Pamuk bulutların güneşin ardına saklandığı bir eylül öğlesi, Rezzan’ın lastik çizmeleri, Konya Ovası’nın en derin, en hüzünlü çatlaklarına basıyordu. Burası onun ikinci evi, en büyük savaş meydanıydı. Ellerinde bir GPS cihazı ve TDS metre, sırtında numune şişeleri ve pH ölçerle, ovadan gelen her numuneyi, geleceğe dair bir uyarı mektubu olarak analiz ediyordu.
Konya Ovası, sadece bir tarım arazisi değil, binlerce yıllık tarihi, güçlü gelenekleri ve derin çelişkileriyle nefes alan devasa bir canlı organizmaydı. Rezzan ise bu organizmayı iyileştirmeye çalışan bir bilim elçisiydi.
Ovanın ekonomisi neredeyse tamamen yüksek su ihtiyaçlı monokültür (tek ürün) tarıma dayanıyor, bu da büyük bir risk oluşturuyordu. Devlet alım garantisi olan şeker pancarı ve buğday, çiftçiyi sürekli artan mazot, gübre ve su maliyetleriyle borç batağına sürüklüyordu. Hüseyin Ağa’nın dediği gibi, “Hasattan elde ettiğimiz, borçları ancak kapatıyor.”
Sulu tarımın yayılmasıyla besi ve mera hayvancılığı gerilemiş, geçim kaynakları çeşitliliğini yitirmişti. Köylerde genç nüfus büyük şehirlere göç etmiş, geride ortalama yaşı 50’nin üzerinde, modern yöntemlere uzak bir nüfus kalmıştı. Bu durum, Rezzan’ın projelerini anlatmasının önündeki en büyük engellerden biriydi. Şehirde yaşayıp tarlalarını uzaktan yönetenler ise aidiyet duygusu zedelenmiş bir nesil yaratıyordu. Köy okullarının kapanması, tarım ve su bilimleri gibi kritik bölümlere olan ilgisizlik ve imece usulü yardımlaşmanın zayıflaması, sosyal dokuyu da eritiyordu.
Rezzan’ın hidrojeolojik modellemeleri, yeraltı su seviyesinin her yıl alarm verici derecede düştüğünü gösteriyordu. On binlerce kuyu, yüzlerce metre altındaki “fosil sulara” ulaşmış, bu kadim rezervleri tüketmeye başlamıştı. Her yıl artan obruklar, yeraltındaki boşluğun çarpıcı kanıtlarıydı. Rezzan, bu çukurları toprağın attığı bir çığlık olarak kayıt defterine işliyordu.
Vahşi sulama sadece suyu tüketmiyor, aynı zamanda toprağın altındaki tuzu yüzeye çıkarıyordu. Rezzan’ın yaptığı ölçümler, verimli toprakların giderek tuzlandığını ve birkaç nesil sonra çoraklaşacağını ortaya koyuyordu.
Rezzan’ın masası, “yapılamaz” denilen, onun için ise bir zorunluluk olan projelerle doluydu. Onun projeleri teknik çizimlerden ibaret değil, insanı ve doğayı merkeze alan bir kalkınma manifestosuydu. Ana başlıkları şunlardı:
· Ürün Deseni Değişikliği ve Desteği: Rezzan’ın planı, su tasarrufu teknolojileriyle eş zamanlı yürütülmesi gereken en hayati projeydi. Şeker pancarı, mısır gibi aşırı su tüketen ürünler yerine, kuraklığa dayanıklı, daha az su isteyen ve toprağı azot bakımından zenginleştiren kuru baklagiller (nohut, mercimek, fasulye), aspir, kenevir ve benzeri ürünlerin devlet tarafından daha cazip fiyatlarla desteklenmesi için raporlar yazıyor, çiftçiyi ikna etmeye çalışıyordu. Amacı, ovaya hem ekolojik hem de ekonomik olarak sürdürülebilir bir üretim modeli kazandırmaktı.
