurulur.  Böylece son bulur masal”  Soluk soluğa susardım. “Uyduruyorsunuz” derdi. “Evet” derdim “yalan.” “Ama güzel değil mi?” “Bu dudaklar mı o yalanları söyleyen. O halde ceza olarak sizi öpeceğim” derdi. Hak ettim diye cevap verirdim. Lütfen yapın. Öpün beni!

Bu büyülü zamanlar nasıl bitti bilmiyorum. Ama sevmekten ilk vazgeçen ben oldum. Hatırlıyorum. Her sabah yangınla uyanan kalpteki hararetin bir anda yok olduğunu hissetmek, en az terk edilmek kadar acı veriyor insana. Çünkü aşkın kendisi öncelikle âşık olana iyi gelir. Beden canlanır, ruh ateşlenir bitip tükenmez bir mutlu hissetme hali. Ve ölümü unutma. Bu duyguları kaybetmek ağır gelir. Sadece bu değil. Sevmekten vazgeçtiğinde sevgilinin sevimli huysuzlukları artık şımarıklık olarak gelmeye başlar. Daha önce sevimli serserilikler olarak gördüğün sonradan katlanılması zor tuhaflıklara dönüşür.

Kalpte şalterin inmesi o kalp için acı vericidir öncelikle. Biliyorum çünkü şalteri ilk ben indirdim.  Bir gün deniz kıyısında yürüyorduk. Gözlerimi dikmiş ona bakıyor o da gülerek bir şeyler anlatıyordu. Artık nasıl bir karanlık gördüyse bir anda sustu. “Beni sevmiyorsanız söyleyin ve gidin. Merak etmeyin ölmem. Katlanırım. Unutmayın yedi yıl zindana katlandım ben” demişti. Nasıl utandım anlatamam. Yakalanmıştım işte. Aşksızlık o kadar korkunçtur ki varmış gibi rol yapamaz bitmişse suretini alıp yerine koyamazsınız. Hele ben gözlerimden çekilen aşkı varmış gibi o anda öldürseler taklit edemem. Bu bir meziyet değil. Gerektiğinde yalan iyi de gelebilir. Her yalan düşkünlük olmak zorunda değil. Ve yalan söyledim. “Hayır hayır, lütfen öyle demeyin. Anlık bir şey! Lütfen önemsemeyin. İyi hissetmiyorum kendimi şu anda hepsi bu. Sizi seviyorum Evinamın.” İkna olmadı. Gülüşünü yüzüne koydu tekrar. Ama çıkardığı ile aynı değildi. Sonra dikiş tutmadı zaten.

Aşk hep talep eder. Ruhunu, hayatını, özverisini, aklını, kıskançlığını, erkekliğini, kadınlığını, şehvetini, duygusunu hatta nefretini… Aşk, canını teslim eder ve sevilenin canını talep eder. O ne muhteşem bir duygudur öyle. Ölümü yenen de budur işte. Canlar birleşince ölüm ne etsin? Ama yıkıcı yanı tam da bu değil mi? Hep daha fazlasını isterken hep daha azının verildiğini iddia eder aşk. Bejan, bende kaldığı günlerde her sabah karabasanlar içinde uyanırdı. Her gece, kendini hapishanede görür ve üzerine demir kapıların sonsuza kadar kilitlendiği hissiyle sıçrardı yataktan. Acısını titreyen gövdesinde ve o sarı harelerin dans ettiği güzelim mavi gözlerinde görürüm. Üzülürdüm. İçerden, ciğerden gelen bir sızıyla. Lakin üzüntüm o kadar bencillik kokuyordu ki şimdi bile kendimden utanıyorum. Aşkım bu travmanın üstesinden gelmeliydi. Aşk varsa bu karabasanlar son bulmalıydı. O kadar küstahça bir talepti ki bu herhalde dünyadaki en bencil aşık istekleri listesinde ilk ona girebilirdi. Genç bir kadının en güzel yılları hapiste geçiyor ve sen üç aylık bir tutkunun coşkusuyla o kaybolup giden gençliğin ıstırabını unutturmak istiyorsun. Buna egoizm bile denemez. İnsani derinlikten yoksunluk. Hatta aşka ihanet! Kendimi affetmemi sağlayan, yok o kadar değil, asıl, utancı katlanılır kılan şu anda hissettiğim azap. Sadece bu.

