Susan Şeylerin Gürültüsü

Bu yılın Vedat Günyol Deneme Ödülü’nü de alan Hüseyin Köse ile “susan şeylerin gürültüsü”nü konuştuk. Şair Yazar Hüseyin Köse’ye şiirden başlayıp akademiye kadar birçok soru sorduk; yıllardır kalemine emek olan şiirden, Atatürk Üniversitesi’nden, akademinin hallerine kadar birçok soru…

Çalışma ve verimlerime deseniz, zaten “kompile” burun kıvırırlar, bir tekini tutup “akademikman” silkeleseniz metrekareye üç kişi birden düşerler buna karşılık… Adeta kendi yalnızlığımla sözlenmişimdir refüjlerde kala kala bu gibi kimseler yüzünden. Atay’a atfen söylersek -teşbihte hata olmaz-, sanki tırnak işaretinin icadından önce hoca olmuşlardır!

 

-Hem şiir hem düzyazıda -özellikle deneme alanında- belli bir nitelikten ödün vermediniz. Bu iki tür arasındaki temel fark nedir sizce?

 -Hüseyin Köse: Sartre, Edebiyat Nedir? isimli klasikleşmiş yapıtında, normal koşullarda şiirin bünyesine hazımsızlık yaratacak kimi durumların düzyazıda rahatlıkla kabul ettirilebileceği kabilinden bir şeyler söyler. Kategorik bir farktır aslında burada altı çizilen. Şiir başarısızlıksa, düzyazı başarıdır Sartre’a göre. Şiir ontik olana içkin gizemli bir açlıksa, düzyazı açıklama. İlki hıçkırıksa, ikincisi yalın bir konuşma ya da toplumsallık. Hatta belki gevezelik. Bana kalırsa, gizli ya da aleni, içe vuran taşkınlık anlarının yoğunluğu bakımından her ikisi de birbirine çok yakın türler. Ne de olsa, “İnsan, kaçınılmaz bir neden olmadıkça, ruhunu öyle herkesin önüne sermez”[1] İşte o, göz önünde olup bitene yönelik görmezden gelinemez, sırt çevrilemez, susturulamaz hakikatlerin “kaçınılmaz neden”leri… Kendini dürtüp durmanın, haksızlıklara, yalnızlıklara, kayıtsızlıklara, dile batan hasarlı yüklemlere, dünyanın kirine pasına yüreğinde tertemiz bir sayfa açmanın sağlam gerekçeleri, yazılı kayıtları gereksindiği o ilk tahrik. Şiir de deneme de, bu açıdan aynı arktan beslenen bir ağacın meyveleri.

Düzyazıdan şiire, şiirden düzyazıya sıçrayışın düzen tutmaz gramerinin türlü azizlikleri, çapanoğlu oyunları var; dili güçsüz bırakan kekeme halleri, sesi bir gecede acemileştiren gıcırtıları, aritmik ezgileri var…

-Aynı zamanda akademisyensiniz. Üretkenliğiniz üniversite ortamında yeterince karşılık buluyor mu, yoksa rahatsızlık mı veriyor?

-Madem mevzu bir kez açıldı, kısaca bir şeyler söyleyeyim “akademi” denilen patolojik muhit hakkında. 22 yıldır taşranın tüm değer ve güdüleriyle kucakladığı bir üniversitedeyim, yaşadığım yerde şimdiye dek yazdığım metinlerin tek satırını dahi okumadan hakkımda nefretengiz hükümler verip bana hasım kesilmiş, adı “meslektaş” olan bir garip mahlûk var. İcra ettikleri açık/gizli nefret söyleminin menzilinin genişliği bakımından ilk sırayı kimselere kaptırmayan bu şahıslar, en hafif deyimle amatör küme oyuncusu cinsindendirler. Her mevzuya çok yakın fazla uzak bir ruh hali içinden konuşurlar. Hiçbiriyle işim olmaz. Onların da benimle. Kurdukları jürilerde kendileri çalıp kendileri oynarlar, yıllardır beni hiçbir etkinliklerine çağırmazlar. Açtığım derslere öğrencilerini göndermez, dahası, her fırsatta kötüleyip dururlar beni. Çalışma ve verimlerime deseniz, zaten “kompile” burun kıvırırlar, bir tekini tutup “akademikman” silkeleseniz metrekareye üç kişi birden düşerler buna karşılık… Adeta kendi yalnızlığımla sözlenmişimdir refüjlerde kala kala bu gibi kimseler yüzünden. Atay’a atfen söylersek -teşbihte hata olmaz-, sanki tırnak işaretinin icadından önce hoca olmuşlardır!