· Toprak Nemi Sensör Ağı: Çiftçinin cep telefonuna anlık sulama uyarıları gönderecek bir sistem.
· Uydu Tabanlı Sulama Yönetimi: Hangi tarlanın ne kadar suya ihtiyacı olduğunu makro ölçekte gösteren haritalama.
· Kapalı Devre Basınçlı Sulama Sistemleri: Devlet desteğinin bu sistemleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi.
· Atık Suyun Geri Kazanımı: Köylerde arıtılan atık suların tarımda yeniden kullanılması.
· Yağmur Suyu Hasadı: Her evin çatısına sistem kurulması ve yağmur sularının yeraltını beslemek üzere toprağa yönlendirilmesi (“suyu toprağa iade etmek”).
Rezzan’ın mücadelesini zorlaştıran en büyük engel, yabancı uyruklu kişi ve şirketlerin arazi satın alması veya kiralamasıydı. 2012’de gevşetilen yasalarla, özellikle Orta Doğu ülkelerinden gelen yatırımcılar, kendi gıda güvenliklerini sağlamak için Konya Ovası’nda verimli arazileri hedef alıyordu. Buna “tarımsal kolonicilik” deniyordu.
Bu durum, Rezzan’ın projelerini doğrudan tehdit ediyordu, Finansal güçleri yüksek olan bu şirketler, 800-1000 metre derinliğinde kuyular açarak yerel çiftçinin erişemeyeceği fosil suları tüketiyor, obruk oluşumunu hızlandırıyordu. Rezzan’ın tasarruf projeleri ve ürün deseni değişikliği çağrıları, bu sınırsız çekim karşısında etkisiz kalma riski taşıyordu.
Yabancı şirketler yüksek fiyatlarla araziyi ele geçirerek, Rezzan’ın yerel çiftçileri organize etme ve havza bazında suyu ortak yönetme fikrini imkansız hale getiriyordu.
“Döviz girdisi” ve “yatırım” söylemiyle yüksek mercilerden destek gören bu projeler, Rezzan’ın “su kaynaklarımız tükeniyor” uyarılarını gölgede bırakıyordu. Yabancı şirketlerin yonca, mısır gibi yüksek su isteyen ihraç ürünleri yetiştirmesi, Rezzan’ın kuraklığa dayanıklı ürünler vizyonuyla tamamen tezat oluşturuyordu.
Cevat’ın da dediği gibi, “Sen bana ‘damlama sulama’yı anlatıyorsun, ama onlar varken, benim tasarrufum neye yarayacak?” Artık Rezzan’ın mücadelesi sadece teknik bir problem değil, küresel sermaye ve gıda stratejileriyle mücadele eden bir “su ve toprak egemenliği savunusu”ydu.
Ankara’daki bir bürokrata projelerini anlattığında, “Çok masraflı” yanıtını aldı. Rezzan, dosyasındaki obruk fotoğraflarını ve çürümüş fideyi göstererek, “Bugün ‘masraf’ olarak gördüğünüz şey, yarın çökmüş köyleri telafi etmek için harcayacağımız paranın yanında devede kulak kalacak. Ben size bir ‘yatırım’ raporu sunuyorum: İnsana, gıdaya, geleceğe yapılacak bir yatırım” dedi. “Destekler pancara değil de nohuta verilse, hem çiftçimiz kazanacak hem de toprağımız ve suyumuz…”
Odasına döndüğünde, duvardaki uydu görüntüsünde yeşil ve kahverengi lekelerin savaşını izledi. Bilimi politik iradeyle buluşturma savaşı yorucuydu ama her veri onun silahıydı. Rezzan, Konya’nın kurak topraklarına umudu, damla damla, tohum tohum, proje proje, inatla ve bilimle işlemeye devam edecekti. Çünkü o, sadece suyun bilimini yapan bir mühendis değil, suyun sesini duyan bir nehirin damlasıydı.












