Bugün, aile yapısındaki bozulma, dağılma, mutsuz evlilikler ve artan kadın cinayetleri, toplumumuzun kanayan yaraları haline gelmiştir. Aile, toplumun en önemli yapı taşıdır ve bireyler ilk eğitimini burada alır. Bir kişinin ruhsal dengesinin bozuk veya düzgün olması, büyük ölçüde aile içindeki tutum, davranış ve gözlemlerine bağlıdır. Yeni doğan birey, boş bir defter gibidir. Bu defterin yarısı anne ve baba, diğer yarısı ise bireyin sosyal çevresinden aldığı eğitimle dolmaktadır. Kişilik gelişiminin 6 yaşına kadar belirginleştiği kabul edilse de, Türkiye şartlarında birey olabilmek genellikle anne ve babanın kaybından sonrasında gerçekleşiyor.
Boşanmaların artışına ve kadın cinayetlerindeki artışa değinmeden önce aile içindeki dinamiklere bakmak önemlidir. Eğer aile içerisinde anne ve baba arasında sık sık tartışmalar yaşanıyorsa, bu durum çocuğun yanında hakaret, tehdit ve hatta fiziksel şiddet ile sonlanıyorsa, bilinçaltına yerleşen bu görüntüler, gelecekteki ebeveynlerin yaşamlarını da etkilemektedir. Tarih, tekrar eden bir döngü haline gelir. Bu tarz bir ortamda büyüyen birey, kendi evliliğindeki iletişim şekillerini de aynı şekilde sürdürür ve karşılaştığı sorunlarda şiddeti çözüm olarak görmeye devam eder. Zira bilinçaltında gördükleri, veri olarak saklanır ve yanlış kodlamalar zihninde kalır. Bu birey, kendi davranışlarını doğru sanarak, şiddeti babadan oğula miras almışçasına sürdürür. Tabii ki arada istisnalar vardır; yanlış kodlamalarının farkına varıp kendini düzeltmeye çalışan ve ailesinin hatalarını devam ettirmeyen bireylere ne mutlu!
Şiddete maruz kalan kadınlar, ayrılma kararı aldıklarında rahatlayacaklarını düşünürler. Ancak problemli bir aileden gelen birey, sevgi hislerinin eksikliği ve terk edilme korkusuyla öfke duygularını beslemeye başlar. “Beni aldattı, beni sevmiyor” düşünceleri, onları tehdit ve şiddet uygulamaya yönlendirebilir. Bu noktada cinayeti gerçekleştirdiklerinde genellikle pişmanlık hissetmezler. Medyada sıkça duyduğumuz “Beni aldattı, beni terk etti” gibi gerekçeler, bu bireyler için en doğru savunma haline gelir. Böylece öfke sona erer ve içindeki huzursuzluk biraz olsun dinmiş olur.
Peki, bu durumu düzeltmek için sadece uzaklaştırma kararı yeterli mi? Eğer bu yeterli olsaydı, bugün yaşanan toplumsal olaylar yaşanmazdı. Durumun çözümü için ailelerin yapısına müdahale edilmesi ve farkındalık oluşturulması gerekmektedir. Devlet, aile danışmanlarını bünyesine almalı ve her altı aileye bir aile danışmanı atayarak, danışmanın ev ziyaretleri ile sorunların yerinde tespit edilmesini sağlamalıdır. Gerekli müdahalelerin yapılması için danışmanlık, terapi ve gerektiğinde yatış gibi uygulamalar hayata geçirilmelidir. Çünkü en büyük mağdurlar çocuklardır. Gerekirse, çocuk devlet güvencesine alınmalıdır. Eğitim yoluyla doğru iletişimi öğretirsek, bir gün o çocuk da kendi çocuğuna bunu öğretecektir. Farkındalıkla yanlış kodlamaları doğru kodlamalara dönüştürmek, toplumsal değişimin önünü açacaktır.
Aile, toplumun temel taşıdır. Bu nedenle aile yapısına sahip çıkmak ve güçlendirmek, tartışmasız elzemdir.