-Deneme alanında en saygın ödüllerden birini Vedat Günyol ödülünü aldınız. Ödüllere bakışınızı ve aldığınız bu ödülün sizdeki karşılığını sormak isterim.

– Bazen önemsediğiniz bir şeyle adınızın yan yana anılmasını istersiniz. Tarifsiz ıssızlaşıp kendi içinizde çukurlaştığınızı hissettiğiniz kimi anlarda çoğaltıp gönendirir bu sizi. Yeniden somut, canlı bir şeylere bağlar. Büyürsünüz. Buna karşın, genelde benzerlikte farklılığı, farklılıkta benzerliği aramak gerektiğinden bahsedilir hep, ötekinin düşüncesine açılmaktan. Sizi mutlak biçimde onaylayandan uzak durmanız gerektiğinden dem vurulur. Ancak belki de bu kuralı bozan tek geçerli durum, kendi benzeriniz olan birinin adına konmuş bir ödülü almaktır. Benim için de anısına ödül konulacak saygınlıktaki bir yaşamın kişiliğime bahşettiği paha biçilmez onur bir yana, bundan fazlası değil. Ayrıca emeğin liyakatinden geçmenin verdiği sorumluluk da şimdi çok daha büyük… Son olarak, karanlık fikir ve uygulamaların memlekette karbon kimyasına dayalı yaşamın en uç sınırlarına dek vardığı bir dönemde, aydınlık bir düşünceyle dürtülmüş olmak için belki de. Ama yine de, bu ödülü, yazarlık yolunda çalışması ve çabası olan, gelişmelere ve yeni arayışlara açık, hayalleri hayatındaki işinden ve gücünden daha fazla yer kaplayan genç bir arkadaşın almasını çok isterdim…

-Son dönem şiirimizde değişik yönelimler dikkat çekiyor. Özellikle genç şairlere baktığınızda neler görüyorsunuz?

– “Sıradan insanlar hep görünüşle ve bir işin sonucuyla tuzağa düşürülürler” [2] diye yazıyordu Niccoló Machiavelli. Sonuçta bu, göremedikleri şeyleri duyumsayamayanlardan müteşekkil bir dünya kuran insanlığın defolu ‘virtu’suna dair kâhince bir okumaydı… Her dönem bu tür felsefi/sosyolojik okumalar yapılmıştır. Her çağda memleketlerin her birinde, sıradanlık bilincinin yeniden ve yeniden üretilip idare edilmesi kadar ürkütücü bir şey yoktur gerçekten de. Çünkü bu tür kritikler her çağın düşünsel aymazlıkları için değişmez bir reçete anlamı taşır. Bunu şunun için söylüyorum; her tarihsel dönemin estetik ve sanatsal pratiği ve estetik eğilimleri, zamansal bir süreklilik içinde belli bir süre sonra –toplumsa yeterli uzlaşımlar üretmesi halinde- kendine özgü bir kanon yaratır. Söz konusu yazınsal ilkeler kalıplaşmış ve yaratımı sınırlayıcı şeyler haline gelir gelmez de, kendi anti-tezini üretir. Sözgelimi zoom veya Instagram toplantıları pandemi döneminin bir lütfu adeta. Her ortamdan sesler yükseliyor. Tematik toplantılar yapılıyor ya da dost buluşmaları. Yol ve barınma engeli bir surface linkle aşılıveriyor hemen. “Birbirinin aklına düşmek”, bu tür etkinlikler için giriş bileti mahiyetinde neredeyse. Düşünmek değil dikkat ederseniz, “aklına düşmek.” Olsun, buna da şükür! İzmir’de Erkan Karakiraz, Erkut Tokmak, Neslihan Yalman’ın lokomotifliğini yaptıkları bir “performans düetleri serisi” var sözgelimi. Yazılan şiirin sesinin toplumsala temas etmeyip gücünün yetmediği yerde, kimi sorun alanlarını eşeleyip fazladan çığlık taşıyor, ne kadar başarılı olduğu tartışmalı olsa da, en azından bireysel kaygılarla dolayımlanmış tedirgin bir bilincin belli belirsiz bazı şeyleri ihbar ettiği söylenebilir. İyi de oluyor. Özgünlük bakımından her ne kadar anakronik bir durum gibi görünse de, bu anlamda her ne kadar 60’ların aykırı Sitüasyonist eylemlerini çağrıştırıyor olsa da, bir açıdan da çok önemsiyorum bu çıkışı; şairi bedene bitişik bir bilinç huzursuzluğuyla yaşamın aynı zamanda militanı olmaya buyur ettiği için. İkinci olarak, çok yakın zamanda oluşan “Yirmibirmart” dijital edebiyat ve kültür sanat platformundan da söz etmek istiyorum. Bu ortamı doğuran sosyolojik ihtiyaç da yine aynı türden: Sözle hayata müdahale. Süreğen bir yeknesaklığın köreltici ve bilinç efsunlayan uyuşukluğundan kurtarmak edebi/sanatsal pratiği. Sözü, memleketin sosyo-politik manzarasına yönelik bir farkındalık çağrısıyla tazelemek, yenilemek, önemli gerçekten. Üçüncü olarak, da yeni çıkan şiir kitaplarında var bir farklılık gözlemliyorum. Bilmiyorum, belki de bana öyle geliyor. Samimi bir kendine dönüklük, kültürel sisteme yönelik alaycı bir ironi ve ısrarlı materyalist vurgular sanki üç koldan gitgide yoğunluk kazanıyor gibi. Sulttan Gülsün, Anıl Cihan, Zeynep Tuğçe Karadağ, vb. isimlerden hareketle söylüyorum bunu. Öte yandan, benim de dâhil olduğum 90 kuşağında ise bir suskunluk gözlüyorum şiir üretimi bakımından. Gündemi artık 2000’liler belirliyor. Bilmiyorum, belki de yanılıyorum.