Aşkım neden bitti? Güzelliğin bir önemi yok, biliyorum. Müslüm Gürses ne diyordu şarkısında. “Güzelmiş, çirkinmiş ne fark eder ki? Deli gibi sevmek ruhumuzda var!”3 Bejan dünyanın en çirkin kadını olabilirdi ve ben aynı tutkuyla severdim. Ama harikuladeydi. Ve bunun hiçbir öneminin olmadığını bu aşkı yaşarken idrak ettim. Peki, neden bitti? Birbirimizden beklentilerimiz o kadar yüksekti ki beklentileri hızla tükettik. Yere göğe koyamadığı benim, ona heybemde sunacak bir orijinal yanım kalmamıştı. Birbirimizi heyecanlandırmak istiyor ancak başaramıyorduk. Yanlış yerden başlamıştık. Yanlış bir tepeye tırmanmıştık. Tepeye ulaşınca birlikte inmek, bir başka yol seçmek ve yeni arayışlarda aşka can vermek istemedik. Ayrıldık. Diğeri ise daha onulmaz bir sorundu. Bejan, hayatı yedi yıl eksik yaşamıştı. Hapishanede hayat durur derler. Şimdi o vakit kaybını telafi etmek istiyordu. Açığı kapatmak! Farklı aşklar tecrübe etmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Aşk benden çekildi önce. Evet, ama bu olmasaydı da gidecekti biliyordum. O aşksız halimle bile ondan güzelliğinden becerilerinden aklından ruhundan övgüyle bahsediyordum. O aşksız halim bile sevgiyle akıyordu. O ise sonlara doğru sadece kendinden söz etmekle yetinir olmuştu. Beni düşünmeyi bırakmıştı. Aklı benle artık oyalanmıyordu. İşin kötüsü benim kalbim tekrar kanatlanırken o soğuk denizlere indirmişti sevdasını. Seven sevileni sevilen kendini anlatır. O artık beni göklere çıkarmaktan vazgeçmiş, Prometheus, Kaf Dağı’ndan yeryüzüne indirilmişti. Değersizleşmemiş ama sıradan olmuştum ki felaketti bu, aşk için.  Ondan kalan tek güzel sıfatı hatırlıyorum şimdi. Halâ başımı döndüren o sıfat: Deli Uçurtma. Heyecanla bir şeyler anlatırken bir anda ellerini dudaklarıma götürür. Benim deli uçurtmam derdi sesi titreyerek. Deli uçurtmamsın benim. İpini bırakmayacağım. Gökyüzünden bakarken üzerimden ayırma gözlerini. Doğum günümde pastanın üzerine böyle yazdırmıştı. On yıldır saklıyorum o yazılı çikolata plakasını: “Delalêmin. Deli Uçurtmam. Gökyüzünüm senin.”

Sonra ne uçurtma ne titreyen ses kaldı. Olur. Hayattır, yaşanır. Acıtır. Aşka dairdir. Güzeldir. Bir gün biter, sızısı kalır. Son olarak bir okul arkadaşından söz ederken hatırlıyorum onu. Basit bir olay anlatıyordu ya da anlattığını sanıyordu oysa sesindeki kıvılcımı hissetmek için ince ruhlu olmaya gerek yoktu. Lakin benim ruhum sahiden ince ve o kıvılcımdan tutuşacak kadar hassastı. Bir başkasına kalbinin aktığını hissetmiştim. Benden gidiyordu. Canım yanmıştı. Ama bu da hayata dair. Yapacak bir şey var mı?

Ara verelim dedi. Verdik. Acı çekme mevsimim başlamak üzereydi, seziyordum. İki hafta sonra aradı. 30 Ağustos akşamıydı. Saat 20.13. Telefon çalarken not almış ve şunu karalamıştım. “Hazır mısın büyük ıstıraba”. Altı aylık tedavisi olmayan acıya hazır mısın? Değildim. Kesinlikle değildim. Ama aşk da böyle bir şeydi işte. O muhteşem yükselişin hazin çöküşüne de tevekkül etmek gerekir.

