SÜRECİN TEMEL MOTİVASYONU: KÜRDÜN AĞZINDAKİ LOKMAYI KAPMAK
1.
AKP-MHP Rejimi, ABD, İngiltere ve İsrail Dostudur.
Sürecin açılış cümlesi şöyleydi: ABD’nin ve İsrail’in bölgeye dair bir planı var. Biz Türkiye ile birlikte kendi yolumuzu çizeceğiz.
Türkiye NATO üyesi bir devlet. “Retorik” beyanatlar, atışmalar, zerre gerçekliği olmayan anti emperyalizm ve anti siyonizm fiyakaları, sahte Filistin dostlukları, İsrail’e yönelik suçlamalar vb.. bir yana Türkiye her zaman başını ABD’nin çektiği kapitalist-emperyalist dünyanın bir parçası ve bölgede İsrail’in ve İsrail dostlarının dostu oldu.
Özellikle son 15 yılda Türkiye hiçbir zaman olmadığı kadar NATO’cudur. Baltık bölgesindeki görev kuvvetlerine bile katılmaya istek göstermekte ve katılmaktadır. Libya’nın işgali operasyonunun yönetildiği İzmir’deki NATO karargahı ve İstanbul’da bir uluslararası NATO Kolordusu karargahına ek olarak, Adana’da bir uluslararası NATO Kolordusu Karargahı ve Montrö Boğazlar sözleşmesini aşındıracak, bir İngiliz Amiral tarafından komuta edileceği açıklanan “NATO Deniz Unsur Komutanlığı” son yıllarda güçlenen NATO’cu tercihlerin sonuçlarıdır. Boğaz’daki askeri üsse İngiliz Amiral komuta edecekse, Goben ve Breslav adlı iki savaş gemisinin Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki şehirlerini topa tutmasına gerek yoktur. Batı’nın Rusya ile muhtemel savaşında yerinizi ilan etmiş olursunuz.
AKP iktidarının özellikle Trump yönetimiyle birlikte tam bir teslimiyete dönüşen Amerikancılığı ortadadır.
İktidar ortakları İsrail Gazze’de soykırım uygularken bile İsrail’e ticareti ve Azerbaycan petrolünün İsrail’e taşınmasını bir gün olsun kesintiye uğratmadılar. Keza Kürecik Radar Üssü’nden, İran’a karşı İsrail’in ihtiyacı olan istihbarat akışı bir dakika durdurulmadı.
Bahçeli’nin Mart 2026’da “stratejik bir açılım” diye haberleştirilen ve yaşadığı ekonomik ve siyasi kriz ile gerekçelendirdiği “Lübnan ile Suriye birleşmelidir” önerisi herkesi şaşırttı, “Bu da nereden çıktı?” diye. Bu fikir, İsrail’in her zaman başını ağrıtan yakın tehdit Lübnan Hizbullahı’nın tasfiyesi işini Suriye’deki selefi cihatçı çeteler iktidarına ihale etmek isteyen İsrail’e ve Tom Barrak’a aittir.
İktidarlarının meşruiyetini ABD yönetiminden “alan” bu iktidarın, bölgede ABD ve İsrail’e alternatif bir planı olacağına ve bu plan üzerinde Abdullah Öcalan ile anlaşarak uygulamaya geçeceğine inanmak mümkün müdür? Nitekim bugünden bakınca ABD ve İsrail’in bölgeye yönelik planının ne olduğu apaçık ortaya çıktı. Peki, Öcalan’ın Türkiye devleti ile ortaklaştığı ve ABD-İsrail planı ile faklı, onunla çelişen veya çatışan planının ne olduğuna dair bir somut gelişme gördük mü?
7 Haziran 2015 genel seçimlerinden sonra 8 Ağustos’ta başlayan, amacının ne olduğu ve siyasi sorumluluğunu kimin üstlendiğini bugün de bilmediğimiz Hendek Savaşları’ndan sonra, Mersin’de ve Ankara Tusaş’ta gerçekleşen birkaç sembolik ve amaçsız eylem dışında, Türkiye’de uzun süredir PKK’nin askeri faaliyeti yoktu. TSK ile PKK gerillası arasında, artık güneye ve sınır ötesine inmiş, Kuzey Irak topraklarında, Zap, Metina, Avaşin, Gara, Hakurk ve Kandil bölgelerinde topçu ateşi, sıcak çatışma, dron veya uçaklarla hava saldırısı şeklinde devam eden bir savaş sürüyordu. Ve Suriye’de, Fırat’ın doğusunda SDG ve “Rojava Devrimi” vardı. Bir Kürdistan parçasında daha, bir “statü” fiilen ortaya çıkmış ve kalıcılaşma emareleri belirmişti.