-Teknolojik devrim, internetin edebiyat ortamıyla ilişkisi dikkate alındığında olumlu olumsuz yansımalarına dair neler söylemek istersiniz?

– Bir yerde Zygmunt Bauman, artık teknolojiden daha fazla ama birbirimizden daha az şey beklediğimizi yazmıştı. Ölümünden kısa bir süre önce, bir başka yerde de, sosyal medyanın herkesi birbirine yakınlaştırıyor gibi görünürken aslında –uzaklığın yeni bir ahlaki kategori yaratarak, “sorumluluğun askıya alınması alışkanlığı”na hayat verip, işi “kimsenin sorumluluğu”na götürüp bağladığı önermesinden hareketle- kişiyi kendi insanlığından uzaklaştıran bir tür tuzak olduğunu fısıldamıştı kulağımıza. Bugünden bakıldığında, söylediklerinde ne kadar haklı çıktığı anlaşılıyor. İletişim kanal ve araçlarında çoğulculuk ve çeşitlilik, hiçbir koşulda içerikte çoğulculuk ve çeşitlilik anlamına gelmiyor çünkü. Dahası, bugün itibariyle internet devriminin ve etkileşimli ortamların sunduğu devasa olanaklar ilişki etiğini veya özgür ifadeyi değil, yalnızca içeriğin taşındığı kanal ve ortamların yayılım alanını genişletiyor. Kamusal nitelikli olan her tür dayanışmacı eğilimi “satmaz” diye tasnif ederek, bunun dışındaki ilişki ağları ve biçimlerini elektronik merkantilizmin doyumsuz ticari hırslarının kullanımına açıyor. Bu durum, sadece edebiyat ve şiir konusunda değil, politika, kültür, ekonomi, vb. neredeyse yaşamın her alanında böyle. Yeni medya sistemi en çok göze çarpana var olma hakkı tanıyor, kıyıda köşede duranı ise “tanımlanamaz” olarak kodluyor. Sanal ana kıtadaki ürün ve etkinlik bolluğu ve çeşitliliği göz alıcı boyutlara vardıkça, edebiyatın ve şiirin yayılım gücü ve çığlığı sokaklardan ses vermeye başladıkça, şiir/edebiyat/sanat ortak zemininden hareketle yeni kamusallıklar ve dayanışma örüntüleri biçimlenebilir. Buna, mikro ölçekte, kimi şair ve yazarların gerek kendi aralarında gerekse okuyucularına yönelik olarak belli nedenlerle –ölüm, nişan, düğün, söyleşi, etkinlik, yeni bir kitabın yayımlanması, imza, vb.- yapılan duyuru ve paylaşımlar da dâhil edilebilir kuşkusuz. Ama gelgelelim, ihtiyatlı davranma gereği duyarak hemen söylemeliyim ki, yine de geriye yanıtlanması gereken bir soru kalıyor: Tüm bu etkileşimde nitelik ölçütü ne kadar gözetiliyor? İkinci olarak da şu soru: şair veya yazar, algısı ve zevkleri sanal ortamın hızı, hazzı ve duyarlığına göre biçimlenmiş muhatabını ne kadar tanıyor? Ve gelecekte kendini buna benzer uçucu ve sıkılgan duyarlık biçimlerine karşı nasıl uyarlayacak ve konumlayacak? Bunu şundan soruyorum: X, Y ve Z kuşaklarından ve aralarındaki anlayış, duyarlık farkından bahsedilirdi birkaç yıl öncesine kadar. Belli nüanslar olsa da aslında kategorik bir fark olmadığı söylenirdi aralarında; biri bencilse, diğeri sosyaldi sözgelimi, beriki vurdumduymazsa öbürü sorumluluk duygusu gelişkin biriydi filan… Yani az çok okunaklıydılar her şeye rağmen. Şimdilerde ise Alfa kuşağı diye bir şeyden bahsediliyor. 