Her zamanki zarif ve sakin sesiyle hal hatır sorup konuya girdi. “Sizinle çok mutlu oldum. Teşekkür ederim. İçten olduğumu biliyorsunuz. O kadar yakınız birbirimize. Sizden çok şey öğrendim. Neler kattınız bana bilemezsiniz. İlişkiye bakınca kazancımız kaybettiklerimizden…” diye devam edecekti ki kestim sözünü. Bozuldu. Hiç alışık değildi. “Lütfen böyle konuşmayın!” dedim. “Biz muhasebe kaydı değiliz. Hayatlarımız kâr zarar cetveli değil. Aktife kazanılanlar pasife kaybedilenler! Yapmayın lütfen!” Beni susturdu. “Sesinizi yükseltiyorsunuz. Böyle devam ederseniz sonra aramak zorunda kalırım. Sizinle arkadaşlığımız devam etsin istiyorum. Bu ilişkiyi seviyorum. Sizi kaybetmek istemiyorum.”

Ne kadar güzel sözler değil mi! Aslında ironi değil. Eğer sıradan bir Doğulu olmasam kalbimde Bejan’a duyduğum aşkı da aşan sevgiyle bu ilişkiyi arkadaşça sürdürmeyi becerebilirdim. Lakin medeniyet seviyem düşük. İroni değil. Sahiden böyle. Belki şimdi bunun üstesinden gelebilirim. Ama on yıl önce bu mission impossible idi. Ona öyle arabesk bir cümle kurdum ki şimdi bile tüm Yeşilçam senaristleri  karşısında saygı duruşuna geçebilir: “Bir daha asla benim yüzümü görmeyecek ve sesimi duymayacaksınız. Bir daha asla bu eve adım atamayacaksınız.”

Deli Uçurtma sahiden tozutmuştu anlayacağınız. Bejan kendi hayatını yaşamak istiyordu. Birbirimize tek bir kötü söz etmemiş bir saniye bile sesimizi yükseltmemiş maddi manevi zarar vermemiş aksine iyi gelmiştik. So what? Adamım o halde derdin ne? Tamam, efendi gibi çekilmeyi biliyorsun da taraflardan biri sevmekten vazgeçti diye bu kadar yaşanmışlığı sıfırlamak nasıl bir avam hali öyle. Bugün bu soruyu soruyorum ya on yıl önce o konuşmadan sonra gri soğuk sessiz bir cehennemin içine düşecektim.

Sorun aşktı. Sevmekten vazgeçmekle birlikte hala orada yanan bir ateş vardı ve ayrılığa hazır değildim. Aslında ayrılıklara hayatım boyunca hiç hazır olmadım. Karşı tarafın bitirmesi için koşulları hazırladım ama ben bitirmedim. Şimdi böyle oyunlar üzerine kurunca hayatı Bejan elbette haklı oluyordu. Ama o bilanço açıklaması felaketti ve ihtimal sonradan o da çok gülecekti bu hayat akış tablolarına.

Sahiden bir daha Bejan’tan hiç haber almadım. Yalan yok. Merak ettim. Ama stalklamadım. Hayat tecrübelerime göre altı ay sürecek aşk acısını çekmek üzere kendimi hazırladım ki bu bir yalan ve inzivaya çekildim ki bu gerçekti. İçine çöken bir yıldıza döndüm ki bu kadarını beklemiyordum. Henüz kırk üç yaşındaydım. Hala gençliğin umursamaz enerjisi yüklü olmalıydı kalbimde. Değilmiş. Donuk ışıksız hissiz, ölüm gibi bir şeyi yaşamaya başladım. Günler yine asra dönmüştü. İyileşmek için zamanın geçmesini istiyor, saatler akmıyor, akmıyordu. Ailesine giderken sokağın başındaki tek yön levhasının altına kadar ona eşlik eder ve o tabelanın bize bir kutsal işaret olduğunu söyler gülerdik. İşte o tabelanın altına giderek fazla değil bir iki dakika oyalanıyor ve acımı yükselterek kendimi sağaltmaya çalışıyordum. Ne kadar kanarsam aşk kaybından o kadar çabuk ölürdüm. Ah boşuna çaba! Dokuz ay sonra arkadaşlarımın evinde sabahladığım bir gün erkenden kalkıp da kâğıda şu dizeleri yazdığımda artık sıfırı tüketmiştim.

Sen gittin ben vatanımı kaybettim.

Bahçemde şafak sökmüyor.