“Süreç” denilen şeyin en sert tartışması da buradan çıktı. Öcalan’ın çağrısı üzerine PKK’nin silah bırakma kararı SDG’yi kapsıyor mu, kapsamıyor mu? Devlet “Öcalan’ın silah bırakma çağrısı SDG’yi de kapsıyor” diye ısrar etti; DEM Parti sözcüleri “hayır, kapsamıyor” diye ısrarla itiraz ettiler. Halbuki çağrı Öcalan’ın ise, Öcalan orada, siz de oradasınız, sorarsınız. Her halde bir mutabakat ortaya çıkmış olmalı ki; SDG dağıldı, YPG ağır silahlarını HTŞ devletine teslim etti.
Bir yandan Bahçeli’nin konuşmalarıyla Kuzey’in gözüne far tutulurken; bir yandan Suriye’de Kürdün ağzındaki lokmayı kapma planı yürütülüyordu. Kürtler ne zaman “devlet hiçbir somut adım atmıyor” diye homurdanmaya başlasa, Bahçeli el yükselten bir cümle kurarak “sürecin gazını” almaya, Uçum beklentileri tırtıklamaya, AKP sözcüleri tehdit savurmaya başlıyor ve konu tartışmanın başladığı noktadan daha aşağı, daha geri bir seviyeden devam ediyor. Mekanizma en başından böyle kuruldu ve böyle çalışıyor. Bahçeli’nin Türkgün’de yayınlanan uzun yazısına kadar.
Belli ki, 2024 yazında Suriye’de Esat rejiminin sona ermek üzere olduğu bilgisi ABD ve İngiltere gibi iki işlek kanal üzerinden, muhtemelen İsrail kanalı da aynı ölçüde işlektir, Ankara’ya iletilmiştir. Tamam Suriye değişecek ama SDG ne olacak, Kuzeydoğu Suriye’de Kürtler bir statü elde edecekler mi? Süreç denilen konunun, gündeme geldiği günlerde, Türkiye Cumhuriyeti için merkezi soru ve sürecin devlet açısından temel motivasyonu buydu: “Abdullah Öcalan’ın sadece Kandil üzerinde değil; Rojava kadroları üzerinde de etkisi var, bu etkileme gücünü; Suriye’de bir Kürt statüsünün ortaya çıkmaması için bir imkana dönüştürebilir miyiz?” Bu yaklaşımın devamı “Rojhilat’ta da aynı mekanizma çalışır mı?”
Peki ne oldu? Sürecin etkisi altında SDG Suriye’de oynaması gereken rolü oynamadı, her konuda hareketsiz kaldı. Temsil ettiği “Diğer Suriye tahayyülü” HTŞ çeteleri tarafından uygulanan yaygın Alevi katliamlarına, Dürzi katliamına, laik, seküler Araplara ve Hristiyan Suriyelilere uygulanan, yağmalama, katliam ve göçe zorlama faaliyetleri esnasında ezilenlerin yanında olmasını gerektirirdi. Eğer söylendiği gibi en az 60 bin eğitimli ve deneyimli askerin ve güçlü bir toplumsal örgütlülüğün varsa, sahada ve dünyada güçlü uluslararası ilişkilerin varsa bunu yapabilirsin. SDG katliama maruz kalanlarla değil; 2025 Mart ayı başında Alevi katliamlarıyla, kendisini destekleyen güçlerin bile “N’oluyor?” dediği bir anda HTŞ ile 10 Mart Mutabakatı’nı imzalayarak HTŞ’ye meşruiyet kredisi açtı ve kendisini daha sonra zora sokacak taahhütlere girdi.
Sürecin başında SDG yönetimi, “ABD ve İsrail’in planını reddediyoruz” diye, o güne kadar silahlanmasını sağlamış ve ihtiyaç olduğunda hava desteği vermiş, her yıl şişirilmiş rakamlarla mali olarak desteklemiş ABD’den uzak dururken; PKK ve SDG’ye Öcalan üzerinden bu aklı veren Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın mihmandarlığında, Ahmet el Şara, ABD, Suudi Arabistan, Katar, Fransa, İtalya, Hollanda nezdinde meşruiyet ve güven kazanmak için yoğun bir görüşme ve toplantı trafiği gerçekleştiriyordu.
2.
Muhalefeti Böl, Otoriterleşmede Sıçrama Yap
İktidarın diğer hedefi ise toplumsal muhalefetin yükselmesini, Türkiye’nin, (yani iktidarın) “değişmesini” önlemek, bunun için DEM Parti-CHP arasında yerel seçimlerde ortaya çıkan olumlu ilişkiyi koparmaktı. Bu bakımdan “süreç” CHP adayı olarak seçilmiş, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in 5 Kasım 2024’de “silahlı terör örgütüne, PKK-KCK’ye üyelikten” gözaltına alınıp tutuklanması ve yerine kayyım atanmasıyla başlatıldı. İstanbul’da “kent uzlaşısı” veya “İstanbul ittifakı” çerçevesinde işbirliği yapılan bütün belediyelere, yolsuzluk, “terör”, vs vs suçlamalarla operasyon gerçekleştirildi. Sözde ‘silahlı mücadeleye son vermek” üzere başlatılmış bir “süreç” var ve rejim yerel seçimlerde CHP listelerinden seçilmiş Kürtleri terörist, demokratik siyaset zemininde gerçekleşmiş bir seçim işbirliğini “terör” suçu olarak görüyor. İşe her zaman başladığı yerden başlıyor, seçilmiş Kürtleri gözaltına alıyor ve tutukluyor.
Bu ve benzeri çelişkili tutumları, siyaset bilgesi edasıyla, “müzakere taktiğidir, bunlar normaldir” diyerek karşılayan ve bizi “tez canlılıkla”, “ulusal mücadelelerin gerçekliğini kavrayamamakla” eleştiren kardeşlerimiz oldu.
Esasen DEM Parti listelerinden seçilen yerel yöneticilere 2013 ve 2019 yerel seçimlerinden sonra olduğu gibi 2023 yerel seçimlerinden sonra da görevden alma, gözaltı ve tutuklama furyası başlamıştı. Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, Ahmet Özer’le aynı günlerde görevden alındı.
Sonra süreç şöyle işledi:
HDK operasyonları ve davaları yayılarak devam etti, ediyor. 2026 Mayıs’ında Amasya’da HDK davasının duruşmaları başladı. Adana’da HDK bağlantısı için ifadeler alınıyor. Ankara devam ediyor…Benim bilmediğim kim bilir başka nerelerde devlet rutini işliyor.
DEM Parti bileşenlerine yönelik operasyonlar “canlandı”.. Önce bileşenlerden ESP’ye, sürece eleştiriler yöneltmesinin ardından, bütün bileşenlere 1 Mayıs öncesinde, yaygın şafak operasyonları düzenlendi.
Mahkemeler siyasi savunma izlenimi veren savunma sahiplerine ceza yağdırıyor.
Hakkari Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış’a “örgüt yöneticiliğinden” 19 yıl 6 ay, çok sayıda isme örgüt üyeliğinden 8 yıl 9 ay ve bir kısım isme de 6 yıl 3 ay hapis cezası yağdırıldı.
Rejim İmralı Heyetine ve DEM Parti yönetimine, yukarıda ve sınırlı bir “kata” ne kadar hareket ve ifade özgürlüğü sağlıyorsa; aşağıda, halkın içinde, Newroz’a gelen, mitinglere katılan Kürt gençlerine, Milletvekillerine, parti üyelerine ve sosyalistlere o kadar sert davranıyor. Sokakta sıradan polis amirlerinin sıklıkla DEM Parti Milletvekillerine, hatta son 1 Mayıs’ta TİP Genel Başkanı Erkan Baş’a nasıl kasıtlı ve kötü davrandığını ve polisleri bu amaçla yönlendirdiğini gördüm, görüyorum. Hakkını arayan işçiye, miting dağılırken alandan ayrılan CHP’li gence; Üniversitesi’nin aniden kapatılıvermesine tepki gösteren Bilgi üniversitesi öğrencisine, vahşi madencilik şirketlerine karşı toprağını, suyunu, zeytinini fındığını korumaya çalışan köylüye; doğru haber yapan gazeteciye, rezerv alan ve acele kamulaştırma uygulamalarında tapusunu savunan küçük mülk sahibine saldırıyor.
CHP’ye karşı topyekun, merkezi bir planlama çerçevesinde yürütüldüğü gizlenmeyen bir savaş, tam bir darbe mantığı içinde devam ediyor. Özellikle yargı ve kolluk içindeki bir kısım kamu görevlisi, Saray yönlendirmesiyle, bir “örgüt yaklaşımı içinde”, kamu görevinden kaynaklanan ve hukukla sınırlı kullanmaları gereken yetkilerini; yani devletin “zor tekelini”; tamamen siyasal saiklerle ve hukuksuz biçimde kullanarak CHP’sini paralize etmeyi, CB adaylarını tasfiye etmeyi, CHP’yi parçalamayı ve kapatmayı hedefleyen bir kuşatma harekatı yürütüyorlar.
Nitekim bir istinaf mahkemesinin verdiği “mutlak butlan” kararı ve iki gün sonra CHP Genel Merkez binasının kapısı kırılarak, biber gazı, plastik mermi ve coplarla polis güçleri tarafından “ele geçirilmesi”, uzun yargı süreçlerini gerektiren parti kapatma prosedürünün yerini alan bir uygulamadır. CHP iktidar tarafından, taşeron görevi verilen eski genel başkanının ve destekçisi grubun katkısıyla kapatılmıştır. Bundan sonrası yeni bir kanal açmanın meşruiyetini gözeten kısa süreli bir çatışma dönemi olacaktır. Burada Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ekibi direnç ve kararlılığını yükselterek sürdürürse, darbenin stratejik adımlarını Özgür Özel’i tutuklayarak sürdürme niyetinde olan rejimin önü kesilebilir. Tereddüt ve uzlaşma çabaları ise rejimi cesaretlendirecektir.
“Süreç” boyunca neler oldu sorusuna verilecek iki büyük cevaptan birisi Rojava’da Kürt kazanımlarının, Türkiye’nin ısrarlı müdahaleleri sonucunda ve “müzakere süreci”nin etkisi altında, çok büyük ölçüde gasp edilmesidir. Dolayısıyla süreç Kürtlerin Suriye’de bir statü kazanmasını önleme amacı yönünden tamamlanmıştır.
İkincisi ise ülke içinde otoriterleşme sürecinin, siyasal muhalefetin diğer büyük parçasının “süreç” ile paralize edildiği koşullarda hız kazanması ve bu çerçevede CHP’yi merkezine koyan darbe sürecinin sıçramalarla derinleşmesidir. Süreç olmasaydı ve DEM Parti muhalefetin bir büyük kanadı olarak, rejimin otoriterleşme ataklarına karşı çıksaydı ne olurdu? DEM Parti’nin ve bileşenlerinin örgüt ve eylem kapasitelerinin uzun süredir yerlerde süründüğü sır değil. Rejimin saldırılarına karşı mücadelenin toplamına sonucu değiştirici bir katkı yapılamazdı. Ama bu mücadele süreci içinde örgüt ve eylem kapasitesi nisbeten canlanabilir, güçlenebilirdi. Bu imkan kaybedilmiştir.
3.
Atılan ve Atılmayan Adımlar
27 Şubat bildirisiyle “kültüralist” olanlar dahil, Kürtler adına hiçbir kolektif hak talebinde bulunulmadığı Öcalan tarafından ilan edildi. İstenilen sadece, bildiri metnine konmayıp Sırrı Süreyya Önder tarafından sözlü olarak dile getirilen hukuki güvence ve demokratik siyaset alanı idi.
Bu arada PKK Kongresini topladı, kendisini feshetme ve silahlı mücadeleye son verme kararı aldı. Sembolik bir eylemle “devletin gözü önünde” silah yaktı.
Silah yakma eyleminin ardından 5 Ağustos 2025’te TBMM bünyesinde “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu. TBMM Başkanı N. Kurtulmuş’un başkanlık ettiği Komisyon 18 Şubat’ta raporunu yayınladı. Raporda AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, Kayyım uygulamasına son verilmesi ve örgüt üyelerinin Kandil’den veya Avrupadan ülkeye dönüşleri ve demokratik siyaset alanında faaliyet gösterebilmeleri için hukuki güvence sağlayacak “geçiş yasaları”nın çıkarılması önerildi.
Örgüt geçiş yasaları çıkarılıp hukuki güvence sağlandıktan sonra silahlarını bırakacağını; devlet ise silahların bırakıldığı istihbarat örgütü tarafından tespit ve teyit edildikten sonra geçiş yasalarının çıkarılacağını savunduğu için henüz bu alanda somut bir ilerleme yok. Hatta AKP sözcüleri tarafından, örgütün samimiyetini kanıtlaması için, rejim tarafından adı “Diyarbakır Anneleri” olarak anılan, istihbarat eliyle “oluşturulmuş” grup adına, kaçırıldığı iddia edilen 350 çocuğun iadesinin gerçekleştirmesinin beklendiği bile söylendi. Adım atmaya “niyetimiz yok” demenin bir yeni versiyonu!
Ancak, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması için herhangi bir yeni düzenleme veya karşılıklılık gerekmiyor. Rejimin niyeti varsa, Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala başta olmak üzere haklarında tahliye edilmeleri yönünde AİHM ve AYM kararı bulunan isimlerin, zaten Anayasa böyle emrettiği için derhal serbest bırakılmaları gerekirdi. Keza kayyım uygulamasına son verilmesi ve seçilmiş başkanların göreve iadesi için de sadece bir idari karar yeterlidir. Ancak rejim bu yönde de bir adım atmamakta ısrarlıdır. Çünkü gaspettiği hiçbir şeyi, çatışmayı göze alamayacağı veya verili koşullarda çatışarak püskürtemeyeceği “zor” ile karşılaşma durumları dışında, geri vermemek, bu rejimin karakteridir.
Peki rejimin otoriterleşme yönünde katettiği mesafeleri; gasp ettiği demokratik hak ve özgürlükleri topluma iade etmesi; yani bir demokratikleşme sürecinin gerçekleşmesi için ve sahip olduğu, devletin şiddet tekeline dayanarak, hukuk dışı ve anayasayı apaçık biçimde ihlal ederek “esir tuttuğu” siyasi tutsakları özgür bırakması için, karşısında hangi zorlayıcı unsurlar var?
Ülke içinde devam eden veya nüksetme potansiyeli olan bir silahlı çatışma hali söz konusu değil. Devlet uzun bir süredir, silahlı mücadeleyi, kendisine yönelik bir saldırı olmasa bile Suriye ve Irak topraklarında fiili işgal alanları yaratmak için ve İsrailvari politikalarla topraklarını genişletmek için bahane haline getirdi. Bu gerekçe aynı zamanda ülke siyasetini, devletin kurumsal yapısını yeniden şekillendirmek, demokratik hak ve özgürlükleri sınırlamak; bütün ezilen toplum kesimlerini baskı altına almak; gelir dağılımını en sert biçimde bozmak ve yeni bir varlıklı zümre yaratmak için de kullanılıyor.
Herhangi bir “dış güç”, bölgede kanlı hegemonya savaşlarının zirve yaptığı bir dönemde, bölgesel güç Türkiye’ye “PKK’nin taleplerini kabul et”, “Kürtlere statü tanı”, “demokratik standartlarını yükselt” demesi ihtimali söz konusu değildir. Kaldı ki ABD’nin, İngiltere’nin veya Rusya’nın, özgürlükçü ve demokrasi sevdalısı güçler olduğunu kimse söyleyemez. Türkiye’ye “demokrasi standartlarını yükselt” fiyakasını en son yapan Avrupa Birliği, o lafları çoktan yaladı yuttu.
Geriye ne kaldı? Kürt halkının ve Türkiye demokrasi güçlerinin ortak barış ve demokrasi mücadelesi! Bu mücadelenin şahıslardan ve müzakere masalarından bağımsız olarak toplumsallaştırılması; halkın siyasetin doğrudan öznesi haline gelmesi; mücadelenin yerellerden başlayarak meclisleşmesi, sokaklara, meydanlara yerleşmesi; Toplumsal, siyasal muhalefetin birleşik mücadelesinin adım adım inşası. Bu olmaksızın hiçbir liderin, önderin, siyasi şahsiyetin kişisel müzakereler yoluyla barışın ve demokrasinin önünü açması sözkonusu değildir.
Fakat bu süreç, en başından bu kapıyı kapatarak yola çıktı.
Bir tarafta “mührü” elinde tutan Süleyman; yani tek adam Erdoğan. Karşısında da, “İrademiz” Öcalan!”.
Böyle olunca 2026 yılında Kürt halkının eşit yurttaşlık talebini doğrudan dile getirmek yerine, Malazgirt zaferi, Yavuz ile İdrisi Bitlisi ittifakı, Çaldıran zaferi, Ümmet Birliği ve benzeri gereksiz, anlamsız, anakronik ve Yavuz örneğinde olduğu gibi Türkmen-Alevi katliamlarıyla anılan bir yığın gereksiz ve tutarsız malumatla yola çıkılmasına şaşıramayız. Tabii bu tarih anlatılarının amacı, “Türkiye Kürtlerle sorunun çözerse, güçlerimizi birleştirirsek, bölgede Türkiye’nin önü açılır, nüfuz alanı genişler, stratejik avantajlar elde eder.” diye özetleyebileceğimiz “havuç” vaadidir. Bunun simetriğinde ise “Kürtler alternatifsiz değil. Herkes bizimle görüşüyor. İsrail’e gittik, büyük alaka gördük” anlatısı bulunuyor. Rejimin ve devletin odaklandığı yerin bu anlatılar olmadığından eminim. Belki de o kadar uzun metinler devleti ikna etmek için değil; Kürtleri ikna etmek içindir.
Bu hengame içinde her şey çözülmüş de; eksik kalan, Marks’a tuhaf eleştiriler yöneltme, Marksizmi tamamlama, Türkiye sosyalist hareketinin ufkunu açma, yeni bir enternasyonalizm inşa etme; PKK ile Mahir Çayan ve THKP arasında devamlılık ilişkisi olduğu iddiasını tazeleme ve güçlendirme gibi fantastik işlermiş gibi bir rüzgar da estirildi. Rüzgarın önemsenecek bir etki yarattığını söyleyemem.
4.
Devletin Süreci, İmralı’nın Süreci
En başta sorduğum soruya dönerek yazıyı bitireyim: Süreç ne idi ne oldu?
Esasen iki farklı “süreç” vardı. Devletin süreci ve diğeri Kürt halkının ve Türkiye barış ve demokrasi güçlerine tahayyül ettirilen süreç.
Önce ikincisinden başlayayım. Kürt halkı için kolektif haklar ve statü talep edilmedi ve sonunda konu Öcalan’a statü talebine kadar daraldı. Geçiş yasası veya yasaları ortada yok. Yeni yasal, anayasal düzenlemeye ihtiyaç olmayan; zaten yapılması gereken Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve benzer durumdaki AİHM ve AYM kararlarına uyularak derhal serbest bırakılması gereken isimler serbest bırakılmadı. Selahattin Demirtaş gibi, barış ve demokrasi mücadelesinin toplumsallaşmasına büyük katkısı olacak bir isim hala keyfi olarak zindanda tutuluyor. Kayyımlar yerinde duruyor. Görevden alınan başkanlar da hukuki bir engel olmadığı halde görece iade edilmiyor. Vs vs.
Başından beri Bahçeli’nin vaadkar konuşmalarıyla, yürüyormuş gibi yapılan ve rejim adına vaadettiği hiçbir şeyin gerçekleşmediği süreç, sonunda onun Türkgün Gazetesi’ndeki (18 Mayıs 2026) açıklamalarıyla yere çakıldı. Bu tekrarlarla ve laf salatasıyla dolu uzun yazıda Kürt kelimesi, sadece bir defa, “Öcalan’ın Kürtlerin temsilcisi” olarak görülmeyeceğini belirtirken geçmektedir.
Çok uzatmadan özetleyeyim: Bahçeli’ye göre sorun “terör” sorunudur ve Öcalan örgüt üzerinde geniş etkisi olan “Kurucu önder”dir.
Bu sıfat, parçalı yapılarla bu tür süreçleri başarıyla sonuçlandırmak çok zor olduğu için, dış müdahale ve provokasyonlara maruz kalınma ihtimali olduğu için, kullanılmıştır. “..fesih ve silah bırakma kararlılığını gösteren, bu yönde bölgeye de çağrı yapan PKK’nın kurucu önderliğinin örgüt üzerindeki etki alanını devam ettirme, buna uygun bir kavramsal çerçeve geliştirirerek etki gücünü artırma zarureti ortaya” çıkmaktadır. ..”Adı geçenin mahkumiyet hali saklı kalmak üzere bir sosyal statüyle techiz edilmesi, münfesih PKK ve bileşenlerinin örgütsel faaliyetlerinin yahut silah bırakmalarının daha sağlıklı şekilde yürütülmesini mümkün kılacaktır.
Örgütün kendisini feshetmesiyle “kurucu önder” sıfatı geçerliliğini kaybetmiştir. Şimdi kısmen de olsa silahlarını teslim etmekte olan örgütün silahlarını tamamen teslim etmesi, Suriye, Irak ve İran’ın yanı sıra Avrupa’da da örgütlenmeleri olan yapının, tüm bileşenleriyle sonlanması, bütün uzantılarının tasfiyesi; tasfiye sürecinde çok sesliliğin oluşmaması, sürece itirazların ortaya çıkmaması için Öcalan’ın devletin ilgili organizasyonuyla birlikte ve etkin çalışması için yeni bir statüye ihtiyaç vardır. Kendisine verilecek statü, tasfiye süreci bittiğinde sona erecektir.
Bahçeli Öcalan’ı bir “tasfiye memuru” olarak tarif etmekte, hizmetini başarıyla yürütmesi için ona “kurucu önder” dediğini, tasfiye sürecinde bundan sonraki hizmetleri için de geçici bir sıfata ihtiyaç olduğunu söylemektedir.
Metnin özeti budur. Öcalan’ın her kavramın başına demokratik sıfatı eklemesiyle yarışır şekilde, Bahçeli imzalı metinde de demokrasi, tam demokrasi, demokratikleşme kavramları bol bol geçmekle birlikte bunların tamamı tasfiye sürecinden sonraya ertelenmektedir. Uzun ve demagojik anlatımlarda adı bile anılmadan Kürt halkına asimilasyon güzellemesi yapılmaktadır. Kısacası dersine çalışmış bir istihbarat elemanının kaleme aldığı anlaşılan metin Bahçeli imzasıyla, Kürtlere hiçbir şey vaad etmeden, Öcalan’a da “mahkumiyet hali”nin devamından başka bir şey önermeden tasfiye ve teslim sürecini detaylandırmaktadır. Barış ve demokrasi isteyen, fakat bunu bir tek adama iradesini teslim ederek; onun Bahçeli’nin “beklenmedik ve kararlı” katkısıyla diğer tek adamı ikna etmesi üzerinden gerçekleşeceğini uman taraf açısından süreç budur. Elbette barış dümanla yapılır. Güç ve iktidar kimdeyse onunla müzakere etmeye mecbur olursunuz. Buna değil, ama faşist bir siyasetçiye övgüler düzülmesine, onun kişiliğinin övülmesine, güvenilmez ve kriminal bir kişiliğin toplum vicdanında aklanmasına itiraz ettik, ediyoruz.
Peki devletin süreci ne oldu?
Devlet Rojava’da, Kürdün yaptıklarını yıktı, çok ağır bedellerle kazandığı “elindeki lokmayı” kaptı.
Türkiye’de, müzakere süreciyle eş zamanlı olarak toplumsal muhalefeti böldü, otoriterleşme sürecini sıçramalarla ilerletti. DEM Parti bu operasyonlara mezarlıktan geçerken yapıldığı gibi mırıldanarak tepki gösterebildi. Bugün de açıktan ve yüksek sesle tepki veremiyor. Rejimin demokrasinin son kırıntılarını da yok ettiği, barışa dair bir adım atmadığı, hukuksuz ve adaletsiz bir düzen kurduğu apaçık ortadayken süreçten de ayrılamıyor. Sürecin her hangi bir pozitif sonucu olacağına inandığı için değil; ayrılma inisiyatifine sahip olmadığı için, çünkü müzakere süreci boyunca parti olmaktan vazgeçtiği için ayrılamıyor. Rejim ise DEM Parti’yi CHP’ye karşı yürüttüğü operasyonlarda bu sayede pasifize ettiği için; Anayasa değişikliği gündeme geldiğinde DEM Parti Meclis grubuna ihtiyacı olduğu için ve Kürt seçmeni beklenti içine sokarak desteğini almayı planladığı için masayı devirmiyor, süreci sürdürüyor.
Sis dağılmaya başladı, görüldü ki, Bahçeli ve bahçesiz Devlet, başlangıç noktasına dönmeye karar vermiş. Hatta o noktadan hiç ayrılmamış. Konumlarını açıkça ortaya koyuyorlar, çünkü alacaklarını aldıklarını ve daha fazlasını alabileceklerini düşünüyorlar.
Barış ve demokrasi güçlerinin de kendi konumunu aynı berraklıkta görmeye ihtiyacı yok mu?












