Mazlum Çetinkaya
Bak, çocuklarım kuşlara el sallıyor, o gittiğin yerde bir işçiye çadır kuruyor işçi olmayanlar. Sur’un hemen yanında eski bir resim soluk alıyor sur duvarının soğuk taşları üstünde.
Kal diyorsun; kal, Diyarbekir’de kal, gitme, madem bu kadar yakınmış ölüm.
Demir Otel’desin demir yüzlü adamlarla, altı dil bilen muhtarlar, hesap geceleri, kendi kapısında kendi kendine yenileyen devletler…
Didi, işte o geceydi, hatırlıyor musun o mor menekşeyi?
Bana “sen oltanın ucundaki balıksın” demeni unutamıyorum.
Bir “Fiesta”nın İngilizcesini anlatıyordun, eğlenmenin ve kırmanın Türkçesini, çok dil biliyormuşsun, mazlumca hariç!
Diyarbekir’de o soğuk taşın üzerinden bakıyoruz, ikimiz aynı noktaya, ,ikimiz aynı kadere.
Bakıyorum ki, dünya seni nasıl da hasretle seviyor, seni nasıl da hasretle gizliyor.
Eski bir defteri açıp, oku diyorsun.
Hayata bakıyorum, başımı kaldırıyorum bir pergel gibi gökyüzüne doğru ağzımda bir hasret oluyor yazdıkların.
Oğlum, yazdıklarınla mı büyüdü?
Bana bakıp; anadilinle konuş, anadilinle sev, anadilinle ağla diyorsun!
Didi geç oldu. Burada artık hiç kimsenin zarfı yırtılmaz, hiç kimsenin adı Türkan olmaz ve kurtulmaz, devlet bir kötü rüya, gözyaşı erken kuruyan bir ıslak dünya.
Yetmedi mi bu kadar ikiyüzlü insan sana artık, yetmedi mi?
Başım önde çıkıyorum, sana bile, veda etmeden, sur duvarlarını tutuşturan bir ateşe bakarak gerisin geri gidiyorum.
Bir mektubun var diyorlar sana, uzaktan bir mektup, gözlerinde eski çıbanın izleriyle yazılmış.
Didi, o dağ evindeyim.
Dönersen bir gün, o dağ evindeyim, kötülüklerini ağırladığım o dağ evinde.
İhanetlerin ve acılarımın başkentinden dönüyorum, Diyarbekir’den.
Didi, sen ne güzel bir hasretmişsin.
Sen ne güzel bir gitmekmişsin.
Ayrıldığım o parka bir kol saati bırakıyorum, dünyayı bir daha kur diye.
Memelerinde bir salkım süt eğilmiş dünyaya; içinde ihanet olmayan.
Didi, ben dünyayı toparlayacağım şimdi, akşama oğlumuz gelecekmiş; sevgilisi “dünya niye bunca dağınık” demesin.
Bak ben de büyüdüm artık Yasemin!