Kökünden kesildi hayat ağacım.

O günlerde bir şarkıya takmıştım. Özellikle sözlerinin bir bölümüne. Her dinlediğimde bir bıçağın saplanıp kalbime içerde ters çevrildiğini hissediyordum. Aklıma şu “Yakışıklı şerefsiz” geliyor, canımın yanması kat be kat artıyordu. Sanırım Birsen Tezer’in şarkısıydı. Adı Suspus”4 olmalı.  Bugün bile o şarkıyı dinlemeye dayanamıyorum. Aşk tarih olsa da acının hatırası ruhuma nakşolmuş. İşaretle tetikleniyor. Tekrar benzer bir acıyı yaşamak! Düşünmesi bile korkutucu.

Ne çabuk almışlar
Kederlerini
Ne çabuk almışlar
Hüzünlerini

Daha mı fazlaydı
Ağrısı kalbinin
Dolu dizgin benden önceki

Benden önceki ile kendimi mukayese etmeye engel olamıyordum. Sanki üzecek şarkıları mısraları ya da hayalleri, bile isteye buluyor, kuruyor ve yarama asit döküyordum. Delirmek üzereydim.

Bu kadar acı çekeceğimi tahmin etmemiştim. Daha fenasını sonra fark ettim. Bu kayıp beni aşktan ve kadınlardan koparıp almıştı. Bir kenara fırlatılıp atılmış hissediyordum. Duygusal olarak hiçbir kadın ilgimi çekmiyordu. Aşktan sadece Bejan’ı dolayısıyla mutlak acıyı anlıyordum. İçimde devasa bir karanlık çıldırtan bir suskunluk. Bir daha asla bile diyemeyecek bir bedbahtlık ve çok saçma olduğu halde derinlerden yükselen haksızlığa uğrayanlara özgü o korkunç yürek çığlığı. O kadar ki dünyanın en masum en mazlum varlığı en zavallı aşığı hissediyordum kendimi. Ve buna yemin edebilirdim. Acıya dışarıdan bakabiliyor saçma buluyor ama yanıp kül oluyordum işte. Bejan’ın sebep olduğu yıkımı anlatan şiiri tamamladım. Adını Jan koydum. Yani Kürtçe’de Acı. Kalptan ruhtan içten gelen acı. Umarsız umutsuz, hayat kapılarına duvar ören korkunç bir acı. Ne tuhaf ki Bejan, acısız dertsiz demekti

JAN

Şafak sökmek üzere bin gecedir.

Kaç ezel oldu sislerde boğuldu bahçe.

Bin sabahtır tepenin ardında yılgın bir güneş sancılar içinde,

Gittiğin gün kesildi kökünden bahçemin hayat ağacı

Ölüsüne örttüm ölümü kaç zaman oldu

Okşuyorum hissiz gövdesini hatıraların eliyle

Silkinip kalkmaya mecalim yok.

Gittiğin gün vatanımı kaybettim.

Öpüşlerin merhametli dokunuşunu yüzüme.

Kaybettim tırnaklarımdan saçlarına taşan sevinci

Yıldızlı geceyi, tek yön levhası altında dolunayı kucaklarken fısıldanan sözleri

Gittiğin gün arayışını kaybetti kalbim; baharını, yolunu ayarını

Kâinat,  neden dönmek zorunda Ömer Hayyam sonrası

Şu hayatı katlanır kılan tek kıymetti

Güzel şeyler umut etme ihtimali.

Kaybettim kaybetme sızısını, üzülmeyi, ıstırabın haz veren kılıç yarasını

Bazarov hiçliği günbatımında büyüyor, Sıkıcı bir ölü yemeği dudaklarımdan kalbime yürüyor

Cerrah ellerin parçalayıp söktü ruhumdan, varlığa tat katan o keyifli nefesi.

Sebepsiz sevmeyi, tahayyül şevkini, ateşleyen nefret ve o çocuksu neşeyi.

Ümit Ağacım kökünden kesili

Bahçem çırılçıplak ve sökülmeyen şafak vakti şimdi.