2010 yılı ve sonrasında doğanlar. Bu kimseler eğilimleri, dikkatleri, beğenileri ve beklentileriyle ne tür okurlar olacaklar gelecekte? İlaveten, Z kuşağı diye tabir edilen dijital yerlinin Netflix, Mubi, BlueTV, vb. kültür-sanat ortamlarındaki mönülerden yaptıkları kendilerine özgü seçimlerle izleyecekleri içeriğin hızını “x1.5-2”ye ayarlama girişimleriyle nasıl başa çıkabileceğiz biz miadını çoktan doldurmuş olan hantal kaplumbağalar? Daha da ürkütücü olanı, deyim yerindeyse, aynı zaman dilimini farklı hızlarda deneyimlemek zorunda kaldığımızda, hangi noktalarda kesişebileceğiz bu duygu ve düşünce sürgünleriyle? Üstelik uzmanların uyarılarına bakılırsa, yeni gelecek olan kuşaklar çekirdekten yetme netperestler olmanın da ötesinde, direkt çevrim içi olmayı bekliyorlar. Asıl onlarla karşılaştığımızda ne yapacağız, mühim olan o. Göz göze gelme yetileri ise üç beş saniye ile sınırlı. Gerçi göz göze gelme terapisi nicedir bir ihtiyaç hepimiz için. Onlar en azından bu arazdan muaflar…

-Memlekette çoğunluk şiirle işe başlıyor, düzyazı özellikle deneme yazanlar çok az. Var mı dikkatinizi çeken isimler, deneme alanında?

– Aslında var. Ne kadar gençler tartışılır orası, ama var. Şiir alanında Yücel Kayıran belli bir düzeyin üzerinde yazdı hep, halen de ara ara yazıyor. Şairin Kritiğin Toprağında isimli kitabından çok yararlanmışımdır. Enver Topaloğlu da, hakeza öyle. Bunun dışında, doğrudan deneme veya eleştiri yazmayıp, kendi poetikasını açıklama kaygısıyla kaleme alınmış şairlerin ufuk açıcı nitelikteki kendi metinlerini de hiçbir şeye değişmem düzyazı alanında. İlhan Berk’in Şairin Toprağı, Gülten Akın’ın Şiiri Düzde Kuşatmak’ı ya da Lale Müldür’ün Anne Ben Barbar Mıyım? adlı metinleri bunun somut örnekleri. Ama deneme türü konusunda benim asıl izini sürdüğüm iki isim var ki, değerleri hiçbir koşulda tartışılmaz: Nurdan Gürbilek ve Orhan Koçak. İlki, romana ve hayata, ikincisi şiir ve –yine- hayata odaklı perspektifleriyle, adeta Türkiye’deki şiirsel birikimine gizliden gizliye hayati katkılar sunuyorlar. İşte Sessizin Payı ve İkinci Hayat! İşte Bahisleri Yükseltmek, Kopuk Zincir ve diğerleri! Her ikisi de çok etkiliyor, çok besliyorlar beni, gerek değindikleri izlek ve meseleler, gerekse düşünme tarzı ve üslup olarak. Eskilerden de kısaca bahsedecek olursak; Ataç’ın kalemi de, üslubu da önemliydi bana kalırsa. Hatta diyebilirim ki, zemini büyük ölçüde ona ve Fransız varoluşçu düşünürlere borçluyum. Ve elbette, Adorno, Horkheimer, Camus ve Cioran gibi kimi türler arası düşünürlere, dâhilere ve mucizevi kalemlere. Vedat Günyol’un da Fransızcadan yaptığı çevirilerin önsöz metinleri gerek berraklıkları ve derinlikleri, gerekse sözcük ekonomilerinin çekiciliğiyle büyülemiştir beni her zaman.

-Farklı disiplinler – özellikle sinema- sizin şiirinize zaman zaman yansıyor. Sinema şiir için bir imkân mı?

– Sinema, en başta, suretlerimizin faniliğine deva aradığımız görece kalıcı bir sığınağa dinamik imgelerin gücüyle karşı çıkışı bakımından; ikinci olarak da, verili olanı aşma dürtüsünü içinde barındıran anlam tedarikçisi bir sanatsal pratik oluşu itibariyle en az şiir kadar önemli bir alan benim için. Özellikle de, hayata koşut biçimde yavaş ritmi ve tüketim çağının hızlı kurgulu yaşamları üzerine çökmüş kâbus gibi telaşlı anlara metelik vermeyen uzun ve dingin planlarıyla kimi filmler, bakışı ve bilinci koşullandırıp şekillendiren zamanın düşkünlüklerine karşı bize sürekli olarak kim olduğumuzu hatırlatan bir tür teyakkuz biçimi adeta. Hele de kamerayla şiir yazan Buňuel, Kieslowski, Bergman, Tarkowski, Angelopoulos, Lanthimos gibi yönetmenler; birer eşsiz hakikat elçisi olarak belki de hepimizden daha çok şairler! Buňuel’in Özgürlük Hayaleti isimli filminde bir sahne vardır: Kızlarının teneffüste kaybolduğu haberini alan bir anne-baba okula koşarlar: Müdür, öğretmen, anne ve baba sınıfın ortasında durmaktadırlar. Öğretmen sesli biçimde yoklama yapar, ismi okunan her öğrenci sırasıyla “burada!” diye karşılık verir. Sıra, kayıp kızın isminin okunuşuna geldiğinde, bir kız çocuğu arka sıralardan “buradayım!” der, büyük bir heyecanla ve adeta kendini göstermek için çırpınarak. Öğretmen, kendinden son derece emin bir biçimde ve durumu teşhis etmiş olarak, panik içinde yanındakilere dönerek “gördünüz mü?” der, “yok!” Kız çocuğu bunun üzerine, yetişkinlerin burnunun dibine kadar sokulur, hatta bu da yetmez, annesinin eteğini çekiştirmeye başlar, ama ne yaparsa yapsın sınıfta olduğunu bir türlü anlatamaz, varlığını kanıtlayamaz onlara. Kız tüm kanlı canlılığıyla yetişkinlerin gözleri önünde, orada durmaktadır, ama yine de “kayıp”tır diğerleri için…

-Uzun zamandır merkezden uzak -Erzurum- bir yerdesiniz. Orada zaman ağır mı işliyor. Avantajları dezavantajları neler uzakta olmanın?

– Her sabah “sevgili şehir” diye başlayıp “gelme artık peşimden, hoşça kal!” diye biten süreğen çaresizliklerden malul bir iç sesim var. Bu taşra şehrinin bunca dirliksiz yılın sonunda verdiği fotoğraf karesi öylesine dokunaklı ki, sunduğu lütufkâr yalnızlık için teşekkür ediyorum sadece… Şu bir gerçek ki, ben bu şehrin ağır kapısından son on beş- on altı yıldır neredeyse hep tek başıma girip çıktım. Sanki tüm geçmiş, yaşadıklarım, her şey peyderpey silinip gitmiş, hiç olmamış, yaşanmamış gibi geliyor şimdi bana. Hacim ve boyut meselesi de tutmadı. Ne ufaldı ne de arttı sıkıntım bir parça. Beni içime sürgün eden zamanlar bağışladı hep. Soruya biraz yaklaşmamı sağlayacak tek anlaşılır yanıt olur umuduyla söylüyorum: Evet, zaman çok yavaş akıyor burada ve şükür ki kent insanı baştan çıkaracak görüntülerden yoksun!

-Üretken bir şair/yazarsınız. İşlek bir kaleminiz var. Bir araç olarak edebiyat dergilerine bakışınızı merak ediyorum. Önemsediğiniz dergiler var mı? Vaktiyle yayımlanmış bugün eksikliğini hissettiğiniz dergiler…

Edebiyat (Donkişot) Eleştiri ve devamı niteliğindeki Sınırda dergilerini çok özlüyorum. Her ikisini de sıra dışı entelektüel Hüsamettin Çetinkaya yönetmişti. Sonra tabii, Defter dergisi bir de. İzmir’den Ayrım dergisini de ekleyeyim, gelişmemde büyük katkısı oldu kesinlikle. Şimdi düşünüyorum da, sevgili Sedat Şanver, sadece bir edebiyat dergisi çıkarmıyordu, aynı zamanda mükemmelen bu işin adabını ve etiğini de icra ediyordu. Değerler, vefa ilişkileri ve ilkeler nakşediyordu temas ettiği herkese. Çok yaşasın. Bu vesileyle anmış olalım.

-Pandemi ortamı edebiyat çalışmalarınıza nasıl yansıdı?

– Pandemi süreci hemen herkesi olduğu gibi, beni de gitgide çerçevesi dağılıp anlamsal evreni daha da genişleyen eve, kendi içime çiviledi. Yeni bir keşif değildi bu elbette. Çünkü zaten hemen her şeyden izole yaşayan birisi olduğumdan, pek fazla bir şey değişmedi diyebilirim gündelik rutinlerimde. Bu süreçte bir tek şiir yazabildim ancak olup bitenleri anlatan –ki zaten az yazan birisiyim- ve orada şöyle dedim: “Susan şeylerin gürültüsü evlerde ne sıska bir at…” Hissettiğim bungunluğu yeterince anlatıyordur diye düşünüyorum. Öte yandan, bu kendi içine odaklanmanın beklenmedik ödülleri de olmadı değil; öteden beri yazmayı planladığım ama bir türlü zaman bulamadığım bir öykü kitabı yazdım sözgelimi. Sonra da kızdım kendime; birkaç şiir kitabının canına kıymış olabilirim diye… Zira baştan sona şiirsel biçemin eşlik ettiği bir kitap oldu bana kalırsa. Akademik çalışmalarımda da gözle görülebilir bir verimlilik artışına tanık oldum aynı şekilde. Birkaç çevrimiçi haber platformunda pandemi dönemi deneyimlerimiz üzerine birkaç yazı ile dergilerde eser miktarda ürün yayımladım. Özetle, yalnızlığın çapıyla doğru orantılı olarak arttı yazıp çizdiğim şeylerin sayısı da. İkinci olarak, bana öyle geliyor ki, eve kapanan büyük bir okuyucu kitlesi de, pandemiyle birlikte yazı yazanlar arasına katıldı son bir buçuk yılda. Deyim yerindeyse, pandemi, bir yazarçizer, ‘düşünür’ salgınını da getirdi beraberinde. Bu konuda, yeni türedi bir yayınevinin “Kafka’dan daha şanslısınız, çünkü o yaşarken çok az kitabını yayımlatabilmişti” minvalinde absürt bir tanıtım metnini anımsıyorum da, her şeyi özetliyor gibiydi mükemmelen… Söz konusu ilan, en azından bir gerçeği kıvırıp dolandırmadan dosdoğru itiraf ediyordu: Hemen herkesin hissiyat ve söyleyecek söz bakımından Kafka’dan daha kıvrımlı bir kumaşı olduğuna inandığı süzme aptallarla dolu bir çağda, siz de kendi aptallığınızın çifte mutluluğunu yaşamak istemez misiniz? Hem kendine yeni bir akıl arayan dürtüsel varlığınızın ahmaklıkta sınır tanımayan zekâsının hem de alımlı bir zekâyla süslü aptallığınızın çifte mutluluğunu… Biliyorum, biraz ağır oldu; ama manzara bir açıdan da buydu.

-İki şehir ismi versem aklınıza ilk gelenler neler olur: Antep, İzmir.

– Hemen her zaman memleket hakkında söylediğimdir, yine onunla yetineyim. Antep: Yeryüzü telaşına bir tohum kaçağı olarak düştüğüm şehir. Yine daha önce de belirttiğim gibi, Antep’le tutkulu bir bağ yok aramızda. Geçmişe dönüp baktığımda, on dokuz yaş öncesi flu bir manzara sadece. Ne gerçek bir aşk ve adamakıllı bir sarhoşluk, ne yoldan çıkmışlık ve ölümüne girilmiş onurlu bir kavga, ne de çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın mecburi çalışması dönemleri dışında hatırladığım başka bir şey var. Sadece yoksunluklar, yorgunluklar, zorunluluklar, bastırılmış ve muhayyel bir tarihe ertelenmiş hevesler, içe atılmış hasretler, vs. Öyle değil mi ama bir memleket neden sevilir ki çaresizlik de olmasa… İzmir’se çok farklı; çatısını kendim çattığım evim, içine doğduğum değil, kendimi yeniden doğurduğum yer. En çok sevdiğim yönüyse, her şeye rağmen toplumsal hafızasını koruyan bir yer olması. Yıllar içinde değişen pek bir şeyin olmaması. Değişimi seven biri değilim, belki ondan. Hiç yoktan, içeride birkaç ana rengin ansızın yanıp sönüşü var. Yeni Harman sigarasının isli, kavurucu dumanı var sözgelimi ilk üniversite yıllarımdan hatırladığım. Heyecanlı baş dönmelerini ziftli asfaltın sıcağına, körfezin kokularına karıştıran bir hüzün duygusu. Sonra sert lodoslu İzmir akşamlarına sırtımda ince bir pardösüyle mukavemet etmeye çalıştığım o şairane çaresizlik halleri… Ve sık sık o çay ocağına kadar çocuksu bir merak ve haylazlıkla peşimden gelen -ve sonra “başka sokakları seçen”- o küçümen sevgili… Bir de Kemeraltı’nda “Sergi” adlı bir çay ocağı. Fasılasız çay içilip edebiyat/şiir sohbetleri yapılan bir sıcacık yer. Yaratı dergisi çevresinden dostlar: Ali Üşümezgezer –ki hala görüşürüz- Musa Tekin, Muzaffer Sarıgül, Namık Kemal Uygur ve diğerleri. Sıklıkla şair Sedat Şanver, Muzaffer Kale, Akif Kurtuluş, İsmet Özel ve neredeyse tam kadro İkinci Yeni şairler kıraat edilirdi bu sohbetlerde, adeta bir okuldu bizim için, Sergi. Bilhassa da Ece Ayhan’ın adı sıklıkla terennüm edilirdi. Sonra herkes bir yana dağıldı. Bir de Kötü Tüccarlar dergisi ve Colette Cafe var. Geniş ufuklu insanlarla yolumun kesiştiği bir dönemdi. Ve elbette, Sevgi Yolu sahaflarındaki uzun mesai bir de; kişisellik kılığında rönesans!

-Sohbeti size iyi gelen, ufkunuzu açan şair, yazar dostlarınız var mı?

– Tilmiz Erensel var, kimse bilmez. Ara ara belirip kaybolur. Ortaya çıkınca da, gerçekten hakkını verir. Saklı öykücüdür. Ahret soruları sorar gecenin dördünde. Anima bir tiptir kendisi; karşısındakinin yaratıcılığını kışkırtan bir ruha sahiptir. Saat kullanmaz, hayatın ritmine tutunur. Kadim zamanlardan bugüne getirilmiş bir dostluk. İlişki etiği konusunda, hayatımdaki nadir başarılardan. Sosyal medya arkadaşlıkları var sonra; normal koşullarda yok olup gidecek uçuculuktaki ilişkilerin sanal harman bir aradalığı. Bana kimi zorlu konularda akıl hocalığı yapan birkaç dost var sonra, ihtiyaç hası olduğunda ortaya çıkan. Tabii onlar sanal değiller. Bir de dört-beş yaşlarındaki oğlan çocuğuyla uzak bir şehirde iki başına yaşayan eskilerden bir öğrencim var, kadın. Kafası o kadar meşgul ki daima, anlattığım her şeyi çabucak unutuyor hep. Ve bu durum bana tuhaf biçimde iyi geliyor. Yıllar içinde anladım ki, genelin aksine, unuttuğum şeylerin bana iyi gelen bir tarafı var. O nedenle unutmak istediğim birçok şeyi onunla konuşuyorum. Ama öngörülmemiş mahsurlu bir sonucu da var bu ilişkinin; telefonun ucundaki sesini duyduğumda unuttuğum şeyleri yeniden hatırlatan… İyi ki var.

-Son olarak; şu an okuduğunuz, elinizin altında duran kitaplardan söz açar mısınız?

– Akademik şeyler çoğu; çok yazarlı Black Mirror kitabı ile Umut Tümay Arslan’ın Kat isimli kitabını aynı anda okuyorum şu an. Birgül Oğuz’un son kitabı İstasyon ve Ayhan Geçgin’in Dava, Zweig’dan Rotterdamlı Erasmus ile Rancière’den Filozof ve Yoksulları kitabı ise sırada, okunacaklar listesinde.

 

-Hüseyin Köse kimdir

Şair, yazar, akademisyen. 8 Mart 1970’de Antep’te doğdu. 1993 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Pierre Bourdieu üzerine hazırladığı teziyle doktorasını verdi (2003).

Değişik dönemlerde Varlık, Sombahar, Bir Yeni Biçem, Akatalpa, Berenis’in Saçı, İnsan, Lacivert, Öteki-siz, Şiir Ülkesi, Şiiri Özlüyorum, Sınırda, Akköy, Sincan İstasyonu, Yeniyazı, Karayazı, Ayrım, Ünlem, Bireylikler, Edebiyatta Üç Nokta, Mühür, Zalifre Yazıları, Tramvay, Har, Kurşun Kalem, Koridor, Sokak Şarkıları, Yaratı, İle, vb. dergilerde şiir ve şiir üzerine yazıları yayımlandı.

Üzülmüş Evler Kraliçesi, Mahvedici Melek, Orada Olmayan Adam, Unutma Mesafesi, Taşlara Düğüm, Ziyan Balkonu isimli yayımlanmış altı şiir kitabı bulunan Köse’nin, şiir dışında yayımlanmış kitaplarından bazıları da şunlar: Bourdieu Medyaya Karşı, Papirüs Yayınevi, İstanbul 2004;  Alternatif Medya, Yirmi Dört Yayınevi, İstanbul 2007; Medya ve Tüketim Sosyolojisi, Ayraç Yayınevi, Ankara, 2010; Medya Mahrem: Medyada Mahremiyet Olgusu ve Transparan Bir Yaşamdan Parçalar (ed.), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011; Flanör Düşünce: Arkaik Dönemde ve Dijital Medya Çağında Aylaklık (ed.), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012; Eric Dacheux, Kamusal Alan (çeviri), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012; Kara Perde: İran Yönetmen Sineması Üzerine Okumalar (ed.), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2014; Şovenist İnşa: Medya Gösterisinin Ahlaki Kapsama Alanı Üzerine Eleştirel Metinler (inceleme), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015; Şair ve Taifesi (deneme), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015; Skolastik Fantazya: Hayalden Endüstriye Popüler Kültür Odağında Masal Okumaları (der.), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015;  İletişim Bilimlerinin Unutulmuş Kökenleri (çeviri), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2016; Gözdeki Kıymık: Yeni Türkiye Sinemasında Madunlar ve Maduniyet İmgeleri (der.) Metis Yayınları, İstanbul, 2016; Kamusuz Yararlar Ülkesi: Sağ Popülist Siyaset Çağında Medya ve Kamu Yararı İlkesi (ed.), Ütopya Yayınevi, Ankara, 2019.

 

Söyleşi: Mazlum Çetinkaya

[1]Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?, çev. Bertan Onaran, Can Yayınları, İstanbul 2005, s.41.

[2]  Niccoló Machiavelli, Prens, çev. Kemal Atakay, Can Yayınları, İstanbul 2018, s.103.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x