İktidarın “terörsüz Türkiye” adını verdiği ve “asla müzakere yok” diye söze başlayıp, sanki PKK askeri olarak yenilmiş ve teslim olmuş gibi davrandığı; Kürt siyasetinin Abdullah Öcalan’ın fomülasyonuyla “Barış ve Demokratik Toplum” süreci ve medyanın “müzakere süreci” dediği “şey” için geçtiğimiz günlerde “yavaşladı” ve iktidar sözcülerinin son açıklamaları üzerine tıkandı ve “donduruldu” deniliyor.
DEM Parti Eş genel Başkanı Tuncay Bakırhan ise, “mühür Erdoğan’da, Süleyman O’dur” diyerek “tıkanmanın” veya “yavaşlamanın” ortadan kalkması için Erdoğan’ı adres gösterdi, kendisini çözüm yönünde adım atmaya çağırdı.
Süreç denilen siyasal vakıa gerçekte neydi veya nedir sorularına, herkesin bildiği ayrıntıların sadece zorunlu olanlarına değinerek cevaplar vermek istiyorum.
Çok Şey Değişecek, Her Şey Değişecek
Söylendiğinde bu bağlantı kurulamamış olsa da, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 3 Haziran 2023’te partisinin Meclis grubunda söylediği şu cümle sonradan sürecin asıl başlangıç “vuruşu” olarak, kabul edilir: “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir, inşallah Türkiye değişmez.”
Bahçeli’nin zaman zaman “ebced” hesaplarını, Hurufi metodlarını çağrıştıran, “derinmiş” ve bir yaptırım gücü varmış gibi görünen; gerçekte herhangi bir derinliği olmayan saçmalıkları, grup konuşması diye yaptığını biliyoruz. Ünlü “MHP’nin kuruluşunun 40. yılında iktidara geleceğini” anlattığı hesaplamayı hatırlayalım. Benzer şekilde muğlak ifadeler, dinlediği şarkılar, parmağındaki yüzüğün üzerinde yazan söz vb sembollerle adeta muhatabına “duman işaretiyle” mesaj göndermeler, özellikle “süreç” döneminde bir “yorumcular”, anlamlandırıcılar grubunun ortaya çıkmasına yol açtı. Benim yorumum ise şudur: Bahçeli’nin konuşmaları bir kötülük, bir halk düşmanlığı ima ediyorsa gerçek olması muhtemeldir; endişe gerekir. Bahçeli iyiye, barışa, demokrasiye, özgürlüğe dair bir vaadde bulunuyorsa, boş laftır, bir oyun peşindedir, kanmamak ve sırtımızı kollamak gerekir. Gene de iki sene öncesine kadar kullandığı düşman, provokatif, Kürt olan herkesi ve her kurumu hedef gösteren kirli dili terketmiş olması memleketin hayrınadır.
Ama herkes benim gibi düşünmediği için; sürecin, şahsına ve hemen hemen hiç biri bir sonuç yaratmadığı halde, sözlerine önem kazandırdığı birinci kişi Devlet Bahçelidir.
Yukarıdaki bölgesel gelişmelere dair kehanet de, gelişmeleri yakından takip edenler için sürpriz bir bilgi içermiyordu. Zaten o gün değil; 2024 Kasım ayı sonunda HTŞ’nin aniden İdlib’den çıkıp, önce Halep’i ve yol boyunca Esad ordusundan ve Rusya güçlerinden engelleme görmeden 8 Aralık’ta Şam’ı ele geçirmesiyle Bahçeli’nin sözünde meğer bir hikmet gizli olduğu ortaya çıkmış kabul edildi. Bugünlerde 28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı da yeni bir hikmet olarak öncekinin yanına yazılmıştır.
Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te Meclis açılışında DEM Parti sıralarına giderek milletvekillerinin elini sıkması ve 21 Ekim’de partisinin Meclis Grup toplantısında “Abdullah Öcalan TBMM’ye gelsin, DEM Parti Grup toplantısında konuşsun, örgütü lağvettiğini haykırsın. Umut hakkından faydalansın” demesiyle, kehanet bir “sürece evrildi”. Erdoğan Bahçeli’nin davetine karşı çıkmadı, İmralı’da neredeyse 4 yıldır devam ettiğini “bildiğimiz”, hatta sona ermesi için şahsen benim de ne zaman sorulsa görüş bildirdiğim “mutlak tecrit” sona erdi. Önce akraba Milletvekili Ömer Öcalan, sonra İmralı Heyeti olarak adlandırılacak Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder İmralı’ya gitti.
Böylece “süreç” ilk meyvesini verdi ve “mutlak tecrit” sona erdi. Öcalan’a “sekretarya” desteği vermesi için adaya uzun yıllardır cezaevinde olan yeni isimler gönderildi. Bunu da ikinci meyve olarak not edelim.
Özetle süreç başından bugüne bir tane kapı açtı; bu kapı İmralı kapısıdır ve resmi bilgi olarak, sadece içeriye doğru açılmıştır.
Görüşme notları, 27 Şubat metni, manifesto ve sık sık edit edilmiş versiyonları ortama sızdırılan “İmralı tutanakları” ile bir yandan politik ortam yönlendirilmek istendi, bir yandan hepimiz devletin izin verdiği ölçüde ne olup bitiğine dair bilgi sahibi olduk. Üzerine kendi birikimimizle; başka birikim sahiplerini okuyarak ve dinleyerek ve elbette sahada olup biteni analiz ederek gidişatı görmeye ve göstermeye çalıştık.
Süreç Neden Gündeme Geldi: Bölgede Çatışma ve Savaşların Yol Açtığı Altüst Oluşlar ve Kürtlerin Statüsü Sorunu
Nüfusuyla, coğrafyasıyla Kürdistan, dört bölge devletinin egemenliğinde, parçalıdır. Bölge her zaman dünyanın en büyük güçlerinin hegemonya mücadelelerine ve bölge devletlerinin her talebi yok sayma, baskı ve şiddetle çözme politikalarına sahne olmakla birlikte, bu mücadeleler son çeyrek yüzyılda giderek bölgeyi yangın yerine çevirmiştir. 1984’ten başlayarak önce Kuzey’de, Türkiye sınırları içinde sonra Güney’de PKK gerillasına ve Kürt toplumsal muhalefetine karşı Türkiye devletinin “ayaklanma bastırma” harekatı ve gayrı nizami harp faaliyetleri, Birinci ve ikinci Irak savaşları, Libya’da işgal, Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarı ve darbe; Bölgede İŞİD’in sahne alması, Suriye’de ABD-İngiltere, Türkiye destekli, uzun süreli Selefi Cihatçı vekalet savaşı; Lübnan’a, Yemen’e, Irak’a, Suriye’ye, İran’ın müttefiki güçleri hedefleyen ve böylece bölge devletlerini ve halkları terörize etmeyi amaçlayan İsrail saldırıları, Türkiye’nin Irak Kürdistanı Özerk Bölgesi topraklarında “terörle mücadele” gerekçesiyle sayısız üsler kurması, askeri olarak kalıcılaşması, aynı gerekçeyle Suriye’de de önemli büyüklükte toprak ele geçirmesi. Son olarak İran savaşıyla birlikte Kürdistan’ın bütün parçaları hem bölgesel savaşların etkilerini, hem egemen devletlerin saldırılarını yaşamıştır, yaşamaktadır.
Türkiye Devleti, sadece Türkiye topraklarında değil, herhangi bir parçada Kürtlerin bir statü elde etmesini ve diasporada kurumsallık kazanmasını, kendi bekasına doğrudan tehdit olarak algılamaktadır. Buna Türkiye’deki demokratik zeminde gelişen HDP/DEM partilerinin varlığı ve temsili siyasette elde ettiği başarı düzeyi dahildir.
Irak Kürdistan Özerk Bölgesi yönetimiyle zaman içinde iyi ilişkiler kurulmuş görünse de, “bağımsızlık referandumu” girişimine en şiddetli tepkiyi Türkiye vermiştir. Mesut Barzani Şırnak’a silahlı korumalarıyla geldi diye kıyamet koparanlar, Türkiye’nin Kürdistan Özerk Yönetimi topraklarında bir kolordu düzeyinde yerleşik askeri varlığının olmasını bir “hak” gibi görmektedirler. Keza Suriye’nin toprak bütünlüğünden en fazla söz eden Türkiye’nin Suriye’deki Kürt nüfusu yerlerinden yurtlarından etmek için askeri güçle girdiği ve yerleştiği Suriye topraklarından, başından beri destekledikleri Ahmet el Şara iktidarının kurulmuş olmasına rağmen çıkmaması da, işgali kendisi için hak görme anlayışının bir başka tezahürüdür.
Türkiye’de “Derin devlet” adına konuşanlar, sanırım ilk defa Mehmet Ağar’ın telaffuz ettiği, “Artık geri çekilmek yok” cümlesini sık sık tekrarlıyor. Son bir kaç yıldır “Bölgede hazır kaotik ortam varken” Kerkük’ü ele geçirmek; durumu kısa vadeli bir “fırsat penceresi” olarak değerlendirip, Irak Kürdistan’ını “işgal ve ilhak etmek” (Serdar Akinan youtube kanalında Sibel Edmonds, 26 Nisan 2026) lafları edilir. Savaş sanayimizin çok geliştiği; İsrail’e 72 saatte gidileceği, 300 bin şehit de versek İsrail’i dümdüz edeceğimiz, Karabağ’a ve Libya’ya nasıl girdiysek İsrail’e de o şekilde girebileceğimiz vb vb laflarını söyleyen şahısların, neyi ne kadar temsil ettiği değil; bu fikirlerin giderek anonimleşmekte olduğu önemlidir. Birinci Dünya Savaşına girerken, uluslaşmanın önünde engel olarak görülen “gayrı müslimleri” Ermenilerden başlayarak en kanlı biçimde tasfiye eden zihniyetin takipçilerinin; Kürtlerle asimilasyon dışında bir “kardeşleşme”ye, “tekçi”likten vazgeçmeye; misak-ı Milli sınırlarına, üstelik Musul ve Kerkük bahanesi de varken razı olacağı, demokratik, özgürlükçü, halkın en geniş kesimlerinin refahının giderek arttığı, medeni bir ülke tahayyül ettiğine inanabilir miyiz?
Bölge uzun bir dönem boyunca, büyük güçlerin hegemonya mücadelelerini adım adım geliştirdiği, devlet dışı güçlerin devletlerle ve birbiriyle çatıştığı bir kanlı boğazlaşma coğrafyasıdır. Ve en büyük bölgesel güç durumundaki Türkiye hem kendi gücüyle, hem himaye ettiği devlet dışı yapılarla; büyük güçlerle çatışmamaya özen göstererek, büyük değişimlerle uyum içinde, kendi fırsatlarını değerlendirme çabasındadır.
Bu kaotik ve tehditkar ortamda Kürtler iki parçada statü elde ettiler. Birincisi Irak Kürdistanı Özerk Bölgesidir. Siyasal yapısı oturmuş, istikrar kazanmış değildir. Ama bir statüdür.
İkincisi Türkiye’de, Kürt siyasal hareketi, demokratik siyaset zemininde Türkiye sosyalist hareketinin kimi unsurlarıyla birlikte parlamentonun üçüncü büyük partisi olmayı başarmış; Meclis grubuyla TBMM’de, milletvekilleri ve örgütüyle ve toplumsal zemindeki varlığıyla sahada etkili bir siyasal/toplumsal güç olduğunu herkese göstermiş; eğer doğru bir siyaset izlerse, halkta karşılığı yüksek bir yönetimle toplumsal desteğini büyütebileceğini ortaya koymuştur.
Statüler geliştirilebilir, örneği çoktur, zayıflatılabilir, ortadan kaldırılmak istenebilir.
Kırmızı Çizgi Rojava
Suriye’de iç savaş esnasında gelişen IŞİD saldırılarına karşı, IŞİD karşıtı Koalisyonun kara gücü sorumluluğunu üstlenen YPG, 13 bin kaybına karşı, askeri yetenekleri ile, bölgedeki Arap aşiretlerinin ve Koalisyonun başını çeken ABD ve diğer batılı devletlerin güvenini ve bütün batı dünyasında IŞİD vahşetine tepki duyan aydınların, kadınların, siyasi hareketlerin gönlünü kazanmıştır. Özellikle kadın savaşçıları, Ortadoğu gibi kadınların toplumsal yaşamda geri planda bulunduğu bir coğrafyada, temsil ettikleri yeni yaşamın sembolleri olarak algılanmış ve hayranlıkla karşılanmıştır. Etnik ve dini kimlikler üzerinden yüzlerce yıldır birbirini öldürmeye doyamamış bir bölgede kadını güçlendirmeyi başa koyan, çoğulcu, katılımcı, etnik ve dini kimliklerle barışık, doğayla uyumu gözeten, eşitlikçi, dayanışmacı, özgürlükçü, seküler bir siyasal/toplumsal model; devletler nezdinde şüphe ile karşılansa da, ilerici, devrimci çevrelerde büyük heyecan yaratmıştır.
Tabii ben de, herkes gibi, “Rojava Devrimi”ne dair bu anlatıdan, belirli bir abartı payını var sayarak, her zaman heyecan duydum. IŞİD’e karşı savaşta deneyim kazanmış, mevcudu hakkında 60 bin-120 bin gibi rakamların konuşulduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne ve onun deneyimli yönetim/komuta kademesine ve SDG’nin sadece güç olarak değil, bir model olarak Suriye için aydınlık bir geleceğin temsilcisi olduğuna güvenmeye hazır oldum. SDG sadece benim için değil, dünyanın her tarafındaki ilerici, devrimci insanlar için, emperyalizmin, siyonizmin, AKP-MHP rejiminin yol verip desteklediği HTŞ/Ahmet el Şara Suriye’sinin karşısında alternatif bir ikinci Suriye tahayyülünün temsilcisi idi.
Tabii şimdilik tedavülden kalkmış gibi görünse de, İran’daki savaşın nasıl sonuçlanacağına bağlı olarak, yarın tekrar kendisini gündeme yerleştirebilecek, İran’ın yerel müttefiki güçlerin temsil ettiği bir başka Suriye tahayyülü de vardır.
Ortadoğu’da ulusal veya ümmet birliği temelli iddiaların mevcut boğazlaşmalara son veremeyeceği yaşanan tarih tarafından apaçık kanıtlanmışken; çok etnisiteli, çok inançlı, çoğulcu, özgürlükçü, bir modelin bölgede yepyeni bir yaşamın inşası için devrimci bir imkan olduğuna, Rojava’dan çok önce, Filistin üzerine zaman zaman uzun uzun konuştuğumuz Filistin’li, Suriye’li, Lübnan’lı, Ürdün’lü arkadaşlarımla birlikte inandım ve şimdi de inanmaya devam ediyorum.
Dolayısıyla Suriye Kürtlerinin merkezinde olduğu, çoğunluğu Arap aşiretlerinin oluşturduğu, başka halk ve inanç gruplarının da içinde yer aldığı, askerlik ve asayiş dahil toplumsal hayatın yerel meclisler üzerinden yönetildiği güçlü bir örgütlenme, en azından bir statü anlamına geliyordu. Kaldı ki SDG aynı zamanda IŞİD’e karşı koalisyon içinde yakın işbirliği ve silah arkadaşlığı yaptığı ABD/CENTKOM ilişkileri başta olmak üzere, AB kurumları, AB üyesi Avrupa Devletleri ve Rusya ile uluslararası ilişkiler kurmuş, IŞİD karşısındaki mücadelesi ile bu devletler nezdinde güvenilir bir dost konumu edinmişti.
Elbette bu durum Türkiye’nin sürekli tekrarlanan tehditlerine ve zaman zaman askeri operasyonlarına, gündelik olarak obüs ve dron saldırılarına ve sıklıkla Türkiye’nin himayesindeki Suriye Milli Ordusu adı verilen selefi çetelerin taciz ve sızma girişimlerine maruz kalmak anlamına geliyordu.
Bu çerçevede zamanı bilinmemekle birlikte, gerçekleşeceğinden emin olduğumuz savaşta, Türkiye’den sonra en büyük Kürt nüfusa sahip olan İran’da da Kürtlerin geleceğinin tartışılacağı kesindi.
Artık “sürece” dönebiliriz.