 

Gülmeyi unuttuğumu biliyorum. Ki bu benim için imkânsızdı. Istırap o kadar vurucuydu ki bir andan sonra aşkın cehennem kapılarını kapatmakla kalmadım kapıya gözüm gitmesin diye üzerine duvar örüp siyaha boyadım ve sonra kendi karanlığımda huzurla yaşamaya başladım. Rahatlamıştım. Bir daha aşk olmayacaktı hayatımda. İhtiyaç da duymuyordum işte. Yaşadıklarım bana yeterdi. Duygu zaten tecrübe edilmişti. Bir kez daha denemek? Lazım değildi.  Dağlara çıkar denizlere dalar, olmadı avare sokakları arşınlar yerine bir şeyleri koyardım işte. Artık kimseyi ayartmayacak ve asla ayartılmayacaktım. Huzurlu bir sızıyla zindanımda yaşamaya başlamıştım. Dingin bir kalpten daha güzel ne olabilir ki?

Kaç yıl geçti üzerinden bilmiyorum. Sonra bir video gördüm. Ankara’da şirket ofisinde kutladığı doğum gününü paylaşmıştı arkadaşım. Gözüm çaprazda oturan ve görülmekle yitip gitmek arasındaki ince çizgide sanki kaderini arayan bir kadına takıldı. Masasında çizim yaparken göz ucuyla gülüyordu objektife bakarken hafif. Tebessümüne asılı acıyı anında tanıdım. O kadar acı çekiyordu ki kalbimdeki yara tekrar kanamaya başladı. Tuhaf bir albenisi vardı. Istırabı silince yüzündeki güzelliğiyle çarpıyordu. Çektiği acı ise ancak tanrıların makamına yakışırdı. Bir daha baktım ve tutkuyu gördüm yüzünde. Eski aşkının sönmeye yüz tutmuş alevlerinden kıvılcımlar uçuşuyordu gözlerinde, gördüm. Korktum. O kadar korktum ki bir büyüden kurtulmaya çalışır gibi ekrandan başımı zorla uzaklaştırıp tableti hızla kapattım. Ah bu büyü nasıl da cezbediciydi. Ama hayır, acıyı unutuyordum, ruhumu toparlıyor diriliyordum. Yani kendime geliyor daha da iyisi yetiyordum kendime. Bir daha mı? Buna dayanamazdım. Ama bu neydi şimdi? Kalbim neden çarpıyordu? Nefes alışım dengesizleşmiş, başıma ağrılar girmiş lakin elim ayağıma can gelmişti.

Sonra unuttum. Evet unuttum. Bir fabrikanın elektrik projesine gömülmüş ve yapay zeka yardımını da kapatmıştım. Detaylarında ancak böyle kaybolabilirdim çizdiğim şebekenin ve başardım da. Birkaç gün sonra projeyi tamamlayıp teslim ettiğim gün, geceye yakın bir kadeh beyaz eşliğinde In the Mood For Love’ı bilmem kaçıncı kez izlerken uyuyakalmışım. Bir anda sızdığım kanepede kendime geldim. Rüya ile gerçek arasında araftaydım. Evim sonsuz bir karanlıktan ibaretti. Sakindim. Kaderime razı gibiydim. Karanlığın bir tarafı uçsuz bucaksız duvar. Ne var ötesinde? Bilmiyorum. Belki ölüm belki hayat? Ama duvarın ötesi beni çağırıyor. Çekim gücünü hissediyor hissettiğime karşı direniyorum. Aniden duvarın içinden bir kıvılcım karanlık tarafa geçiyor. Boşlukta parlayarak yaklaşıyor bana. Sanki gözleri var ve beni sadece görmüyor, tanıyor da. Şimdi yüzümün tam hizasına geldi, bana bakıyor. Bekliyor ve bir hamle yapmamı istiyor sanki.  “Hadi!” diyor “Göster hünerini ne yapacaksan yap hadi!” Silkinip bir nefeste kıvılcımı içime çekiyorum. Şimdi ateş zerresi gövdemde yol alıyor. Kalbimi arıyor, biliyorum. Nefes borumdan ciğerlere oradan kalbimin içine. Yolu nihayete erdi ve o anda göğsümde bir yanardağ patlıyor. Ateşler içinde yanıyorum. “Özlemişim. Bu yangını özlemişim.” Dudaklarım kıpırtısız ama böyle diyorum duyuyorum. Orada karanlıkta devasa bir balyozu avuçlarımda buluyorum. Kapkara duvarı ağır darbelerle dövmeye başlıyorum. Her bir darbede karanlık tarafa öyle bir ışık doluyor ki o ışıkla bileklerimden kollarıma ve ruhuma güç akıyor.

Nihayetinde duvarı yıkıyorum. Ve Cehennem tüm görkemiyle karşımda duruyor. Tutkunun cehennemi. Acılar ve hazlar alemi. Coşkuyla içeri giriyorum.

 

 

  1. https://www.youtube.com/watch?v=YqB8Dm65X18
  2. https://tr.wikipedia.org/wiki/A%C4%9Flayan_%C3%87ay%C4%B1r
  3. https://www.youtube.com/watch?v=KY2FvIhYBLQ

 

 

Tags: Murat Utkucu
Previous Post

CHP 38. Olağan Kurultayı ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Kayıpları: Parti İçi Krizin Anatomisi

Next Post

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: BUTLAN DARBESİ VE DİPTEN GELEN DALGA

Murat Utkucu

Murat Utkucu

1967 İzmir Doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun. Taraf, Radikal, Birgün, Birikim, Sendika.Org, Siyasi Haber, Yazı Portal ve Gazete Duvar’da yazdı. Kuran Okumaları- Vahiy Bilgisinin Eleştirisi adlı bir kitabı var. Sol İlahiyat üzerine çalıştı. İki kız babası.

Yazarın Diğer Yazıları

BİR TEİSTİN GÖKYÜZÜNDEKİ GÖLGE İLE İMTİHANI
Manşet Haberler

BİR TEİSTİN GÖKYÜZÜNDEKİ GÖLGE İLE İMTİHANI

27/05/2026
Firdevs Ablamı Nasıl Kurtaramadık
Manşet Haberler

Firdevs Ablamı Nasıl Kurtaramadık

12/02/2026
KIRIK ÇIKIK BİR AŞK HİKÂYESİ: SEKİZ
Manşet Haberler

KIRIK ÇIKIK BİR AŞK HİKÂYESİ: SEKİZ

04/02/2026
HERKESİN BAŞINI DAYAYIP AĞLAYACAĞI BİR AHMET KAYA ŞARKISI VARDIR!
Manşet Haberler

HERKESİN BAŞINI DAYAYIP AĞLAYACAĞI BİR AHMET KAYA ŞARKISI VARDIR!

19/11/2025
İkinci Düşüş: Ruhuyla hemhal! Ruhların Dansı
Manşet Haberler

İkinci Düşüş: Ruhuyla hemhal! Ruhların Dansı

28/10/2025
Narsiya Günlükleri (*)
Manşet Haberler

Narsiya Günlükleri (*)

28/10/2025
Next Post
BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: BUTLAN DARBESİ VE DİPTEN GELEN DALGA

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: BUTLAN DARBESİ VE DİPTEN GELEN DALGA

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

15-16 Haziran’ın 56. yılında işçi direnişleri sürüyor

15-16 Haziran’ın 56. yılında işçi direnişleri sürüyor

by Fulya Çağlar
15/06/2026
0

Türkiye işçi sınıfının hafızasında özel bir yere sahip olan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin üzerinden 56 yıl geçti. 1970 yılında...

Bulanmadan, donmadan akmak…

Bulanmadan, donmadan akmak…

by Korkut Akın
15/06/2026
0

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, her şey birbirine girmiş, kördüğüm olmuş, bir ipucu bile yok ucundan tutacağımız. Sosyal, siyasal, ekonomik,...

İsviçre’de “10 milyon nüfus sınırı” referandumuna ret

İsviçre’de “10 milyon nüfus sınırı” referandumuna ret

by Sonhaber
15/06/2026
0

İsviçre’de sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin nüfusu 2050 yılına kadar 10 milyon kişiyle sınırlandırmayı hedefleyen girişimi referandumda kabul görmedi. Henüz...

Etimesgut Askeri Havaalanı ‘Ankara Havalimanı’ adıyla açılıyor

Etimesgut Askeri Havaalanı ‘Ankara Havalimanı’ adıyla açılıyor

by Sonhaber
15/06/2026
0

Ankara’da uzun yıllardır askeri amaçlarla kullanılan Etimesgut Havaalanı, modernizasyon çalışmalarının ardından “Ankara Havalimanı” adıyla hizmete açılıyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik